Aylık arşivler: Eylül 2010

Geceler..

Tıpış tıpış gidiyorum bir denizin ortasına, burada ne arıyorum diye sorma.. Herkesin bir hikâyesi var, paylaşılmış, sönmüş.. Herkes başrol oyuncusu kendi filminin..

Teknede hiç hareket yoktu.. Olduğu yere çakılı kalmış gibi.. Yolcunun varacağı son yer burası oldu.. Sabahın ilk ışıkları ve ölüm eskimiş yelkenleri dolduruyor.. Eski yağmurlar yağıyor artık..

Bölünüyor bazı uykular, geceler artık dolunay..Son gecenin çıkışı bu ruhum bedenimden ayrılıyor yavaşça.. Hangi mevsimdeyiz bilmiyorum, ama mümkün olan en güzel sonu yazmak isterdim sana.. Ölüm, ölüm dediğin de alt tarafı ruhun bedenden ayrılması değil midir.. Kendi ölümümü seviyorum dedi yolcu.. Şu anda dünya üzerinde onca insan varken kendisinin ölmesi ona tarifsiz bir huzur veriyordu.. Tam zamanı, iyi ki sıra bende diye düşünüyordu. Artık sadece başka bir yoldayım.. Ben yine kendimle başbaşayım.. Sonsuzluğa doğru açıyorum eskimiş yelkenlerimi.. Sıradaki fırtına dayanılır gibi değil.. Ne yapsak yeri değil…

Bana hiç duymadığım bir masal anlat baba.. Sabahtan akşama kadar anlat.. Sürüp giden, bir türlü bitmeyen bir masal olsun.. İçinde Pamuk Prenses…. Mutlu bir sonla bitmesin, bir ihtimal daha olsun.. Hayal gibi, rüya gibi, düş gibi, roman gibi olsun. Hiç yabancısı olmayan bir masal olsun.. Öyle bir anlat ki inandırıcı olsun.. Kapkara geceleri, siyah beyaz gündüzleri olsun..

Geri dönüşü olmayan bir yoldayım artık.. Bilinmez bir sona doğru yelken açtım.. Okyanus ortası düşlerdeyim. Simsiyah tel tel saçlarınla örülmüş gecelerdeyim… Burada savruluyorum rüzgârınla. Ayrılık değil kavuşma.. Yoldukça yoluyorum yaralarımın kabuklarını..

Tuzlu su iyi geliyor, çok dertsiz duruyorum burada. Uzaktan bakınca bir başka görünür ruhum.. Tuzaklarla örülmüş bir rotada, üzerinde adımın yazılı olduğu bir dalganın peşindeyim.. Denizlerden deniz beğen cemo.. Fırtınalar ezberlesin adını.. Açma artık saklı duygularını.. Dertler kederler en yakın limanda beklesin..

Artık geceler isimsiz bir korkuya gebe.. Artık geceler uzun mu uzun.. Simsiyah saçlarınla örülmüş sefil geceler, güzelleştikçe güzelleşir bende artık.. Duy sesimi her yerden.. Ben aşk?ı selim… Isıt içimi her nefeste.. Bugün gözlerin geceye hasret.. Bugün geceler uykusuz.. Bugün bir kaç hatıra, anılar gözlerimde karabulut, -kümülüs-

Gece

İşte gidiyorum, kucak kucak gecelere sarılmış kollarım, sesim kısık. Unutulmuş kelimeler var dilimin ucunda.. Hatırı sayılır bir kaç sayfa açılır geceye.. Denizin üstünde gece.. Sesin uzaklaştıkça gece.. Bu gün geceler gözlerimde kümülüs.. Yorgun kuşlar kanat kanat kayboluyor ışığımızı söndüren geceyle.. Akıyorum ruhumu savursun diye.. İşte gidiyorum ruhum biçare.. Kederden boğuluyorum tek dostum gece..

Geceler şimdi bir tatlı huzur.. Geceler şimdi yapayalnız hüzün, salt huzur..

Geceler şimdi huzur… Geceler şimdi yolcunun sırtında kambur.. Ellerin şimdi yokluğu, yalnızlığı yoğurur..

Geceler şimdi perişan olmuş. Hangi sese kulak kesilse hep ama, hep eğer..

Geceler şimdi parıltılı bir bahçe.. Yıldızlar gökyüzünde değil, denizin üstünde.. Artık gündüzlerim olmuş gece..

Artık geceye yazılırken aşklar, masal olmuş bir bir tanık olduğum hayatlar.. Pamuk pamuk gömülmüş hayatlar..

Artık geceler hep parıltılı, masallar karanlık..

Artık geceler bir sokak lambasının aydınlığında kaybolur. Artık geceler kâbus.. Artık geceler paramparça aydınlık…

Artık geceler ne acıdır.. Yalnızlık deniz olur, okyanus olur, kaplar tüm benliğini.. Yağmur damlası gibi dağılır hayat… Unutulmak için sıraya girer aklındaki tüm isimler.. Daha önce adına şarkılar şiirler yazılan bütün isimler unutulur birer birer. Düşlerde hep masal gibi bir hayat.. Kelebek kanatlarında bir hayat tadımlık..

Artık geceler adınla başlayan birer hikâye.. Aynı sonla biten sabahlara gebe.. Ellerin ellerimde..

Artık geceler şarap rengi.. Şarap rengi hüzünler.. Artık saçların tutam tutam gece..

Artık geceler tuzlu suyla doludur.. (kadehler önümüzde bir dolu bir boştur)

Artık geceler geri dönüş yoludur.. Şarkı sonudur.. Bu gece büyür gölgeler, bu gece ben tarumar. Bu gece yalan olmalı sevgiler.. Bu gece okyanus ortasında suya hasret gözlerim.. Yağmurlar yağıyor üzerime.. Damla damla ıslatıyorum ruhumu..

Bu gece bir varmışım bir yokmuşum.. İmkânsıza vurulmuşum.. Gitmem lazım hafız, masal gibi sonlara vurulmuşum..

