Etiket arşivi: akdeniz

Okyanuslar Acil Kurtarma Planı

Okyanuslarımız bize hayat verir. Oksijen ve besin ihtiyacımızı karşılar ve yeryüzünde ki yaşamın %80 ini kapsar. Bizler ise buna karşılık olarak barındırdığı deniz canlıları yağmalamakta, kirliliğe boğmakta ve iklim değişikliği ile ısılarını arttırmaktayız.

Aşırı avlanmanın bir sonucu olarak, okyanuslardaki orkinos, kılıç balığı, atlantik kılıç balığı ve köpek balıkları gibi iri yırtıcı balıkların popülasyon oranı 1950?lerdeki bolluğun onda biri oranına düştü. Sebep olduğumuz etkilerin gerçek boyutlarını henüz anlamaya başlıyoruz. İklim değişikliği, kutup denizlerindeki buzulların erimesine neden olmakta ve hava kirliliği okyanuslardaki asit oranını arttırmaktadır. Okyanuslarımızdaki bozulma hızla devam etmekte.

Ancak bu kriz; tahrip edici faaliyetlere yasak alanlar oluşturularak tersine çevirilebilir ve çevirilmelidir.Greenpeace 2006?da tüm dünyaya cesur bir vizyon sundu: Küresel deniz rezervleri ağı için okyanusların %40?ını kapsayan bir öneri. O zamandan beri, dünya liderleri CBD (biyolojik çeşitlilik sözleşmesi) altında ve WSSD?nin (sürdürülebilir kalkınma dünya zirvesi) uluslararası taahhütlerine rağmen 2012?ye kadar bir ağ oluşturulması konusunda önemli bir ilerleme gösteremediler.

Okyanuslarımızın durumu giderek kötüleşmeye devam ediyor. Bugün okyanusların %1’inden azı deniz rezervi olarak korunuyor. Bu yıl; Birleşmiş Milletler‘in ?Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Yılı? artan yıkımın akışını tersine çevirmek için eşsiz bir fırsat sunuyor. Dünyanın her yerinden politikacılar, Japonya’da düzenlenecek olan CBD‘de bir araya gelecekler. Greenpeace, liderleri, CBD?de deniz rezervleri için gerçekçi bir küresel ağ oluşturmaya ve ortaya konulan adımları eyleme geçirmeye çağırıyor.

Okyanuslarımız İçin Kritik Dönem

Greenpeace, 2006’da ”İyileşme için Yol Haritası” raporunu yayınlayarak Dünya denizlerinde bir küresel deniz rezervleri ağı tasarımını sundu. Bu rapor açık denizlerde Uluslar arası sulara odaklanarak, bir deniz rezervleri ağının küresel ölçekte neye benzeyebileceğini ve deniz rezervi kavramına bir kanıt sunuyor ? metodoloji ve prensip olarak farklı ölçeklere ve kıyısal sulara da aynı şekilde uygulanabilir. Bu aynı zamanda ülke karasularının sınırlarının ötesinde yatan okyanusların çok büyük bir bölümünün, küresel ortak değerlerimizin ve dolayısıyla uluslar arası topluluğun ortak sorumluluğunun korunması için bir çağrıdır. Bu temel öneri York Üniversitesi‘ndeki deniz bilimcisi Callum Roberts ve ekibi tarafından hazırlandı. Bu öneri haritası hazırlandığında uluslar arası camiada küresel bir deniz rezervleri oluşturmak için yeterli veri olmadığı yönündeki tartışmalara da bir örnek niteliğindedir. Şu andaki rapor ise ”İyileşme için Yol Haritası” raporunu güncelleyerek ve geliştirerek, acil eylem gerektiren açık denizlerde ve Ekonomik Münhasır Sahaların içinde kalan ulusal sulardaki öncelikli alanlara odaklanmakta ve dünya denizlerinde tamamen koruma altında deniz rezervleri oluşturmak adına atılması gereken adımları anlatıyor.

Açık Denizler

Akdeniz

Çok çeşitli ve karmaşık okyanus ortamlarından biridir. Akdeniz, Dünya okyanuslarının sadece % 0.7? sini temsil etmesine rağmen deniz yaşamının yaklaşık % 9? unu içinde barındırır. Aşırı avlanma, fosil yakıt çıkarma ve bu suların bütününün kötü yönetimi, Akdeniz’in eski haline gölge düşürdü. Kötü yönetimin en gözle görülür örneği Atlantik mavi yüzgeçli orkinosudur, ki her yıl burada yumurtlar. Akdeniz mavi yüzgeçli orkinos stokları o kadar tüketilmiştir ki bu balığın stokları tam anlamıyla çökme noktasındadır, ancak buna rağmen kotalar sürekli bilimsel önerilerin üzerinde belirlenmeye devam edilmektedir. Hükümetler, Barselona Konvansiyonu (BARCON) aracılığı ile, CBD bünyesinde verilen 2012 hedefini yerine getirmek için koruma alanları ağı oluşturma sözü verdi. Greenpeace, yaşayan Akdeniz ekosistemini korumaya yardımcı olmak için, BARCON‘a taraf ülkelere orkinos yumurtlama alanları olan Balear Adaları ve Sicilya Kanalını çevreleyen suların, bölgesel deniz rezervleri ağının parçası olarak korunmasını önermektedir. Buna ek olarak Grenpeace, Akdeniz hükümetlerine, BARCON sürecinin geliştirilmesi, yerel ve bölgesel deniz koruma çabalarının birleştirilmesinin yanı sıra, balıkçılık yönetimi kuruluşları ile deniz koruma gruplarının işbirliği içerisinde olmaları yönünde çağrıda bulunuyor.

Pasifik

Dünyadaki orkinosların yarıdan fazlası Pasifik‘ten gelmektedir fakat bu büyük okyanus bile tehdit altındadır. Balık popülasyonunun hızla azaldığının kanıtları giderek büyüyor. Yabancı filolar Pasifik orkinosunun % 80‘ini talan etmekte, çoğu okyanusun büyüklüğünü, denetim ve kontrolden kaçmak için avantaj olarak kullanıyor. Bilimsel değerlendirmeler, son yıllarda Pasifik Ada halklarının ve ekonomilerinin hayatta kalmasında anahtar rolü oynayan türlerde sürekli düşüş olduğunu göstermektedir. Greenpeace, Pasifik Ada hükümetleri ile daha iyi balıkçılık yönetimleri geliştirilmesi konusunda çalışıyor ve bu konuda geçtiğimiz yıllarda önemli ilerleme sağlandı. Nauru Sözleşmesinin kabul edilmesiyle, yakın geçmişte Pasifik bölgesinin 1.2 milyon kilometreden fazlası balıkçılıktan arındırıldı. Greenpeace, ada milletlerinin kıyı sularının arasında uzanan uluslararası sularda, dört anahtar bölge belirledi. Eğer ada halkının geleceği için balık olması isteniyorsa bu alanlar acilen deniz rezervi olarak ayrılmalı. Greenpeace, ayrıca yabancı balıkçı teknelerinin denetiminin arttırılmasının yanında kotaların da sıkı uygulanmasını talep etmektedir.

