Etiket arşivi: fırtına

Tanrı’nın Terk Ettiği Deniz – Tony Bullimore

1997 yılının ocak ayı başlarında tek başına yarışan 13 Vendeé Globe denizcisi Güney Okyanusu’nda, Avusturalya’nın güneyinden neredeyse Cape Horn’a kadar, yaklaşık 6000 millik bir mesafeye yayılmıştı. Yarışçılar, iki ayı aşkın bir süredir denizdeydi. Başlangıçtaki 16 tekneden sadece 10 tanesi halen resimi olarak yarıştaydı. Teknelerden üçü, tamir amacıyla şu ya da bu limanda durduğu için, (yarış kurallarına göre tamamen yasak) diskalifiye olmuştu. Ama yine de yoluna devam ediyordu. Dinelli, Vendeé Globe’un ön koşulu olan 2000 millik mesafeyi kat etmeye zamanı olmadığından, gayrıresmi katılımcı olarak yarışıyordu. İki tekne ise start günü olan, bir önceki yılın 3 Kasım tarihinden hemen sonra, Biscay Körfezi’nde yakalandıkları şiddetli fırtınada gördükleri hasardan dolayı daha başta yarıştan çekilmek zorunda kalmıştı.

Güney Okyanusu’nun derinliklerinde geniş bir sahaya yayılmış teknelerden her biri farklı hava şartlarıyla boğuşuyordu ve bunların hiçbiri de iyi havada seyretmiyorlardı. En iyi durumda sayılacak olanlar yüksek enlemlerde bitmek tükenmeksizin esen fırtına şiddetindeki depresyonların önünde, tehlikeli sayılmasa da, son derece rahatsız bir şekilde gidiyordu. Diğerleri, azgın dalgalarda tekneyi idare edecek kadar yeterli rüzgâr olmamasından dertliydi. Kötü hava geçip durum normale dönse dahi aşırı yüksek dalgalı denizin normale dönmesi epey zaman alır. Şiddetli rüzgârın yönetici disiplini ortadan kalkınca, tekneler her bir taraftan vuran dalgaların anarşisi arasında yalpalayıp duruyordu.

Diğer skipper’lar ise bizim Virgine Adaları’na giderken karşılaştığımız “yatçı fırtınasını” son derece mülaim bir boraya benzetecek olağanüstü sert alçak basınç sistemlerinin tam ortasına düşmüştü. Kasırga şiddetinde esen rüzgârda dimdik dalgaların tepesinden aşağıya 25 knot’luk baş döndürücü hızla kayan teknelerini kontrol etmekte güçlük çekiyorlardı.

İşte tam bu şartlarda, 4 ocak gecesi, Vendeé Globe teknelerinden ikisi alabora oldu. Avusturalya’nın en güney batı noktası olan Leeuwin Burnu’nun 1400 mil güney batısında, 51 derece güney enleminde, yani “Öfkeli Ellilerin” tam kıyısında seyretmekteydiler. Tekneler birbirinden yaklaşık kırkar mil uzakta serpimliş filonun hemen arkasındaydı.

Exide Challenger teknesinde (iki direkli arması olan komplike bir keç) yarışan Tony Bullimore birdenbire şiddetli bir gürültü duydu. Fırtınada teknesinin kayarken çıkarttığı çığlık gibi seslerin dahi üstündeydi. Karbon fiber salma, teknenin bitmez tükenmez hareketlerinden ölümcül şekilde yorulmuş ve birdenbire yerinden kopup,  oldukça sığ ılan Güneydoğu Indian Ridge bölgesinde okyanusun 500 kulaçlık derinliklerine doğru kaymaya başlamıştı. 4,5 tonluk salmadan kurtulan tekne, üst kısmı ağır gelince bir anda inanılmaz bir hızla (sadece birkaç saniye içerisinde) alabora oldu.