Artık yar yine bana haram geceler.. Artık geceler isyan.. Artık geceler zarar ziyan.. Artık şarkılar seni söyler. Bir bakışın yeter. Artık geceler Allah Allah..

Artık geceler sağdan soldan estarabim..

Artık geceler kefenim olur, sarılır kucaklar en derinden..

Artık geceler ne gelir elden…

Artık geceler eski yağmurlarla ıslanır..

Artık geceler mazide bir hatıra.. Kapanmayan bir yara..

Admin Hakkında

Adı Cemo, bu sitenin mimarı. Orada ne aradığını bilmediğim ve asla ait olmadığına inandığım bir yerde tanıdım onu. Ne arıyordu acaba orada, bu kendisiyle hiç alakası olmayan insanların içerisine onu getiren neydi? İşin ilginci ben de oradaydım, yoksa benim onu onun beni tanıması için mi oradaydık bilmiyorum? İnsanlara karşı tüm umutlarımı yitirdiğim bir anda, her şeyin bittiğini düşündüğüm, bir daha bir dost edinebileceğim ihtimalini aklımdan tamamen çıkardığım bir süreçte çıktı karşıma, hem de o akıl dışı yerde. Akıl dışı yerde akıllı bir insan? Oldu ama çok kısa sürede yakınlaştık, zaten onunla ilk konuştuğumda anlamıştım diğerleri gibi olmadığını, o günden bugüne 1 yıldan fazla zaman geçti, yanılmadım?

Her şeyiyle diğerlerinden farklıydı hali, tavrı konuşması, hayata bakışı, evet her şeyden önemlisi hayata bakışı. Diyorum ya diğer insanlar gibi değil, kelimelerle onu anlatmak benim için gerçekten zor, öyle ki kullandığım kelimelerle klişelere düşmekten, basit cümleler kurmaktan, yani nasıl anlatsam, onu sıradanlaştırmaktan öyle korkuyorum ki bu yazıyı yazarken. Abartılı bulunabilir söylediklerim ama onu tanımıyorsunuz, ha tanışsanız da benim kadar tanıyabilir misiniz onu da bilmiyorum. Bazen yıllardır  en yakınımızda bulunan sıradan insanları bile tanıyamazken, Cemo?yu öyle hemen tanıyıp da anlamlandırabileceğinizi düşünmüyorum  zaten, zaman alacaktır ve size izin vermesi gerekir onu tanıyabilmeniz için, eğer izin vermediyse ne yapsanız nafile olacaktır.

Zaten kendiyle ilgili pek konuşmaz, bana bile hala tam olarak içini açmadığını düşünüyorum, ama ben onun bir bakışından, duruşundan, ses tonundan hemen ruh halini anlayabiliyorum. Bence pek çok konuda da onunla birbirimize benziyoruz, belki de o yüzden ona yakın olmak bana büyük bir huzur veriyor, kendimi onun yanında çok iyi hissediyorum, diğer insanların yanındayken  aniden  üzerime çöken o  “yabancılaşma” yaşanmıyor onunlayken, bir huzur bir dinginlik hali hediye ediyor sanki her görüşmemizde?

Cemo?yla  ilk takılmaya başladığımız günlerde onda ilk keşfettiğim ve çok hoşuma giden özelliği insanlara teşekkür etmeyi bilmesiydi, kendisine yapılan ufacık bir nezaket karşısında öyle içten öyle samimi ve nazik bir şekilde teşekkür ediyordu ki çok hoşuma gitmişti. Fakat bunun yanında öyle sert bir duruşu ve bakışı vardı ki peşin hükümlü insanlar onun bu sert ve ilgisiz gibi görünen duruşuna aldanıp hakkında yanlış düşünebilirler, düşünüyorlar da. Ama ne demişler, ?Dış görünüş daima aldatıcıdır??

Onunla ilk zamanlarımızdı bana bir planı olduğunu söyledi, her insanın vardır ya bir yaşama amacı öyleydi onunki de işte, onu bu hayata bağlayan tek şeydi anlattığı. Siz de bu site vasıtasıyla öğrendiğiniz biliyorsunuz, çılgın bir fikri var küçücük bir tekneyle kendisini rüzgara bırakıp adına ?imkansız? dediği bir rotayla dünya turu yapmak. Önceleri itiraf ediyorum pek anlam verememiştim, ne bileyim yani ilk defa böyle bir isteği olan biriyle karşılaşıyordum, daha önce kimseden duymamıştım, sadece televizyon, gazete ve dergilerden görüp okumuştum bu türlü bir düşüncesi olan insanları. Sürekli olarak bu isteğinden bahsediyordu, o zaman anlamıştım işte o tanıştığımız, onun adını “Silent Hill” koyduğu yerde ne aradığını? O anlattı ben dinledim, dinledikçe anladım, anlattıkça hoşuma gitti.

Neden gidiyor artık biliyorum ben, ama size burada anlatamam, çünkü çok derinliği olan bir konu bu, okyanuslar kadar, Cemo kadar derin? Kelimelerle tarif edilemeyecek derecede manalı, manevi?