Güney Okyanusu

Uzakta oluşu, bu okyanusu ciddi etkilerden uzaklaştırmamıştır. Hızla ilerleyen iklim değişikliği şimdiden derin etkiler yaratmıştır; bazı yerlerde deniz buzunun ölçüsünde değişikliğe yol açmış ve diğer türler için git gide artan etkilerle birlikte, krill* türünde azalmaya neden olmuştur. Japonya?nın balina avcı filosu, her yıl Güney Okyanusu Balina Sığınağı?nda pervasızca balina avcılığı yapmaktadır, bunun yanısıra endüstriyel balıkçılık filoları bölgedeki balıkları toplamak için bu uzak sulara gelmektedir. Birçoğunun Şili Levreği olarak bildiği Antarktik ve Patagonya dişbalığı da saldırganca avlanılmaktadır, oysa bu türün yok olması, foklar ve balinaların ana besin kaynağı olmasından dolayı, Antarktik besin ağını vurabilir. Dünya üzerindeki en az bozulmuş okyanus ekosistemi olan Ross Denizi, şüphesiz ki deniz rezervleri kapsamında korunmak için bir öncelik taşır.

Arktik Okyanusu

Diğer kutup bölgesinde, Arktik Okyanusu da ayn zamanda gittikçe artan bir baskının mağduru olmaktadır. İklim değişikliği, Greenpeace?in belgelediği üzere deniz buzunun daha hızlı erimesine neden olarak, bu buzlu suları kuzeye doğru ilerleyen balık filolarına açmıştır. Dünyanın diğer kısımlarındaki CO2 (karbondioksit) kirliliği de Arktik Okyanusu?ndaki asit oranını arttırmaktadır. Bu da pteropodları** ve besin ağının temelindeki diğer türleri etkileyeceğinden, hassas olan denizsel ekosistem için bir felaket anlamına gelebilir. Arktik sularına gözlerini diken yalnızca balıkçılık endüstrisi değil: enerji sektörü de Arktik buzulunun altında yatan fosil yakıtları çıkarmaya kararlı ve hükümetler, Arktik şelfinde bağımsızlık ve sondaj hakkı konusunda sık sık görüşmeler yapmakta. Greenpeace, Arktik Okyanusu?ndaki ekosistem hakkında bu kadar az şey biliniyorken, tarih boyunca buzlarla kaplı olan bu bölgedeki tüm endüstriyel faaliyetlerin durdurulmasını istiyor. Aynı zamanda hükümetler de, bu okyanusun kontrolü için kapsayıcı bir sistem oluşturmalıdır. Neredeyse bozulmamış olan bu okyanusun ve yaşamı bu alana bağımlı olan insanların korunması acilen sağlanmalıdır.

Etkili bir küresel deniz rezervleri ağının kurulması sadece açık denizlerde ortaklaşa bir hareket gerektirmiyor, aynı zamanda ülkeler, geniş kapsamlı ve örnek oluşturacak daha küçük deniz rezervleri ağları kurarak, kendi ulusal denizlerindeki görevlerini yerine getirmelidir.

*krill: Karidese benzeyen kabuklu bir deniz canlısı.
**pteropod: Engin denizlerde yaşayan deniz salyangozunun alt türlerinden biri.

Kaynak: Greenpeace

İklim Değişikliği Raporu – Tüdav

Türkiye üç tarafı farklı özellikteki denizlerle çevrili bir ülke. Hem karası, hem de denizleri küresel ısınmadan nasıl etkileneceği üzerine bir öngörü ise mevcut değil. Bilim dünyası okyanus ve denizlerin küresel ısınmadan ne kadar etkileneceği, hangi türlerin yaşam bölgelerini değiştireceği hangi türlerin yok olacağını, biyoçeşitliliğin nasıl bir hal alacağını irdelemesine karşın, doğanın çok bileşenli bir sistemden oluşması nedeniyle tam bir kestirim de yapamamaktadır. Bununla birlikte bazı değişimler, öngörülerin yaşanan gerçekliğe dönüştüğünü de göstermekte.

Uluslararası iklim değişimi çalışmaları (IPCC), geçen yüz yılda deniz seviyesinin küresel ölçekte 10 – 20 cm yükseldiğini ve bunun ağırlıklı olarak küresel ısınmadan kaynaklandığını, bu yüzyılda ise 40-60 cm daha yükseleceğini belirtmekte. Küresel iklim değişiklikleri ve deniz seviyesindeki yükselmelerden etkilenecek ülkelerin başında Maldiv, Tuvalu vb. gibi küçük ada devletleri geliyor. Bu devletler denizden sadece 2 – 5 metre kadar yüksekteler ve deniz suyu seviyesindeki yükselmeler bu ülkelerdeki yaşamın bitmesine neden olacağı düşünülmektedir. Öngörülere göre su seviyesinin yükselmesi, Bengadeş?te, toplam ülke alanın % 12 – 28 sinin kaybına neden olacaktır. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin esas etkisi denizlerin en verimli alanları olan kıyılarda görülecektir. Çünkü rüzgar ve yağmurların düzensiz hal alması sonucu besleyici maddelerin deniz ortamına aktarımı da değişecek, değişen akıntı rejimi de göz önüne alındığında günümüzdeki canlı verimliliği ve göç dinamiği kısmen veya tamamen değişecektir. Deniz suyundaki sıcaklık artışı Pasifik ve Hint okyanusundaki mercanların sararması ve toplu ölümüne yol açmıştır. Örneğin Karayiplerde 1989 -1990 yıllarında deniz suyu sıcaklığının 2 derece artması yani su sıcaklığının 28 – 29 C den 30 – 31 C ye yükselmesi, mercanların kitlesel ölümüne neden olmuştur. Oysa mercanların ortadan kalkması sadece denizlerdeki biyoçeşitliliğin yıkımına yol açmaz, ayrıca küresel ısınmadan birinci derece sorumlu olan karbondioksitin denizler tarafından emilimi de azalır. Bu tür süreçler uzmanlar tarafından sistemin küresel çöküşünün işareti olarak yorumlanmaktadır. Benzer olaylar Malezya, Endonezya ve Tayland bölgelerinde de görülmüştür. Dünya denizleri ve okyanuslarında bunlar yaşanırken küresel ısınma ve deniz suyu seviyesindeki değişimler ülkemizi acaba nasıl etkileyecektir?

Ne yazık ki bu soruya yeterli cevabı verecek durumda değiliz. Zira ülkemizde bu konuda çalışan interdisipliner bir kadro yoktur. Dahası bu tür bir araştırmaya önem verilmemekte, ulusal bir irade de ortada görülmemektedir. Oysa küresel ısınmanın denizlerimizi çok yönlü etkileyeceği ortadadır. Küresel ısınmanın denizlerimize etkisini sadece biyoçeşitlilikteki değişime indirgeyemeyiz. Bozulan atmosferik ritim ile denizlerimizde daha farklı bir rüzgar ve akıntı sistemi ortaya çıkacak, bazı limanlarımızda ulaşım aksayacak, balıkçı filolarımızın ve her türlü deniz araçlarının seyri zorlaşacak, balık çiftlikleri şiddetli dalgalara maruz kalacak, adalara ulaşım aksayacak, deniz ortamı kara alanından daha riskli bir hal alacaktır. Böylesi bir katastrofa hazırlıklı olanlar denizlerde bayrak gösterirken, hazırlıksız yakalananlar ya ciddi acılar yaşayacak, ya da karaya hapsolarak denizi seyretmek zorunda kalacaktır.