Tam bu dakikada, yani alabora olmadan biraz önce, 57 yaşındaki Bullimore kamarasında bir kenara dayanmış, bir yandan sallanan tekli ocağında ısıtmayı becerdiği çayını yudumluyor, bir yandan da sarma sigaralarından birini içiyordu. Tekne yuvarlanırken o da aynı hızla teknesiyle beraber döndü ve birdenbire kendini kamaranın tabanı yerine tavanında buldu.

Olayın bu denli çabuk olması onu hayrete düşürmüştü. Aşağı doğru, şu anda gövdenin alt kısmını oluşturan, kocaman kamara pencerelerine baktı ve hızla içeri giren deniz suyunu gördü, ayaklarının altında adeta hızla akan bir nehir gibiydi. Teknenin iki direği ve çarmıhları arasından 70 knot hızla geçen rüzgârın uğultusu birdenbire kesilmişti. Hatta -teknenin sallanıp savrulmasına rağmen- inanılmaz bir sessizlik hakimdi.

Çay bardağı kaybolmuştu ama sigarası halen elindeydi. Alt üst olmuş teknesinde kamaranın tavanına dikildi, sigarasından bir iki duman daha çekti, sakin ve mantıklı bir şekilde durumu gözden geçirdi. Yapabileceğim pek bir şey yok diye düşündü. Kısaca durumun olumlu ve olumsuz yanlarını değerlendirip, nasıl hayatta kalabileceğini hesaplamaya başladı. Dışarıdaki dünyayabir şekilde EPIRB sinyali yollaması gerekiyordu. Belkide gövdede delik açmak için kendi aletlerini kullanabilirdi. Derken teknenin ağır bumbasını farketti. Teknenin altında direk ve çarmıhların arasına dolanmıştı. Su altındaki çalkantıyla birlikte savruluyor ve kamaranın büyük pencerelerinden birine çarpıyordu.

Birdenbire şiddetli bir yalpa sonucu bumba camı patlattı. Deniz adeta Niagara Şelalesi gibi içeriye doğru akmaya başladı. Alaboradan bu yana halen yanmakta olan kamara lambaları birden söndü. Karanlık kamara birkaç saniye içinde sıfır dereceye yakın soğukluktaki sularla dolmuştu. Aslında kamaranın zemini olan şimdiki tavanda sadece birkaç feet’lik bir hava boşluğu kalmıştı. Bullimore, birdenbire çok üşüdüğünü hissetti. Artık suların içinde yürüyordu, hayatta kalma giysisini buldu, üstündeki kötü hava kıyafetini çıkarttı ve giysiyi soğuk ve ıslak iç çamaşırının üstüne giydi. Ellerini ve ayaklarını açıkta bırakan bir modeldi ve yapabileceği tek şey şimdiden donmuş ayaklarını ıslak denizci çizmelerine sokmaktı.

Birkaç çikolata ve bir iki ufak su poşeti dışında tüm yiyeceği ve içeceği gitmişti. Kamaradaki diğer malzameler gibi onlar da kırılan pencerelerden giren dalgaların dışarı çıkarken oluşturduğu güçlü anafor ile denizin karanlığına doğru çekilmişti.

Artık EPIRB sinyalini başlatmak için gövdeyi kesmesine gerek yoktu, bumba bu işi onun için halletmişti. ARGOS’larından birini bulduğu bir halat parçasına bağladı. Kamaradaki buz gibi suya dalıp kırılan camdan dışarı doğru itti ve deniz yüzeyi olduğunu ümit ettiği yere doğru gönderdi. Ne var ki dışarıdaki çarmıh karmaşasının arasında takikıp kalması da mümkündü. Bullimore yardım sinyallerinin gerçekten gidip gitmediğinden emin değildi.