Siteyi takip edin, onunla iletişime geçin belki o size anlatabilir bir şeyler, deneyin, kendisini tanımak için ondan izin isteyin, siz iyi niyetle, hesapsız kitapsız, tüm maddi çıkarlardan, isteklerden arınmış bir şekilde ona yaklaşırsanız, dinlemeyi de biliyorsanız size anlatacaktır hem kendini hem de her an çıkabileceği imkânsız yolculuğunu…

Azuree 40

Bursa Orhangazi?de üretilen 195 bin euro fiyattan başlayan ve dünyanın en iyi yelkenlileri arasında ilk 5?e giren Azuree 40, yelkenli sektörünün kalbinin attığı İtalya?ya da ihraç edilecek

Sirena Marine Genel Müdürü Saffet Üçüncü, mart ayında başladıkları Türkiye?nin ilk seri üretimi olan Azuree 40?tan 4 ayda 6 adet sattıklarını anlatarak şunları söyledi:

?Şu anda 15 günde bir adet üretebiliyoruz. İleri de bunu daha hızlandıracağız. İkisi Yunanistan?dan 12 sipariş aldık. Ayrıca yılın kalan diğer aylarında da 20 yelkenli yapacağız. Cruiser?lar 145 bin Euro?dan, fast cruiser?lar 195 bin Euro fiyattan başlıyor. Azuree 40, yarış teknesi performansını gezi yelkenlisi konforuyla buluşturuyor. İç dizaynından mevcut alanların yerlerinin değiştirilmesine kadar tekneyi kişiye özelleştirmek mümkün. Başta İtalya olmak üzere Avrupa ülkeleri hedef pazarlarımız.?

İtalyan tasarımcı Giovanni Ceccarelli ile çalıştıklarını ifade eden Üçüncü, ?Son yedi yılda iki kez America?s Cup?a katılan İtalyan takımının teknesini dizayn eden Giovanni Ceccarelli?nin yanı sıra ileri üretim teknolojilerinin yaratıcı ve uygulayıcısı Paolo Ballerini?den oluşan dizayn ekibimiz vardı. Ayrıca Türklerden oluşan mühendislerimizle uluslararası bir ekip gibi çalıştık? diye konuşu.

Azuree Avrupa?nın en önemli yat ödülü olarak kabul edilen ?European Yacht of the Year 2010-2011?de 25 tekne arasından ilk beşe kaldı, Yelkenli 23-26 Temmuz tarihlerindeki Deniz Kuvvetleri Kupası?nda da dünya yelken spor tarihinin en iyi 15 yelkencisinden biri olarak kabul edilen Stig Westergaard?ın önderliğinde yarışarak finiş çizgisini 6. sırada gördü.

Ünlü Gezginler (Kâşifler) ve Keşifleri

984 yılında Grönland’ı bir koloni haline getiren kaşif Kızıl Eric’in oğlu Leif, tahminen 1000 yılında, Kuzey Amerika ya ayak basan ilk Avrupalı oldu.

El İdrisi, gençlik yıllarında Küçük Asya ile İngiltere arasında bol bol seyahat etti. El İdrisi, The Book of Roger adıyla bilinen kitabını 1154 te tamamladı.

Müslüman gezgin İbni Batuta, 1325 te ilk kez hacı olmak için Mekke ye gitmek üzere Tanca dan hareket etti. 30 yılda 121 bin kilometre yol katetti ve Arabistan ın büyük bir bölümünü, Doğu ve Kuzey Afrika yı, Timbuktu, Küçük Asya, Hindistan, Maldiv Adaları, Sri Lanka ve Çin i ziyaret etti.

Venedikli tüccar Niccolo Dei Conti, 1419 yılından itibaren Şam dan Bağdat a ve Babil e seyahat etti. Venedikli tüccar, Cava ya, Sumatra ve Burma ya kadar gitti.

Christoph Colombus, uzun yıllar İspanya ve Portekiz hükümdarlarına batıya doğru denizden gidildiği takdirde doğuya ulaşılabileceğini kabul ettirmek için büyük çaba harcadı. 3 ağustos 1492 de İspanyol bayrağını taşıyan üç gemiyle yola çıktı ve 12 ekim 1492 de Bahama Adaları na ulaştı. Kolomb, Asya nın uzak doğusuna ulaştığına inandı.

Vasco de Gama, 1497 de, 1488 de Ümit Burnu nu geçmiş olan Bartolemeu Diaz ile birlikte Hindistan a giden deniz yolunun haritasını çizmek için Portekiz den yola çıktı. De Gama, 1498 yılında Calicut a vardı ve Goa da karaya çıktı.

1519 un şubat ayında, istilacı gezgin Hernan Cortes, Meksika daki Aztek İmparatorluğu na ulaştı. 1521 de başkent Tenochtitlan ı istila etti. İmparator Montezuma öldürüldü ve kent Yeni İspanya nın başkenti oldu.

İlk yedi Cizvit misyonerinden biri olan Francis Xavier, 1542 de Roma dan ayrıldı ve Hristiyanlığı Hindistan a Doğu Hint Adaları na ve Japonya ya taşıdı. Xavier nin Japonya ya giden ilk Avrupalı olduğu iddia ediliyor.

Sir Francis Drake, 1577-1580 tarihleri arasında dünyayı denizlerden dolaşan ilk kaptan olmakla kalmadı, İngiltere de keşif yapmayı da gelenek haline getirdi. Francis Drake, Tierra del Fuego nun Terra Australis ten ayrı bir kara parçası olduğunu keşfetti.

Arktika yolcularının öncüsü olan Willem Barents, 1595 te Ayı Adası nı keşfetti ve Novaya Zemlya nın kuzey ucuna kadar gitti. 1596 da, Barents in gemileri buzlar arasında yolculuğa devam etti. Gemi mürettebatının büyük bir bölümü onun başarılı liderliği sayesinde donmaktan kurtuldu.

Holandalı denizci Abel Janszoon Tasman, 1642-1643 te Tasmanya, Yeni Zelanda ve Fiji yi keşfetti. Daha önce Tierra Australis olarak adlandırılan bölgeye gitti.

Robert de la Salle, 1679 dan 1681 e kadar Kanada nın büyük göllerini keşfetti ve 1681 yılında da Mississippi Nehri ni bir boydan bir boya geçti ve nehrin vadisinin tümüne Fransa adına sahip çıktı. Bu bölgeye Louisiana adı verildi.

Kaptan James Cook, 1768 de başladığı ilk yolculuktan, 1779 daki son yolculuğunda Hawaii de ölünceye kadar, kaşiflerin hepsinden çok daha fazla yer görmüştü. 1770 de Avustralya ya İngiltere adına sahip çıktı, 1773 te Antartika bölgesini geçen ilk denizci oldu.