27 ilimizin deniz kıyısında olmasından dolayı bu illerimizdeki kıyı yapıları, balıkçılık, turizm gibi ticari faaliyetleri ciddi zarar görecektir. Nüfus artışının % 2.1 olduğu ülkemizde denizlerimiz hala bir protein deposu iken küresel ısınma ile ortaya çıkacak sorunlar geleneksel balık avcılığına, av türlerine ve yöntemlerine ciddi bir darbe vuracaktır. Bununla birlikte bunun hangi bölgelerde ve hangi şiddette olacağını şimdiden söylemek mümkün değil. Hazırlık ise yok. Etkinin saptanması sanıldığı kadar da kolay değil. Yani doğanın nasıl bir reaksiyon göstereceğini, değişimlerin hangi bölgelerde nasıl olacağını saptamak ta zor. Bunu önceden kestirmenin tek yolu ise denizlerimiz üzerine yaptığız izlemeleri daha geniş bir alana yaymak ve izlenilen parametreleri de arttırmak olarak özetleyebiliriz. Benzer metodik yaklaşım, karalar içinde geçerli ve küresel iklim değişimin etkisini kara ? deniz ? atmosfer etkileşimi şeklinde bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu değişimleri takip eden ülkeler elde ettikleri verilere göre ulusal politikalarını oluşturacaklarından karlı çıkacaklar, değişimi takip etmeyenler ise diğerlerine muhtaç kalacaklardır.

Küresel ısınmanın ülkemiz denizlerinde başta biyoçeşitliliğe yapacağı etkiye baktığımızda her denizin farklı sorunlarla karşı karşıya kalacağını görürüz.

Akdeniz; Cebelitarık Boğazı ile Atlantik Okyanusu?na bağlı ve Atlantik Okyanusundaki ekolojik ? oşinografik değişimler Akdeniz?i direk etkilemektedir. Diğer yandan, Akdeniz; Kızıldeniz ve Hint Okyanusu?ndaki değişimlere de açıktır. Çünkü 163 km uzunluk, 15 metre derinlik ve 365 m genişlikteki Süveyş Kanalı yoluyla birçok tür Akdeniz e girmiştir ve hala girmektedir. Örneğin Akdeniz?de bulunduğu bilinen 650 balık türünden 90 tanesi havzanın yeni müdavimleridir. Bunlardan 59 tür Süveyş Kanalı yoluyla Akdeniz?e girmiştir. Bazıları da Atlantik Okyanusundan gelerek yeni ortama uyuma çalışmaktadır. Halen 300 civarında Kızıldeniz kökenli denizel tür Akdeniz?dedir. Ülkemiz sularında tespit edilen Hint Okyanusu kökenli balıkların sayısı şimdiden 30 un üzerindedir ve bunların arasında ticari değere sahip olanlar balıkçılarımızca avlanmaktadır. Sadece İskenderun Körfezi?nde avlanan yabancı türler toplam avın % 20 sini oluştururken bu oranın yakın zamanda artması beklenmektedir. Yani, yeni balık türlerinin Akdeniz?e girmesi zamanla balık avcılığında değişimlere neden olmuştur. Başta av türleri değişmiş, Hint Okyanusu kökenli, çok renkli birçok yabancı tür ticari değerinden dolayı avlanır hale gelmiştir. Doğu Akdeniz?de görülen bu balık türlerindeki değişme ve yeni gelen türlerin tüketici açısından önemi ise lezzetteki farklılıktır. Birçok tatil köyünde yenilen bu renkli balıklar geleneksel tatları aratmakta, çoğu kez kimse yediği balığın Hint Okyanusunun sıcak sularından geldiğini ve ne olduğunu bilmemektedir.

Bütün bu türlerin doğu Akdeniz?e girmesi ve koloni oluşturup yerli türlerle alan rekabetine girmesinin ana nedenlerinden biri Akdeniz?deki su sıcaklığının artışıdır. Akdeniz?de artık tropikalleşme yaşanmaktadır ve bu tüm havzayı etkilemektedir. Daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa taxifolia türü yosun ile bir çok balık havzada başarılı bir şekilde gelişmekte, hatta alan kazanmaktadır. Çünkü Batı Akdeniz?de son 10 yılda yüzey suyu sıcaklığı 0.2 C derece artmıştır. Bu artış 13 C gibi sabit bir sıcaklıkta yaşamaya alışan derin deniz balıklar için tehdit oluşturmaktadır. Akdeniz içinde Doğu Akdeniz her zaman daha sıcak bir bölge olmuştur. Öyle ki bazen yaz aylarındaki yüzey suyu sıcaklığı 28 – 29 C?yi bulur. Bu sıcaklıklar kış aylarında bile her zaman 20 C üstünde su sıcaklıkları bildiğimiz Tropik denizleri yansıtmaktadır. Batı Akdeniz?de dip sularındaki sıcaklık 1960 tan beri 0.12 C yükselmiştir. Buna karşın Doğu Akdeniz?deki deniz suyu yükselmesi 1992 den beri ortalama olarak 12 cm?dir. Akdeniz?deki bu sıcaklık artışları sadece balıklar ve omurgasız türleri değil birçok göçmen tür için de tehlikelidir. Bu değişimin devam etmesi halinde sıcaklık artışına duyarlı olan veya dar sıcaklık aralıklarında üreme yeteneğine sahip denizel türlerin üreme dönemlerinin değişmesi
ve dağılım alanlarının alt üst olması kaçınılmaz olacaktır.

Son yıllarda Orta Akdeniz ve Ege Denizi?nde de görülen yumuşak mercanların (Gorgonlar) ölümü de küresel ısınmayla ilintilidir. Soğuk suya yatkın bu türlerde yüzey sularının termoklin tabakasının altına inmesiyle gorgonların ölüm görülmektedir. 12.000 den fazla deniz canlısının bulunduğu Akdeniz?de bunların kaç tanesinin ve hangi türlerin küresel ısınmadan etkileneceğini kestirmek şimdilik zordur. Deniz suyu seviyesindeki değişimler Akdeniz?deki uzun ve geniş plajların supralitoral zonu ile gel – git bölgesindeki (Mediolitoral) türleri daha fazla etkileyecektir. Bu canlıların arasında kumsalları üreme alanı olarak kullanan veya yumurta bırakan deniz kaplumbağası gibi türlerin üreme alanları plajların yüzey alanlarının azalmasıyla tehlike altına girecektir. Akdeniz?de deniz suyu seviyesindeki yükselmeler hareket yeteneği zayıf sesil ve sedenter türleri daha fazla etkilerken, balık gibi aktif yüzücü türleri adaptasyon yeteneği nedeniyle daha az etkileyecektir.

Denizel canlılardan özellikle de bazı balık türleri, küresel ısınmanın anlaşılmasında belirteç görevi görürler. Su sıcaklığı; balık türlerinin üremesi ve ideal yaşam alanı oluşturması nedeniyle en belirleyici faktörlerin başında gelir. Balıklar larva ve juvenil denilen ergin öncesi safhalarında su sıcaklığı değişimine karşı oldukça duyarlıdır. Bu nedenle deniz ve nehir arasında göç eden balıkların bu olumsuzluktan etkilenmeleri kaçınılmazdır. Akdeniz?de yaşayan ve Karadeniz ve Marmara? da 20 yıl önce nadir görülen Sardalya, Kupes ve Salpa gibi balıkların bu denizlerde sıkça görülmeye başlanması, hatta İğneada gibi Batı Karadeniz?de avcılığına başlanması deniz suyu sıcaklığının artışıyla ilişkilendirilmektedir. Yine, Thallossoma pavo (Gün balığı) türü balıkların artık Marmara Denizi?nde de görülebilmesi, dağılımının Akdeniz?in güneyinden daha kuzeye çıkması küresel ısınmasın etkileriyle açıklanmaktadır.