İskoç kaşif Mungo Park, 1795 te Segou da Nijer Nehri ni keşfetti. Nehirden aşağı 130 kilometre yol aldıktan sonra Bamako ya döndü. Daha sonra bir köle tüccarının yardımıyla Gambia ya gitti.

Alman asıllı kaşif Heinrich Barth, 1847-55 yılları arasındaki dönemde Sahra Çölü, Orta ve Batı Afrika, Nijer, Timbuktu ve Çad Gölü ve Libya düzlüklerini içine alan 16 bin kilometrelik bir yolculuk yaptı.

Cesur İskoç misyoner David Livingstone, 1849 da Afrika yı Luandai den Mozambik e kadar katetti. Victoria Çavlanı ve Malawi Gölü dahil pek çok yeri keşfetti.

Sir Richard Burton jeolog, etnolojist, asker ve şairdi. 25 yabancı dil biliyordu ve Binbir Gece Masalları nı İngilizceye tercüme etmişti. Bu arada Nil Nehri nin kaynağı dahil pek çok keşifte bulundu. Tanganika Gölü nü keşfetti ve Afgan kılığında gizlice Mekke ye gitti.

Robert Burke ve William Wills, 1860-61 de Avustralya yı ilk kez güneyden kuzeye kateden kişiler oldular. Adelaide a dönerlerken birbirlerinden ayrıldılar ve ikisi de öldü.

Henry Morton Stanley bir gazeteciydi. Afrika da kaybolan Livingstone u bulabilmek için bu kıtaya gitti. Mayıs 1871 de Livingstone u bulan Stanley, 1874 te Doğu Afrika ya dönmek istedi. Stanley, Victoria Gölü nün çevresini dolaştı ve Nil in kaynağının bu göl olduğunu belirledi.

Norveçli kaşif Fridtjof Nansen, 1888 de Grönland ın buzlarla kaplı üst ucunu ilk kez geçti. 1893 te Kuzey Kutbu na ulaşmak istedi, fakat hedefinden dört derece şaştı.

Yüzme bilmeyen kaptan Joshua Slocum, 11.2 metre uzunluğunda bir filikayla dünyanın çevresini dolaşmak istedi. 1895 in nisan ayında yola çıktı, yolculuğunu 1898 de tamamladı.

Robert Falcon Scott un ikinci Antartika yolculuğu, Shackleton un 1908 de Güney Kutbu na ulaşma girişiminden sonra gerçekleşmişti. Bu uzun ve zahmetli yolculukta köpekleri kullanmanın acımasızlık olacağını düşünerek motorlu kızaklarla yola çıktı. Motorlar bozulunca, atlar kullanıldı ama kısa bir süre sonra atları da vurmak gerekti. Grup Kutup noktasına ulaştığında, Amundsen in diktiği Norveç bayrağı dalgalanıyordu.

Robert Peary nin başkanlığında Matt Henson, dört eskimo ve 40 köpekten oluşan ekip, 6 nisan 1909 günü Kuzey Kutbu na ulaşan ilk ekip oldu.

Roald Amundsen, 1903 te Oslo dan yola çıktı ve Alaska ya giden kuzey-batı geçidini keşfetti. 1911 de Güney Kutbu na ulaşma yarışına katıldı. Dört arkadaşı ve 50 kızak köpeğiyle 14 aralık 1911 de Kuzey Kutbu na ulaştı.

Citroen firmasının kurucusu olan Andre Citroen, 28 ekim 1924 te motorlu taşıtla, Kuzey Afrika da Colomb-Bechar dan yola çıkarak kara yolculuklarında yeni bir dönemi başlattı. 1931 de sadece deve kervanlarının geçebildiği İpek Yolu nda da yarışlar başladı.

Amelia Earhart, Pasifik Okyanusu nu tek kişilik bir uçakla geçen ilk kadın pilottu. Honolulu dan yola çıkıp California da uçuşunu tamamlamıştı. 1932 de yılında Atlantik Okyanusu nu geçen ilk kadın pilot oldu. 1937 de dünyayı uçakla katetme denemesi sırasında, 35 bin 400 kilometre yol gittikten sonra uçağı kayboldu.

Kon-Tiki adı verilen ve sazlardan örülmüş bir sal ile Peru dan ayrılan Thor Heyerdahl, 97 gün sonra, Polenezya ya vardı. 1977 yılında, Sümerlerin kamıştan yaptıkları teknenin bir kopyası olan Tigris ile Karaşi ve Cibuti ye gitti.

Ben Carlin, 1951-58 döneminde dünyanın çevresini hem karada hem de suda çalışan bir ciple dolaştı. Avustralyalı gezgin, karada 62 bin 765 kilometre, denizde ise 15 bin 450 kilometre katetti.

Dr. Jacques Piccard, Ocak 1960 ta teğmen Donald Walsh ile birlikte babası Auguste ün icat ettiği batiskaf adındaki küçük bir denizaltı ile Dünya da en derine inen insan oldu.

18 mart 1965 te Sovyet kozmonot Alexei Leonov, Voshkod-II adlı uzay aracından çıkıp uzayın boşluğunda yaklaşık 10 dakika yürüdü.

Apollo-11 uzay aracının kumandanı Neil Armstrong, 20 temmuz 1969 da Ay a giden ilk insan oldu. Armstrong, Ay modülünden inerken, “insan için küçük, ama insanlık için çok büyük bir adım” diyerek adını tarihe yazdırdı.

Sir Ranulph Fiennes, Charles Burton ile birlikte yeryüzünü uzunlamasına katetti. İki arkadaş, 2 eylül 1979 da Greenwich ten yola çıktı, 15 aralık 1980 de Güney Kutbu na ulaştı. 10 nisan 1982 de Kuzey Kutbu na vardılar ve 29 ağustos 1982 de de Greenwich e döndüler.