Termofilik olarak adlandırılan (Sıcağı seven) Arbacia lixula denilen bir tür deniz kestanesinin Kuzey Ege ve Marmara Denizi‘nde yoğun olarak görülmeye başlanması bu denizlerdeki faunal değişimin öncü işareti olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Karadeniz?in Akdenizleşmesi süreci devam etmektedir. Bilindiği gibi Akdeniz – Karadeniz bağlantısı son 6.000 yılda tekrar sağlanmış ve Akdeniz kökenli türler bu denize girmişlerdir. Bu dönemde bu günkünün aksine Akdeniz?in su seviyesi daha yüksek idi. Bu giriş günümüzde de devam etmekte olup bu olaya Mediteranizasyon (Akdenizleşme) denilmektedir. Akdeniz?den Karadeniz?e geçen türlerin temel özelliği yüksek tuzluluk ve sıcak sularda yaşamasıdır. Örneğin Mıgrı, Baraküda, Peygamber balığı gibi balık türlerinin bu denize girmesi termofilik türlerin dağılımının genişlediğini gösterir. Bununda sebebi ise havzanın su sıcaklığındaki yükselmeyle ilişkilendirilmektedir. Karadeniz?de Akdenizleşmenin hızlanması ve bir çok yeni türün bu denize girmesi ve besin zincirini değiştirmesi önümüzdeki yıllarda daha da belirginleşebilir. Karadeniz?deki ekolojik değişimde bir diğer belirleyici etmen bu havzadaki organik yüklerin üretim ve tüketim bilançosuna bağlı olacaktır. Bu aşamada küresel ısınmanın plankton üretimini ne ölçüde değiştireceğini bilememekteyiz. Ancak günümüzde Hamsi ve Çaça gibi balıklar planktonlarla beslenerek, su kolonundaki organik yüklerin denizden emilmesini sonuçlar. Bunun olmadığı yani planktonların diplerde biriktiği bir süreçte dipte H2S oluşumu hızlanacaktır. Dolayısıyla sistemdeki organik maddeleri tüketen balıkların azalmasıyla H2S tabakası daha da yükselecektir. Bu haliyle Akdeniz ve Karadeniz arasında biyolojik koridor, bariyer ve aklimizasyon görevi gören Türk Boğazlar sisteminin aklimizasyonun yerini adaptasyonun alacağını söylemek zor olmaz. Ayrıca, Hint Okyanusundan Akdeniz?e geçen türlerin geçişini sağlayan Süveyş Kanalının yaptığı görevi İstanbul Boğazı?nın yapıp yapmayacağı veya bunu etkileyen faktörlerin ne olduğu sorusu cevaplanmayı beklemektedir. Zira yüzey suyunda tuzluluğu %o 40 olan Akdeniz?in , %o 38 olan Ege , %o 20 olan Marmara , % o18 olan Karadeniz , %o 16 olan Kuzey batı, %o 14 olan Azak- Kerç boğazı sisteminde yüzey suyu sıcaklığının artışı, Akdeniz kökenli türlerin bu denize girişini hızlandırabilir. Dış çevredeki değişimin hızına yetişemeyen türlerin kaybolması da olası görülmektedir. Diğer yandan, küresel ısınma nedeniyle okyanuslar ve denizlerdeki ana taşıyıcı akıntılarda değişimler görülebilir. Bunun Akdeniz ve Karadeniz arasındaki akıntı sistemine vereceği etki de incelemeye değer bir başka konudur. Çünkü Akdeniz?den Karadeniz?e çıkan yüksek tuzluluklu ve sıcak alt akıntı ile Karadeniz?den gelen düşük tuzlukluklu soğuk üst akıntı deniz canlılarının dağılımını ve göçlerini düzenler. Deniz suyu sıcaklığının artışı Termofilik balık türlerinin Karadeniz?e geçişleri ve girişlerini etkileyeceğinden bu yeni bir lesepsiyen göçe benzetilebilir. Bu olguların ışığında Karadeniz?deki av kompozisyonu ve balık türleri de değişecek, türler de muhtemelen artacaktır. Avlanan balıkların miktarları da değişebilir. Bu ise yüzyıllardır geleneksel hale gelmiş Karadeniz balıkçılığının değişime uğraması demektir. Ancak, küresel ısınma Karadeniz?deki H2S tabakasının kalınlığını değiştirerek en olumsuz etkisini gösterebilir. Zira Akdeniz?den gelen sular daha sıcak olacak, Karadeniz?de bu dengeyi sağlayan tatlı su girdisiyse sıcaklık artışıyla hem azalacak, hem de sıcaklık ve yoğunluk ara tabakası yükselecektir. Bu ise anoksik tabakanın yükselmesini sağlayabilir. Bu tabakanın yükselmesi ise zaten hacimsel olarak sadece % 7 lik bir alanı deniz canlılarının beslenme ve üremelerine uygun olan alanın azalması demektir. Bu da Karadeniz gibi sınırlı su yenilenmesine sahip, izole ve genetik değişimin az olduğu bir deniz için kaos demektir. Karadeniz?deki deniz suyu seviyesinin yükselmesi veya su sıcaklığının artışı soğuk su seven mersin balığı, alabalık başta olmak üzere bir çok türü de olumsuz etkileyecektir.

Küresel ısınmayla Karadeniz su sıcaklığındaki artış dahası, değişen atmosferik ritm nedeniyle yağış rejimi değişecek, denize besleyici yükler birden girecek, böylelikle mevsimsel plankton patlamaları yaşanabilecektir. Günümüzde yaşandığı gibi tüketiminden fazla üreyen organik maddelerin dibe yığılması ve bunların denizel sülfatları sülfürlere indirgenmesiyle canlı yaşamın dar bir kuşağa hapsedileceği gibi, organik maddelerin karadan gelen sediment yükler altına hapsedilmesiyle tersine yani H2S zonunun daha da inceleceği bir sürece de tanık olabiliriz. Böylesi bir süreçle Karadeniz daha iyi bir ortama da geçebilir.

Türkiye kıyılarındaki uzun dönemli deniz seviyesi değişimleri için kullanılan ölçüm (Mareograf) istasyonlarının sayısı yeterli değildir. Sınırlı mevcut veriler, yılda ortalama 7 mm lik deniz seviyesi artışının olduğunu göstermektedir. Bunun da kıyısal ekosistemde başta erozyon olmak üzere tuzlanma ve diğer değişim ve tahribatalara yola açacağı aşikardır.

Özellikle dalga zonunda yaşayan deniz yosunlarının ve bunlarla birlikte yaşayan omurgalı ve omurgasız canlıların su seviyesi yükselmelerinden etkilenmeleri kesindir. Bu yosunların başta eklembacaklı, kabuklu ve balıklara yaşam alanı oluşturması ve bunun zamanla yok olarak besin zincirini temelden etkilemesi kaçınılmazdır. Bunun ne zaman olacağı ve türlerin bu ekolojik değişimlere karşı hangi adaptif yeteneklerini geliştirecekleri de inceleme konusudur.

Doğal olarak, Karadeniz?deki hidrolojik değişimler, akıntılarla taşınan pelajik göçmen balıkların yumurtalarının dağılım alanını ve derinliğini değiştirecektir. Örneğin İlkbaharda Karadeniz?e çıkan göçmen pelajik balıkların yumurtlama alanları ve dağılımları incelenmeye değer bir konudur. Sulak alanlardaki su seviyesi yükselmeleri ise yeni türlerin bu alanlara girmesine, eski ile yeni türler arasındaki mücadeleye de sahne olacaktır.

Nihayet, deniz suyunun ısınması sonucunda yüksek sıcaklıkta yaşayan bakterilerin artması ve bunların hastalık oluşturma kapasiteleri daha da artacaktır. Bunun küresel boyutta olması da mümkündür. Küresel ısınma denizlerde yapılan balık yetiştiriciliği için tehlikedir. Çünkü su sıcaklıklarının artması özellikle yazın daha fazla hastalık demektir. Bunun için üretimde daha fazla aşı ve kimyasal madde kullanma zorunluluğu ortaya çıkacaktır.

Sonuç

Küresel ısınma sadece canlı yaşamını direk olarak etkilemeyecek, habitat yıkımlarına da yol açacaktır. Böylece küresel ısınma ekosistem değişikliklerini de beraber getirecektir. Örneğin bu durum özellikle Posidonia oceanica?da ve Mytilus galloprovincialis?de görülecektir. Akdeniz endemiği ve çok üretken bir deniz çiçekli bitkisi olan P. oceanica, Akdeniz havzasında sıcaklığın yüksek olduğu bölgelerde (İsrail, Lübnan kıyıları) dağılım göstermemektedir. Denizsel ortamda sıcaklık artışlarının bu türün dağılım sınırlarını azaltacak ve dolayısıyla birçok bentik ve pelajik canlının üreme ve beslenme alanı ortadan kalkacaktır. Henüz içerdiği biyoçeşitlilik tam olarak ortaya konulmamış bu türün fenolojisindeki değişimler, birçok türün daha tanımlanmadan ortadan kalkması demektir. Aynı durum soğuk suları seven ve ekonomik öneme sahip Mytilus galloprovincialis?de gerçeklecektir. Sıcaklık faktörü nedeniyle ülkemizde güney dağılım sınırı orta Ege olan M. galloprovincialis, sıcaklık artışıyla birlikte dağılım sınırını kuzeye doğru azaltacaktır. Bu türün İzmir Körfezi?nde yüksek sıcaklığın değerlerinin olduğu yaz aylarında sığ sularda toplu ölümlerinin olduğu günümüzde rapor edilmektedir.

  • Küresel ısınma türlerin fizyolojik dengelerinde de değişimlere yol açacaktır. Üreme dönemlerinde ve eşeysel olgunluğa erişme yaşlarında bir değişimin, canlıların kondisyonlarında ve boylarında da değişikliği beraberinde getirebilecektir.
  • Karadeniz?de özellikle soğuk mevsimlerde hamsilerin kuzeye yaptıkları göçler ya azalacak veya duracaktır. Bu da ülkemize milyonlarca liralık zarara ve birçok balıkçı ailenin işsiz kalmasına yol açacaktır.
  • Ülkemizde su ana kadar tespit edilmiş yabancı tür sayısı 277 dir. Ülkemiz denizlerine yabancı türlerin zamana bağlı olarak yerleşim hızlarını inceleyecek olursak, 1961-1980 yılları arasında 1 yabancı türün ülkemiz sularına gelmesi 16 hafta da bir olurken bu oran 1980-2000 yılları arasında 3.7 haftaya kadar düşmüştür (ÇINAR et al., 2005). Periyotlar arasındaki bu büyük farklılık, periyotlar arasında yapılan bilimsel çalışmaların sıklığından kaynaklandığı gibi küresel ısınma nedeniyle sıcak seven Kızıldeniz kökenli türlerin Akdeniz?de girişlerinin artmasından ve Akdeniz baseninde dağılım alanlarını genişletmesinde de kaynaklanmaktadır. Buna en iyi örnek halk arasında Karavida olarak bilinen türlerden Erugosquilla massevensis?in daha önceleri sadece Akdeniz kıyılarımızda bulunurken 2004 yılında Marmara Denizi?ne kaydedilmiştir.
  • Küresel ısınma ve tropikalleşme etkisiyle Akdeniz?e ve Karadeniz?e giren türlerin sayıları ve diğer özellikleriyle ilgili ülkemizde bir veri bankasının oluşturulması gerekir. Böylelikle önümüzdeki dönemdeki ekolojik gelişmelerle ilgili daha doğru tahminlerin yapılması mümkün olabilecektir.
  • GOOS ?Med GLOSS olarak bilinen ve UNEP ?IOC, UNECSO tarafından yürütülen (Deniz suyu yükselmeleri izleme ağı) çalışmalarının takip etmek, ülkemizde kurulacak birden çok interdisipliner çalışma grubu ile Türkiye denizlerinin vakit geçirmeden izleme çalışmalarına başlanması gerekir. Bu konuda devletin yetkili organları harekete geçmeli, Üniversiteler arasında birkaç on yıl gibi uzun süreli araştırma projelerine başlanılmalıdır.

Girişte sözü edildiği gibi izlenmeden değişimleri anlamak mümkün değildir. İzlemek ise geniş bir alanda mümkün olduğunca sık bir ağda ve uzun sürece yayılı olmalıdır. Bu konuda hükümetlerin ve devletin ilgili kurumlarının kararlılığı önemlidir ve ülkenin geleceğini direk ilgilendirmektedir.

  • Öte yandan sadece kârı hedefleyen üretim anlayışının dünyayı ve insanlığı bir kaosa götürdüğü de bir gerçektir. Mevcut üretim ilişkisiyle gezegenimizde tüm canlıların geleceği tehlike altına girmiştir. Küresel iklim değişikliği yaklaşık 200 yıllık sanayi devrimi ve bunu izleyen kapitalist üretim süreçlerinin bir sonucu olduğuna göre bu süreçlerin yeniden değerlendirilmesi ve tüm canlılığın mutluluk ve refahına göre dizayn edilmesi gerekir. Aksi takdirde, suyu ısınan okyanuslar, denizler veya dünya değil, buna neden olan biz insanlar ve hiçbir suçu olmayan diğer canlılar olacaktır.

Resimler:

http://www.inloughborough.com/news/000852/Climate%20Change%20Conference

http://www.uncoverage.net/2010/10/the-climate-change-dictionary/

http://www.kemenche.com/kemenche/?p=1012

http://www.ecochiccollection.co.uk/magazine/people-planet/campaigns-we-love/cancun-climate-change-2010-review

http://www.sott.net/articles/show/128521-Climate-Change-Swindlers-and-the-Political-Agenda

http://www.gencbilim.com/Haber/iklim-Degisikligi-Zirvesi-basliyor_53232.html

Piri Reis

Piri Reis, 1465 yılında Çanakkale Boğazı’ndaki kıyı kentlerinden biri olan Gelibolu’da dünyaya gelmiştir. 1481 yılında, 16 yaşlarında iken seyir katibi olarak; amcası, ünlü Türk denizcisi Kemal Reis’in gemisinde denizciliğe başlayan Piri Reis, denizcilik yaşamının ilk gününden başlayarak, kendi deyimiyle, iki büyük tutkusunun esiri olmuştur. Bunlardan biri Akdeniz ve denizcilik. Diğeri de araştırma ve bilimdir. Bu nedenle denizlerde dolaşırken her fırsatta Akdeniz kıyıları ile adalarının coğrafi ve siyasi durumu ile buralarda yaşayan insanların ekonomik ve sosyal yaşamlarına ilgi duymuştur. İlgisi yalnız sözü edilen konuları incelemekle sınırlı kalmamış, gözlemlediği bulguları ve edindiği bilgileri yazmış; ayrıca Akdeniz’in ada ve kıyılardaki kentlerin haritalarını da çizmiştir. XV. Yüzyılın sonlarında başlayarak, bütün dünyayı etkileyen önemli olayların başında gelen Büyük Coğrafi keşifleri izleyip yazmıştır.