Emilio Scotto, motosikletle en uzun dünya yolculuğunu yaptı. 17 ocak 1985 te Buenos Aires ten yola çıktı ve 735 bin kilometrelik bir yolculuktan sonra 2 nisan 1995 te geri döndü.

Gezgin Jean-Felix Piccard ın torunu Bertrand Piccard, 16 kasım 1999 da Breitling Orbiter 3 adlı balonuyla, hiç durmadan 19 günde dünyanın çevresini dolaştı. 42 bin 810 kilometre yolu havadan katetti.

Geçmişten Günümüze Yelkencilik

Yelkeni spor olarak benimseyen ilk ulus İngilizler oldu.
1839 yılında Seamark Club?ın kurulmasından sonra, yelken sporu, özellikle denizlerde kıyısı olan öbür ülkelere yayıldı. Ticaret, savaş ve ulaşımda kullanılan teknelerin, çağların getirdiği araç ve gereçlerle donatılması da yelkenlilerin önemini artırdı.

Askeri ve ticari alan dışında halkın yelkenle yakınlaşması XIX. yy’ın ikinci yarısında başlar.Bunda bir çeşit taşıt aracı olan yelkenli sandalın büyük payı olmuştur.
Hint Denizi?ne kadar yelken açan Osmanlılar ise, başlangıçta spor açısından hiç bir girişimde bulunmamışlardı.

Osmanlı Bahriyesi’nin eğitim için kullandığı yelkenli okul gemilerindeki subay ve subay adaylarının özel yelken sandallar yaptırarak gezi için kullanmaları,amatör Türk yelken sporunun da başlangıcı oldu.
Deniz Harp Okulu?nun Nüvidi Fütuh yelkenli gemisiyle Belkıs, Yunus ve Martı adlı kotraları ögrencilerin yelkeni sevmelerinde rol oynadı. Genç subay adayları bu kotraları kiralayarak okulda öğrendiklerini geliştirdiler.

İstanbul? da ilk yelken yarışları, 1912 ? 1914 yılları arasında İngilizler tarafından yapıldı. İngiliz aileleri kulüpler kurarak yelkencilik calışmalarını hızlandırırken, Moda, Bakırköy ve Büyükada? da kurulan kulüplerde de yelken ilk defa spor olarak ele alındı.1915? te Harbiye Nezareti İngilizlere? e ait teknelere ganimet olarak el koymuş, bu yelkenli tekneler de Türk kulüplerine dağıtılmıştı. Ne var ki, bu da beklenen sonucu veremedi.

Cumhuriyet döneminde hızlanan çalışmalarla İstanbul Su Sporları Kulübü kuruldu ( 1930 ), Galatasaray ve Anadolu kulüplerinde yelkencilik ele alındı.İlk yelkencilerimizden Dr. Demir Turgu?un , büyük yelken teorisyeni Manfred Cury?yi tanıyıp,onun flokcusu olarak yarışması, Almanya? dan yurda dönerken ( 1931 ) yelkencilik üstüne en son bilgileri ve 12 m² ? lik sarpi sınıfının planlarını da birlikte getirmesi geleceğe ışık tuttu.Bu planların ilk uygulayıcısı, o devrin Sular İdaresi müdürü Delagrange oldu ve 12 m²? lik sarpi, ilk uluslararası sınıf teknesi olarak denize indirildi.Bunun, Anadolu Kulübü?nden Şeref Refik Bey?in kendi yaptığı, Dr. Demir Turgut?un da Harun Bey’in şantiyesinde yaptırdığı sarpiler izledi.

Yelkende milli formayı ilk defa 1936 Olimpiyatlari?nda Behzat Bayda, Harun Ülman ve Demir Turgu giydiler.Behzat Baydar- Harun Ülman Çift star sınıfında 13 ülke arasında yedinciliği alırken, Demir Turgut da Olimpik Yole’de 22 ülke arasında yirminci olmuştu.

O tarihten yelkenciliğimiz hız kazandı ve yukarıdaki adların yani sıra Nejat Yulkarslan, Burhan Kunt gibi yeni yelkencilerin adları duyulmaya başladı. Daha sonra başlayan duraklama devri 1950?ye kadar sürer. Bu tarihten sonra İstanbul Yelken Kulübü`nün kurulması ( 1952 ) ve yeni yelkencilerin yetişmesi, bu spor dalının yeniden canlanmasını sağladı.
Demir Erzin, Samim ve Vecdi Arduman, Mahmut Bir gibi sporcular yetişti, ertesi yıl da ilk Türkiye birinciligi yapıldı.

1954’te İstanbul Yelken Kulübün’den Haşim Mardin kotrasıyla Atlantik’i geçti. Aynı yelkenci 1956?da 800 millik Uluslararası Yelken Tatbikat Gemileri Yarışına katıldı. Yüksek Denizcilik Okulu adına yarışan Mardin, 12 ülke arasında yarışmayı ilk bitiren yelkenci oldu, ancak genel sıralamada handikap hesaplarıyla üçüncülüğü alabildi. Aynı yıl Avusturya?da yarışan İstanbul Yelken Kulübü’nün Oktay Ereş Umur Kaya, Taylan Sağnak, Nusret Söyke, Emre Gönensay ve Ilban Onur?dan kurulu takımı Pirat Takım Yarışı’nda 5 ülke arasında ikinci oldu. Ertesi yıl Oktay Eres ile flokcusu Vural Suveren, F. D. (Flying Dutchman (Uçan Hollandalı)) sınıfında Avrupa Şampiyonası?nda 14 ülke arasında yedincilik kazandılar (o tarihte yurdumuzda F.D. sınifı yarış yapılmıyordu).

Avusturya’da yapılan Mondsee Pokal pirat sınıfı yarışında Nusret Söyke- Ertugrul Aray ekibi birincilik aldı, bunu 1958’de elde edilen ikincilik izledi.1961’de Macit Busus’un ajanlığa getirilmesiyle İzmir bölgesinde yelkencilik calışmaları canladı.Haluk ve Nesrul Kardeşler , Raşit Yılmaz, Hayri Karabilgin, Ergun Şengün,Kemal Kayın, Bilhan Merzeci, Ali Değerli, Altan Yolman, Bülent An,Güçlü Bayar, Yusuf Zaptıcı, İbrahim Selamioğlu, David Franko, İzmir in yetiştirdiği ünlü yelkencilerdir.1966 ve 1967 yıllarında Altan Yalman-Hayri Karabilgin çifti Doğu Avrupa Gençler Snipe şampiyonluğunu kazandı.

Hipotermi Nedir?

İnsanların hayatlarını devam ettirebilmeleri için vücut sıcaklığının belli değerler arasında kalması gerekir. Vücut ısısının çok yüksek yada çok alçak değerlerde olması insanda kalıcı olumsuz etkiler bırakabilir yada ölümcül olabilir. Soğuk etkisi vücutun öz ısısını alçak değerlere çekebilir ve çok tehlikeli bir sonuç olan hipotermiye sebep olabilir

Soğuk bir denizde seyir yapıyorsanız, herhangi bir istenmeyen durumda en büyük tehlike boğulmak değil, hipotermi etkisi olacaktır. Hipotermi, soğuğun etkisiyle vücut ısısının tehlikeli bir şekilde düşmesidir. Suyun sıcaklığı ne kadar düşük olursa hipotermi etkisi o kadar artacaktır. Neopren gibi malzemeler ıslanıldığı taktirde vücut ısısını korumaya çalışır ve hipertermiyi geciktirici etki yapar. Sentetik maddeler insanı sudayken koruyamazlar yani ısı yalıtımı yapamazlar. En çok ısı kaybı kafa bölgesinden olur. Soğuk havada seyir yaparken yünlü bir bere kesin gereklidir. Ama tabi sudan ıslanmaması gereklidir. Hipotermi, insan hem suyun dışındayken hem suyun içindeyken oluşabilir ama suyun içinde oluşma olasılığı çok daha yüksektir. Eğer suya düşmüşsek ve bilincimiz yerindeyse mutlaka kafamızın tümünü ya da tümüne yakın kısmını suyun dışında tutmaya çalışarak beklememiz ısı kaybımızı azaltır.

Aşağıdaki grafik USCG teknede güvenlik araştırmaları arşivinden alınmıştır. Grafikte görüldüğü gibi ;

-1 derecede suda hayatta kalma süresi hiç yok gibi.
5 derecede 1 saati bile bulmadan tehlike sınırına giriyor.
10 derecede 1 saatten sonra hipotermi riski başlıyor.
15 derece sıcaklıkta ise suda 2 saat hipotermi riski görülmüyor.

Hipotermiden korunma
Vücut ısısının 34.4 derecenin altına düşmesiyle hipotermi başlar. İlk belirtileri titreme olacaktır. Eğer vücut ısısı düşmeye devam ederse titreme sona erer ve belirgin bir güç azalması oluşur. O sırada kurtarılan biri yürüyemez ve ellerini kullanamaz. İleri aşamada kan basıncı ve kalp atığı oluşmaz ve ölüme sebep olur.
SUDAYKEN HAYATTA KALMA SÜRESİNİ UZATMAK İÇİN YÜZÜLMEMELİDİR.
SUDA ISI KAYBINI EN AZA İNDİRMEK İÇİN DİZLER YUKARI DOĞRU ÇEKİLMELİ VE VÜCUT YÜZEYİ EN KÜÇÜK HALE GETİRİLMEYE ÇALIŞILMALIDIR.
Nasıl ilk müdehale yapılmalı ?

SUDAN KURTARILAN KİŞİ ANİ DEĞİL,YAVAŞÇA VE ILIK BİR ŞEKİLDE ISITILMALIDIR.

BOL BOL SU VERİLMELİDİR.

KAFEİN İÇEREN İÇECEKLERİ VERMEK TEHLİKELİ OLABİLİR.

Yaşayan Efsane – Sadun BORO

Dünyayı dolaşan ilk Türk denizcisi olan Sadun Boro, 1928?de İstanbul?da doğdu. Caddebostan kıyılarında büyüdü ve denizciliğe sandalla başladı. Galatasaray Lisesi?nde okudu. 1948?de İngiltere?ye giderek tekstil üzerine eğitim gördü. İngiltere?deki eğitimi sırasında, 1952?de, bir İngiliz ile beraber LING adlı 11 metrelik yelkenli ile 6 ay süren ilk açık deniz Atlantik seyahatini yaptı.

1963?te kendi yelkenlisi Kısmet?i yaptırdı. Kısmet, Salacak?ta Athar Beşpınar?ın atölyesinde kızağa kondu. 1965?te Alman asıllı eşi Oda Boro ile birlikte 10,5 metrelik Kısmet yelkenlisi ile dünya seyahatine çıktı. Kanarya Adalarında aldıkları ve Miço adını verdikleri bir kedi de kendilerine eşlik etti. Seyahat 3 yılda tamamlandı. Hürriyet gazetesi seyahat anılarını tefrika olarak yayınladı. Seyahat sırasında Deniz adını verdiği bir kızı oldu. Kızı 8 yaşına geldiğinde 2 senelik bir seyahat yaparak Karayipler ve Kuzey Amerika?nın doğu kıyılarını gezdi.

Sadun Boro’ya göre, dünyayı yelkenliyle gezmek için “cesaret”e ihtiyacınız yok! Kolay olduğu için değil… Öncelikle ihtiyacınız olan bir şey var: deniz sevgisi ve hatta deniz tutkusu. Denize tutku düzeyinde bağlanmış birinin artık cesarete ihtiyacı yoktur. Sevgi, bilgi ve deneyim onun boşluğunu doldurur.

Evet, çocukluğumuzun kahramanı, gençlik çağımızın idolü, yaşama, denizin ufuk çizgisinden bakmak isteyenlerin “deniz feneri” sayın Sadun Boro böyle diyor.