1495 yılında amcası ile birlikte devlet hizmetine giren Piri Reis, 1500 yılında, gemi kaptanı (reisi) olmuş, 1511 yılında amcasının bir deniz kazasında hayatını kaybetmesi üzerine memleketi Gelibolu’ya çekilerek gözlemlerinden, tuttuğu notlarından, topladığı sözlü, yazılı ve çizili belgelerden yararlanarak 1513 tarihli ünlü dünya haritasını çizmiştir. Bugün, bu haritanın altıda birini oluşturan ve yalnız Güney Amerika kıtasını içeren elimizde bulunmaktadır. Haritanın Eski Dünya’yı kapsayan asıl büyük parçası kayıptır, bulunamamıştır.

Yeniden denize açıldığında, 1481 yılında çalışmalarına başladığı Akdeniz ile Akdeniz’in kıyı ve adalarında yaşayan insanların durumu hakkındaki incelemelerini sürdürmüştür. Böylelikle 40 yıl boyunca Akdeniz’i ve Akdeniz insanlarının yaşamlarını incelemiş, gözlemler yapmış, notlar tutmuş, haritalar çizmiş ve zengin bir arşiv oluşturmuştur.

1521 yılında arşivinden yararlanarak yapıtının karalamasını hazırlamıştır. Ancak kitabını temize çekememiş, karalama durumunda öylece bırakmıştır. fakat karalama durumundaki kitabı; yakın çevresindeki denizciler ile dostları tarafından kopyalanmıştır. Kitab-ı Bahriye’nin karalamasının kopyaları uzun yıllar boyunca denizciler ve coğrafyacılar için başvuru kitabı olarak görülmüş ve elden ele dolaşmıştır. Kitab-ı Bahriye’nin özgün yazmaları kayıptır, bulunamamıştır. Günümüze Kitab-ı Bahriye’nin ve karalamalarından yapılmış 43 adet kopya ulaşmıştır.

1526 yılında, Kanuni Sultan Süleyman’a sunulabilen Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinin başlıca iki önemli özelliği bulunmaktadır.

Birincisi, yapıtta Akdeniz kıyıları ile adalarının coğrafi durumu anlatırken verilen denizciliğe ilişkin bilgilerin yanı sıra, (hatta bazı yerlerde denizcilik bilgileri ikinci plana da itilmiştir) buralarda yaşayan insanların yaşam biçimleri de çeşitli yönleriyle ele alınıp, anlatılmıştır. Yazılanlar içinde Akdeniz insanının ekonomik ve sosyal yaşamları, devletlerin egemenlik alanları, kıyı ve adaların hayvan varlığı, bitki varlığı, suları ve akarsuları, yer altı ve yerüstü doğal kaynakları tarihi ve meteorolojik bilgiler gibi çeşitli konular yer almaktadır. Akdeniz’in kıyı ve adalarını belli bir sıraya uyularak; bölüm bölüm yapılan yazılı açıklamalar, bölümlerin sonuna eklenmiş haritalarla da zenginleştirilmiştir.

Kitabın ikinci özelliği ise, Piri Reis’in yapıtını ?Akdeniz insanı? için yazmış olduğunu belirtmesidir. Bunun nedeni, onun din, dil, ırk farkı gözetmeden Akdeniz kıyı ve adalarında yaşayan bütün insanlara saygı duyması, onları sevmesi ve onlarla iyi ilişkiler içinde bulunmasıdır. Yapıtta verilmiş olan, denizcilik bilgileri dışındaki bu gibi açıklamaların sayısı 1066’dır. Bu yönleriyle ele alındığında Kitab-ı Bahriye bir ekonomik ve sosyal coğrafya kitabıdır ve Piri Reis de ekonomik ve coğrafya biliminin kurucuları arasında yer alan bir bilim adamıdır.

Piri Reis, yapıtının Kanuni Sultan Süleyman’a sunulmasından sonra artık Akdeniz’e ilişkin yazılıp çizilecek bir konu kalmadığından, çalışmalarını Büyük Coğrafi Keşifler üzerinde yoğunlaştırmış ve 1528 tarihli haritasını çizmiştir. Bu harita, söylenip yazıldığı gibi bir dünya haritası olmayıp; İstanbul’dan Amerika kıtasına değin uzanan alanı kapsayan ?bölgesel bir harita?dır. Piri Reis, 1528 tarihli haritasını, Osmanlı İmparatorluğu’nu keşifler hakkında bilgilendirmek, keşiflerin önemini göstermek üzere yapmıştır. Ne yazık ki, 1528 tarihli haritanın da tümü değil asıl haritanın dörtte birini oluşturan tek bir parçası bulunabilmiştir. Eldeki parça Orta Amerika, Florida ve Yukatan Yarımadaları, İzlanda, Grönland ve New Foundland gibi Amerikanın o gün için bilinen yerlerini kapsamaktadır.

Piri Reis haritasını çizdikten bir süre sonra, Kanuni Sultan Süleyman, davranışları saltanatı ele geçirmek kuşkusu yaratan Sadrazam Damat İbrahim Paşa’yı öldürtmüş, onun yakın çevresi içinde bulunanları da ortadan kaldırtmıştır. İbrahim Paşa’nın yakın çevresi içinde bulunanlardan Piri Reis, Kaptan-ı Derya Hızır Reis (Barbaros Hayrettin Paşa)’nın araya girmesi ile öldürülmekten kurtulmuş, ancak, artık gözden düştüğü için kabuğuna çekilmek zorunda kalmıştır. 1546 yılında Süveyş kaptanlığına getirilmiş olan Piri Reis bu görevindeyken 1552 yılında, Hürmüz Adası’na yapmış olduğu seferde, haksız yere başarısız bulunarak suçlanmış ve Kahire’de boynu vurularak öldürülmüştür. Öldürülmesi tamamen siyasi nedenlere dayanmaktadır.

En önemli coğrafya eserlerinden kabul edilen “Kitab-ı Bahriye”nin manzum yazılan girişinde, Piri Reis kitabın yazılış amacı, deniz bilimlerinin gemicilere gerekliliği, fırtına, rüzgâr isimleri, pusulanın tanıtımı, haritanın tanıtımı, harita üzerindeki işaretlerin anlamı, denizlerin adları ve özellikleri, Portekizlilerin Hint Denizi’ne yerleşmeleri, Afrika kıyıları, Çin Denizi, Hint Denizi, Atlantik ve Amerika kıtasının keşfi konularına yer verir.Kitab-ı Bahriye’nin ikinci bölümü, Çanakkale Boğazı ile Sultaniye ve Kilitbahir kalelerinin anlatımı ile başlar. Ege Denizi adaları ve kıyıları, Yunanistan kıyıları, Mora Yarımadası, Adriyatik kıyıları, İtalya kıyıları, Sicilya, Sardunya, Korsika adaları, Fransa kıyıları, İspanya kıyı ve limanları, Kanarya Adaları, Kuzey Afrika kıyıları, Mısır ve Nil nehri, Doğu Akdeniz kıyıları, Girit ve Kıbrıs, Anadolu’nun güney ve Ege kıyıları ve adaları, Gelibolu ile Saros Körfezi anlatılır. Piri Reis bu ada ve kıyıların su derinlikleri, gemilerin demirleyebilecekleri yerler, kıyı bitki örtüsü, içme suyu, gemi inşaat olanakları yanında insanlar, dinler, politik güçler ve ticari durum hakkında da bilgiler verir. Kitap arkeolojik bilgiler de taşır. Piri Reis anlatımın yanı sıra, her liman ve kıyının büyük ölçekli bir portolan haritası ile bilgileri iyice pekiştirir. Bu özelliklerini de dikkate alacak olursak Kitab-ı Bahriye’yi benzersiz bir Akdeniz gezi rehberi olarak da kabul ebiliriz. Kentlerdeki önemli anıt ve binaların çizimlerinin de yer aldığı kitap, Piri Reis’e ait birinci elden biyografik bilgiler vermesi açısından da bulunmaz bir kaynaktır. İşlevselliği artsın diye sonraki yıllarda yapılan kopyalarına Marmara Denizi kıyı ve adaları ile İstanbul da ilave edilir. Kitabın 1521 ve 1525 yılındaki orijinallerden kopya edilen bazı yazmalar, dünyanın önemli kütüphanelerinde ve İstanbul’daki müze ve devlet kütüphanelerinde yer almaktadır. Akdeniz’de yüzlerce ada, kıyı, kent ve liman hakkında XVI. yüzyıl başlarına ait ilginç bilgiler taşıyan Kitab-ı Bahriye’nin sahip olduğu 239 adet harita ve sanatsal değeriyle en kıymetli yazmalarından biri de İstanbul Deniz Müzesi’nde bulunmaktadır.