“Sadun kaptan” (sevenleri ona böyle hitap ediyor) oldukça alçak gönüllü. Yaptığı ve pek çoğumuz için olağanüstü sayılacak şeyleri bile anlatırken, sanki çok sıradan bir şeymiş gibi ya da “Ayıptır söylemesi…” tarzında anlatıyor. Ayrıca çok espritüel ve şen kahkahalı biri. Görüşmemiz sırasında zaman zaman kahkaha atıyor ve o anlarda gözleri ışıl ışıl parlıyor. Ama anladığım kadarıyla biraz kırgın ve biraz da bıkkın. İnsanlarımızın denize karşı ilgisizlikleri, ya da aşırı (ve tabii ki olumsuz) ilgileri (!) onu biraz umutsuzluğa itmiş gibi görünüyor. Ama o yine de denizlerimizin korunması için hala bireysel olarak mücadelesini sürdürüyor. Gerektiğinde ilgililere görüşlerini aktarıyor, Yelken Dünyası’nda ve zaman zaman da Yeni Yüzyıl’da denizlerimizin güncel sorunları ile ilgili uyarıcı, çözüme yönelik ve çevre bilincini artırıcı yazılar yazıyor. Ona göre, denizlerimiz gibi, zaten çok gelişmiş olmayan denizciliğimiz de ölüyor. İnsanlarımız denizi severmiş gibi yapıyorlar. Teknelerine cep telefonu muamelesi yapıyorlar. Tekneleri, deniz sevgisinden çok, statü göstergesi için alıyorlar. Hafta sonu uçağa atlayıp güneye gidiyorlar, kaptan ve tayfalaryardımıyla tekneyle denize açılıyor, belki biraz denize giriyor, daha çok kumar oynuyorlar.

Sadun kaptan, çocukken geçirdiği kızılcık hastalığı yüzünden pek dalamamış.Bunu biz dalgıçlar için büyük bir şanssızlık olarak görüyorum. Düşünsenize, Sadun Boro dalıyor olsaydı, dünyanın her köşesinden ne güzel anıları ve fotoğrafları olurdu. Üstelik onun gibi azimli bir insan, bu konuda da mutlaka, ne yapar eder dünyaya, denizcilikte olduğu gibi, bu konuda da sesimizi duyururdu. Ünlü Fransız ve İtalyan dalgıçların yanında bizim de övünebileceğimiz bir dalgıcımız olurdu…

Sadun Boro, özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraşmıştır. Özellikle gazete ve dergilerde yayınladığı yazılarla gençlere doğa ve deniz sevgisi aşılamayı amaç edinmiştir. Bir Gökova aşığı olan Sadun Boro’nun Gökova’daki Okluk Koyu’nun ortasına yaptırıp körfeze armağan ettiği Denizkızı heykeli ünlüdür

Sadun Boro, dünya seyahatinin anılarını Pupa Yelken adlı eserinde de topladı. 2004?te Bir Hayalin Peşinde adlı kitabı yayınlandı. Vira Demir adlı son kitabı, İstanbul?dan Antalya?ya denizciler için rehber niteliğinde.

Sadun Boro?nun 22 Ağustos 1965′te başlayıp 15 Haziran 1968?de tamamlanan dünya seyahatinin rotası aşağıdaki şekilde gerçekleşmiştir:

  • İstanbul
  • Cebelitarık
  • Kanarya Adaları
  • Barbados
  • Karaip Adaları
  • Panama Kanalı
  • Galapagos Adaları
  • Markiz Adaları
  • Tuamotu Adaları
  • Tahiti ve Rüzgaraltı Adaları
  • Tonga Adaları
  • Fiji Adaları
  • Yeni Hebrid Adaları
  • Yeni Gine Adası
  • Torres Boğazı
  • Timor Adası
  • Endonezya
  • Singapur
  • Bengal Koyu
  • Seylan Adası
  • Arap Denizi
  • Kızıldeniz
  • İsrail


  • Mümkün Olan En Yakın Sonda İndir Beni Azrail..

    Bir gün olsun eylül.. Karanlık kalbimin en derin yerine yaprak yaprak dökülürken… Acılar içindesin eylül.. Halimiz duman, yalan oldu sevdalar bu eylül de aman.. Hatırımdaki bütün resimler yırtılmış.. Bu gece bütün hep eylül.. Benzeri olmayan yılların, ayların, günlerin… Saatlerin.. Aklımda kalan yüzün ellerin.. Belki yalandır herşey, belki yarısı rüyâ.. Yarısı kalbimde yara.. Susmadan hiç gece.. Depremler gece.. Köz gibi, kor gibi gece.. Bilsem ki geceler ardı ardına gelir.. Sanki hep gece.. Geride kaldı ruhum yine gece..”İçimde bin pişmanlık gözlerimde yaş” Gri bir denizin üstünde simsiyah bulutlar.. Hava rüzgârlı, ruhum mutedil dalgalı… Herşey yolunda cemo, az daha sabret..

    Sen benim için farketmeyen eylüllerde.. Sabit bedenimin dışarıdan görünen gözlerinde kaybolmuşsun.. Hatırı sayılır mesafelerde, seyir öncesindeyim… Aklım başımda değil, mazide bıraktım kelimeleri.. Mazide kaldı hep.. Yönüm bulutlara doğru, pusulaya gerek yok..

    Tekrarı mümkün olmayan sona doğru güzergâh aldım, çırılçıplak bekliyorum.. Son yaprakları bunlar ağacımın.. Son sonbahar bu hafız..

    Önce Güney Okyanusu…

    Bu hikâyeyi anlatabilmek için Güney Okyanusu’nu ve ufak bir tekneyle orada yelken açmanın ne demek olduğunu anlamamız lazım.