Yazar: Ayça KİRİŞÇİOĞLU

Yazının orijinal adresi:   http://www.scribd.com/doc/32585444/Piri-Reis

Deniz Akıntıları

Akıntılar dikey ve yatay yönlü periyodik veya periyodik olmayan su hareketleridir. Akıntıların değişik oluşum sebepleri vardır. Bunları 5 ana grupta toplayabiliriz.

1- Rüzgar Akıntıları : Yüzey akıntıları şeklinde görülür fakat  belli bir derinlikte de etkileri sürer. Yüzeydeki akıntının hızı fazla olduğu için akıntı hızına bağlıolarak yüzeyden derine doğru bir dönüş ve su sirkülasyonu oluşur.

2 – Termohalin Akıntıları : Çeşitli nedenlerle meydana gelen tuzluluk ve sıcaklık farklarının oluşturduğu akıntılardır.

3 – Boğaz Akıntıları : Boğaz ile ilişkide olan iç denizlerin, yağış buharlaşma gibi hidrolojik ve boğazın şekli, derinliği gibi coğrafik faktörlere bağlı oluşan akıntılardır. Genelde birbirine ters yönlü akıntı sistemleri şeklindedir. Marmara’da görülen akıntı sistemi bu tiptir. Bilindiği gibi Marmara’da alt katmanlarda Akdeniz, üst katmanlarda Karadeniz suyu ters yönlü olarak akmaktadır.

4 – Dalga Akıntıları : Dalgaların sahildeki kırılmalarından sonra su, kırılma hattına taşınarak kıyı boyunca bir su hareketi oluşur ve bu oluşum bir akıntı meydana getirir.

5 – Gel – Git Akıntıları : Adından da anlaşılacağı üzere gel-git sırasında oluşan veperiyodik akıntılar olup oldukça kuvvetli olabilirler. Fransa ve İngiltere’nin Manş sahillerinde bu akıntılardan elektrik elde etmek üzere kurulmuş akıntı türbinleri bulunmaktadır.

Akıntı Ölçümleri

Akıntıların incelenmesi sırasında

1- Akıntının yönü

2- Akıntının hızı dikkate alınır. Akıntının yönü ve hızını ölçmek için çeşitli araçlar geliştirilmiş olsa da bir dalış grubu için bilinmeyen bir bölgedeki akıntı tayini şöyle yapılabilir;

Deniz akıntılarının hızı genellikle metre / saniye ya da deniz mili / knot olarak ifade edilir. 1knot 0.5 m / sn’dir ve ” X mil akıntı var ” şeklinde ifade edilir.

Akıntı Ölçümü için Langrangian Metodu :

Bir cisim ya da maddenin su içindeki hareketinin incelenmesi yöntemine dayanır. En basit yöntem yoğunluğu sudan hafif bir cismi suya atarak katettiği mesafenin tahmini ile hız tesbitidir. İkinci bir yöntem ise kuvvetli bir boya olan Rhodamin – B maddesinin suya atılıp yayılımının incelenmesidir. Bu yöntemle bölgenin akıntı haritası dahi çıkarılabilir. Dalgalı bir denizde eğer kıyıdan giriliyorsa dalış kıyıdan başlamalı ve yüzeyden geri dönülmelidir.

Türkiye’de Akıntılar

Akdeniz buharlaşmadan dolayı kaybettiği su miktarının ancak üçte birini, buraya akan nehirlerden temin eder. Geri kalanı Atlantik’ten giren büyük ölçüdeki su kütlesidir. Buna bir miktar Karadeniz’den Boğazlar yoluyla gelen su da ilave olur. Cebelitarık Boğazı’ndan giren bu satıh akıntısı, tüm Afrika sahili boyunca, günde 13 ila 16 mil civarı bir süratle doğu yönünde akar. Mısır’dan sonra İsrail, Lübnan sahillerini takiben kuzeye döner, kuvveti de azalır.

Anadolu’nun güney yakası boyunca, batıya doğru hafif, hafif akar, sahilin coğrafyasına uyup Ege kıyılarında kuzeye döner. Kuzeye çıkan akıntı, Çandarlı körfezi önlerinde batıya yönelir, Çanakkale’den inen akıntı ile birleşip Ege’nin batı tarafında, güneybatı yönünde, Mora yarımadasının altına kadar iner. Burada akıntının bir kısmı Adriyatik’e çıkar, diğeri yine Afrika sahillerindeki akıntıya karışır ve böylece Doğu Akdeniz’de saat yelkovanının aksi yönünde dönen bir iç akıntı oluşur.

Bu genel akıntı bazı geniş körfezler içinde veya adalar arasında, daha değişik ve sahili takip eden yönlere döner. Kuvvetli rüzgarlar, bilhassa uzun süreli güney ve kuzey fırtınaları, bu akıntının hem yönünü, hem süratini büyük ölçüde etkiler.

Kuzey fırtınalarında, orta ve bilhassa Batı Ege’de akıntılar, güney ve güneybatı yönde epey süratli akar (İkaria ile Mikonos Adaları arası veya Kafirevs Boğazında olduğu gibi). Bu hallerde, sahillerimiz boyunca kuzeye çıkan akıntı durur veya çok hafifler. Ona mukabil ekimden marta kadar esen kuvvetli güney fırtınaları, kuzey yönlü akıntıyı kuvvetlendirir. Hatta Kuzey Ege’ye yığılan denizler, Çanakkale boğazında güneye akan normal satıh akıntısını durdurup, tersine bile döndürür. Hava kırılınca, Kuzey Ege’de biriken bu su, güneye doğru daha kuvvetli akar. Buharlaşma sonucu, tuz miktarı ve yoğunluğu artan su, dibe iner ve bir kısmı Cebelitarık’tan Atlantik’e, diğeri de Çanakkale’den Karadeniz’e ters dip akıntısı olarak çıkar.