    Güney Okyanusu’nun kapsadığı engin deniz sahası, Pasifik Okyanusu, Hint Okyanusu ve Güney Atlantik Okyanusu’nun en uç kısımlarına dayanır. Resmi kayıtlarda 40 derece güney enlemiyle sınırlıdır. Denizcilerin yıllar öncesinde, “Kükreyen Kırklar”, “Öfkeli Elliler”, “Çığlık Atan Altmışlar” diye adlandırdığı enlemleri içerir. Rüzgârın sürekli olarak şiddetli estiği, sıklıkla “hurricane” derecesine ulaşan fırtınaların ardı ardına koptuğu bir bölgedir. Bu şiddetli fırtınalarda dalgalar yükselir, yükselir ve neredeyse hayal dahi edilemeyecek boyutlara ulaşır. Bu güne kadar kesin olarak kaydedilmiş en yüksek dalga 120 feet (yaklaşık 40 metre) işte bu denizlerde görülmüştür. Güney Okyanusu’ndaki dalgalar, hiç bir kara parçası tarafından durdurulmadan dünya etrafında döner durur. Buz dağları ve tepesi su üstüyle aynı seviyede duran daha ufak buz kütleleri de bu buz gibi sularda dolanır durur. Asırlar boyunca bu bölge, denizcilerin mezarlığı olmuştur. Kabasorta yelkenli gemilerdeki denizciler Güney Okyanusu’nun Cape Horn’a kadar uzanan kısmına “ölü adamın yolu” demişlerdi. Melville’in dediği gibi “Orası, denizin tüm korkunçluğunu yansıtan duygu”yu şekillendirir.

    Dünyanın herhangi bir kara parçasından en uzak nokta Güney Okyanusu’ndadır. Antarktika’daki Dart Burnu ile Bounty Gemisi’ndeki isyan olayıyla meşhur Pitcairn Adası arasındaki mesafe 1660 mildir. Vendeé Globe yarışlarının çoğu, Cape Horn’a doğru giderken bu adanın yakınlarından ve hatta bazen tam üzerinden geçerler. Sadece birkaç astronot, bu teknelerin pozisyonunda bulunan insanlardan daha uzak bir mesafe ile karadan uzaklaşmıştır. Bu bile, gezegenin bu bölgesinin ne denli uzak olduğunu anlatmaya yetmez. Bazı denizciler, Güney Okyanusu’nun büyük bir kısmını “delik” diye adlandırır. Uzun mesafeli uçaklar için dahi, eğer tekrar karaya dönmeyi düşünüyorlarsa, bu ulaşılmaz bir mesafedir. Dünyanın büyük bir bölümü henüz Avrupalılar tarafından keşfedilmediği zamanlarda çizilmiş haritalarda, bilinmeyen bu engin bölgede “Hic sunt dracones” yani “Burada ejderhalar var” diye yazılıydı. Tahmin edilemeyen ve korkutucu tehlikelerin kesinliğini vurgulayan bu ifade Güney Okyanusu için halen geçerlidir.

    Gezegenimizde halen tarih öncesi vahşiliğin ve yalnızlığın hüküm sürdüğü bir bölge olduğu fikrini kabullenmek bizler için oldukça güç olsa gerek. Dünyamızda ulaşılması büyük başarı sayılan pek az yer kalmıştır; yürüyerek veya kar kızağıyla Antarktika’nın, Sahra Çölü’nün henüz keşfedilmemiş bölgeleri ve Güney Okyanusu, yelkenli bir tekne ile. Buzun, kumun veya suyun oluşturduğu bu vahşi yörelerde doğa, insanı ürkütecek ve hatta yokedecek derecede güç kazanır ki; bu güç yakın tarihimize kadar her tarafımızı kapsıyordu.

    Denizcileri, Güney Okyanusu’nun tam kalbinden geçiren sadece iki – dünya etrafında – tek başına yelken yarışı var. Bunlardan biri, dört ayrı bacaktan oluşan Around Alone Yarışı. Tekneler yol boyunca  üç yerde durur ama tamir veya kırılan bir parçayı değiştirmek gerektiğinde. Diskalifiye olmaksızın, planda olmayan bir rotaya kaçabilirler. Vendeé Globe’da ise yarışçıların hiç durmaksızın ve hiçbir yardım almaksızın seyretmeleri gerekmektedir. Uzun mesafe yelken yarışlarında şartları en zor olanıdır. Teslim derecesinde basit kuralları olan bu yarış, “denizcilerin en ulaşılmaz sınırları zorlama hırsı” doğrultusunda oluşmuştur. Daha kısa yarışlarda görülen karışık engeller veya gizli saklı yarış kurallarının hiç biri yoktur. Vendeé Globe da varış hattına ilk ulaşan kazanır. Bir insan, bir tekne ve ilk gelen…

    Yarışan skipper’lar için Güney Okyanusu olayın kalbini oluşturur. 27 bin millik toplam yarış mesafesinin neredeyse yarısını oluşturan bu bölgeden geçmek “eğer bir terslik olmazsa” altı – yedi haftalık müthiş bir çabayı gerektirir. Yarışın diğer bölümleri de kendine göre mücadeleyi ve gerçek anlamda tehlikeleri içerir ama bunların çoğunluğu aşılabilir derecededir. Denizciler, Güney Okyanusu’na vardığında her an her şeyin olabileceği bir ülkede seyrederler. Rüzgâr ve dalgalar azdığında, böyle bir durumla karşılaşacak kadar şanssız olan en iyi tekne ve skipper’ını mahvedebilir. Yarışçılar sıklıkla kendilerini ölüm kalım savaşı içerisinde bulurlar. İpler yıkıcı rüzgâr ve denizlerin elindedir, bu durumda denizcinin yapabileceği tek şey dayanmak ve ümüdini kaybetmemektir. Gerçek anlamda yarış üç bölümden oluşur; Atlantik, Güney Okyanusu, Atlantik. Öldürücü olanı ortadakidir.

    Vendeé Globe skipper’larından Christophe Augin “Ondan sonrası tatil” diye ifade ediyor.

    Derek Lundy, Tanrı’nın Terk Ettiği Deniz, sf 27-30