Yelkenciliğin Tarihi

Yelkenli gemilerin tarihini anlatmak, yalnızca engin denizlerde süzülür gibi giden deniz araçlarının öyküsünü ya da denizlerdeki savaşların tarihini anlatmak değildir elbette. Bu aynı zamanda insanlığın gelişimine başka bir gözle bakmaktır. Karaya bağlı insan uygarlığının, bilim ve teknikteki gelişmelerinin denizlere yansıması demek yelkenli gemiler. Asırlar boyunca yavaş yavaş gelişen insanlık, gemilerini de bu gelişime göre yeniden tasarladı. Askeri ve ticari gereksinimler, bölgesel koşullar, siyasi ve ticari durum gemilerin gelişimini etkiledi. Bronz çağının başlangıcında Akdeniz kıyılarında görülmeye başlayan yelkenli gemiler 18. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü denizlerde.

Çok uzun yıllar boyunca gemicilik dendiğinde akıllara Akdeniz gelirdi. Gemi yapımı ve denizcilikteki gelişmeler ilerledikçe dünya yavaş yavaş küçüldü. Yelkenli gemiler, yeni yeni yerler bulmak isteyen cesur kişileri dünyanın bilinmeyen yerlerine taşıdılar.

Yelkencilik ve Ticaret

Keşifler, ticaret ve sömürgeleşme geçmiş dönem denizci toplumlarını zengin ve güçlü hale getirmiş ve imparatorluk haline gelmelerini sağlamıştır. Yetenekli tasarımcılar ve ileri inşa tekniklerinin ürünü olan yelkenli gemiler, topraklarını genişletmelerinde kilit rol üstlenmiştir.

Dünya toplumları uzun mesafelere deniz yolu ile seyahat etmek için binlerce yıl boyunca yelkenli gemileri kullanmışlardır. Nil ve Amazon gibi büyük nehirlerde olsun; Akdeniz, Atlantik ve Pasifik gibi büyük deniz ve okyanuslarda olsun, rüzgar gücü pedal ve küreklerde kullanılan kas gücüne karşı tek alternatif olmuştur. Dünyanın her yerinde lokal topluluklar rüzgardan yararlanmak ve uzun mesafelere yolcu ve yük taşıyacak gemiler yapmak için kendi çözümlerini geliştirmişler, kimi günümüze kadar ulaşmış olan eşsiz tekne modellerini yaratmışlardır.

Vikingler binlerce kilometrelik yolu küreklerle ve basit bir kare yelken düzeneğiyle almışlardır. Kare yelken arma, her ne kadar sadece rüzgarın arkadan geldiği seyirlerde (Pupa ve Geniş Apaz) kullanılabilir olsa da, daha sonraları Avrupa ülkelerinde yaygınlaşmıştır.

Arap denizciler verimli rüzgar kullanımını sağlayan büyük üçgen (Latin) yelkenini geliştirdiler. Bu yelken teknenin rüzgara karşı gitmesine (orsa) olanak veriyordu ve kare yelkene göre daha hızlıydı. Kare yelkenli pek çok gemi limanda beklerken bu gemiler denize çıkabiliyorlardı. Bu gemiler son derece sağlam yapılı olurdu ve 90 ile 200 ton arasında bir ağırlığa sahipti. Tek dezavantajı ise yelkenin kontrolünün sayıca fazla bir mürettebat gerektirmesi idi ? ki Arap bölgesinde işgücü bol ve ucuz olduğu için bu pek de bir problem oluşturmuyordu ? çünkü yelkenin bağlı olduğu serenler çoğu zaman geminin kendisinden uzun oluyordu ve idaresi gerçekten zordu.

Çinlilerin tasarımı ise ?Junk Rig? denilen, kısa bir ana direk ve bambu destekli hareketli yelkenlerden oluşan teknelerdi. Yelkenler jaluzi gibi açılıp kapanabiliyorlardı. Rüzgarda verimli bir şekilde yararlanabilen ve kontrolü kolay olan bu teknelerin tamiri de basitti ve sayıca az bir mürettebatla seyre çıkabiliyorlardı.

Pasifik?te ise Polonez denizciler ?Proa? denilen benzersiz teknelerini geliştirmişlerdir. Bu tekneler içi oyulmuş ağaç kütüklerinden bir kano ve bu kanonun destekleyen yan bir dengeleyiciden oluşan bir yapıya sahipti. Tekneyi yönlendirmek için kürekler ve Latin yelkeni kullanılıyordu. Sadece yıldızlardan, rüzgar ve denizden faydalanarak uzun yolculuklar yapabiliyorlardı bu teknelerle…

Osmanlıların İstanbul?u fethetmesiyle birlikte İpek ve Baharat yollarının Türkler tarafından kontrol edilmeye başlamasıyla batıda Hindistan?a gidecek yeni yollar aranmaya başladı. Bu yol deniz yolu olacaktı. Akdeniz?in doğusunun denetimini yitiren batılı ülkeler, pusula ve harita yapımındaki gelişmelerin de yardımıyla ilgilerini açık denizlere yönelttiler. Akdeniz?in bildik, görece sakin sularında yol alan gemiler için okyanusların hırçın dalgaları, birdenbire patlayan korkunç fırtınaları aşılmaz gibiydiler.

Açıkça görülüyordu ki Akdeniz gemileri okyanusa uygun değildi. Bu da yeni gemilerin tasarlanmasını ve yapılmasını gerektirdi. Ortaçağın sonlarına doğru kıç bodoslamasındaki dümenin geliştirilmesiyle gemicilikte büyük ilerleme sağlandı. Böylece yalnızca yelkenle gidebilen ve daha uzun yol alabilen büyük gemilerin yapımı sağlandı.

Daha önce geminin kıçında büyük bir kürek gibi görünen dümeni idare etmek çok zordu. Gemiler büyüdükçe dümenin ağarlığı artar ve ancak birkaç kişi ile idare edilebilirdi. Dümenlerin tekerlek şeklinde yapılması ile -ki buna dolap dümen denilmektedir- bu işi tek bir kişinin yapabilmesi olanağı doğdu. Ayrıca pusula kullanarak denizcilerin o tarihe kadar yapamadıklarını yaptılar. Kıyılardan uzaklaştılar ve denizlere açıldılar.

Ortaçağda Akdeniz?de kullanılan Latin yelkenleriyle donatılmış savaş ve ticaret gemilerine karavela denirdi. İlk karavelaları 15. yüzyılın ikinci yarısında Portekizliler ve İspanyollar yaptılar ve bunları coğrafi keşiflerinde kullandılar. Vasco de Gama Hindistan, Kristof Kolomb Amerika seferine karavela türü gemilerle çıktılar. Boyutları gittikçe büyütülen ve geliştirilen karavelalardan sonra kalyona tipi gemilere geçildi.

Ağaç her tip ve boyutta tekne için doğal bir yapı malzemesi olarak kabul edilmiştir. Fakat ağacın az olduğu yerlerde yuvarlatılmış ve sıkıştırılmış palmiye yaprakları da kullanılmıştır. Yine de ağacın ana yapım malzemesi olarak önemini yitirmesi ancak üreticilerin daha ucuz ve dayanıklı gövdeler yapmalarını sağlayan demir ve çeliğin icadı ile olmuştur. Savaş gemileri, ticaret ve balıkçı gemilerinin tasarımları işlevlerine uygun olarak geliştirilmiş, sonuçta farklı güç ve avantajlara sahip birçok deniz aracı ortaya çıkmaya başlamıştır. Özellikle ticaret gemileri hız için dizayn ediliyorlardı, çünkü taşıdıkları baharat ve çayı en iyi fiyatlarda satın almanın ve pazarlamanın yolu rekabetten geçiyordu ve hız rakipleri geçmenin birincil koşuluydu.

Alıntı. Boğaziçi Üniversitesi Yelken Takımı