Exide Challenger’in su yüzeyinde kalıp kalmaması, su geçirmez bölmelerine bağlıydı, özellikle de teknenin ön bölmesine. Eğer bu bölmeler dayanmayacak olursa havuzluğa bağladığı can salına ulaşması gerekiyordu. Gözleri ve kulakları soğuktan uyuşmasına rağmen, birkaç kere dalıp kamara girişindeki kaportadan geçerek, bağlantıları kesmeye çalıştı. Ama can salı yerinden oynamayacak kadar ağırdı ve kendi kaldırma gücüyle, altüst olmuş havuzluğun tabanına çakılmıştı. En son dalışında kaporta kapağı, gelen dalganın hızıyla elinin üzerinde kapandı ve sol elinin işaret parmağını alt ekleminden koparttı. Kanama buz gibi suda kısa sürede durdu ve soğuk dayanılmaz acıyı uyuşturdu.

Bullimore, yeni tavanının en üstünde ve şimdilik olabildiğince kuru kalan bir bölmeye sığındı. Fakat sular yükseliyordu ve kısa bir süre sonra onu bu son barınağında bulup, düzenli aralıklarla ıslatmaya başladı. Artık dayanılmaz derecede yorgundu ve üşüyordu. Kurtuluş için en büyük ümidinin Avusturalyalılar olduğunu biliyordu ama onların gelmesi en az dört beş günü alırdı. Tabii ki eğer EPIRB gerçekten su yüzeyine ulaştıysa ve verdiği sinyaller de bir yerlere gidiyorsa.

Tanrı’nın Terk Ettiği Deniz Sf: 32-35

Horn Burnu (Boynuz Burnu)

Horn Burnu hakkında bu site için geç kalınmış bir konu olsa da, Horn Burnu hakkında bir yazı yazmak için asla geç değildir. Eskiden hatta halen daha denizcilerin korkulu rüyası olan Horn Burnu, 55° 59′ güney enlemi ve 67° 16′ batı boylamında bulunan ve Güney Amerika’nın en güney ucu kabul edilen burundur. Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’u birbirinden ayırır.

Asırlar boyunca Süveyş ve Panama Kanalları açılıp şartları değiştirinceye kadar, binlerce yelkenli gemi, Kuzey Atlantik fırtınalarında, tropik kasırga sezonunda, Güney Okyanusu’nda Cape Horn’u doğudan batıya doğru geçmeye çalışırken deniz ticareti yapılan sahillerde batmaya devam etti. Bir tür belirsiz ve ölümcül sırayla denize yenik düşüyor veya parçalanıyorlardı. Neredeyse 20. yy.’a kadar, yelkenli gemilerin perişan tayfaları Cape Horn etrafındaki denizlerde cefa çekmeye devam etti. Örneğin, 1905 yılı yelken sezonunda, Avrupa’dan Amerika’nın batı yakasına Cape Horn’dan geçerek gitmeye çalışan 130 yelkenli gemiden sadece 52 tanesi gidecekleri limana tek parça halinde ulaşabildi.

Galler Bölgesi’ndeki büyük bir nakliye şirketinin iş yaşamı boyunca 36 adet yelkenli gemisi olmuştu; bunlardan dokuzu Horn Burnu’nda olmak üzere 20 tanesi batık veya kayıp diye bildirildi. Gemi başına 20 veya 30 kişliden hesaplanacak olursa bu filolarda kaybedilen yaşam sayısı yıllar boyunca binleri ve hatta onbinleri aştı. Çünkü gemi battığında ekipten hayatta kalabilen yok denecek kadar azdı. Bugün bile, Horn Burnu’ndan çok uzaqktaki fırtınalar, eskisi kadar sık olmasa da düzenli bir şekilde dünyadaki balıkçı tekneleri ve kargo gemilerini elemeye devam ediyor.

Eski denizciler Horn Burnu’nu geçtiklerinde kulaklarına küpe takarlardı. Burayı yelkenliyle geçenlerin sayısının uzaya giden astronot ve kozmonotların sayısından az olduğu söylenir. Eski denizciler 40° enleminin altında kanun yoktur der, 50° enleminin altında ise Tanrı yoktur!..  Burası Amerika kıtasının Antarktika’ya uzanan en güney ucudur ve yıl boyunca hüküm süren fırtınalara, soğuğa, buz dağlarına rağmen denizcileri kendine çeken büyülü bir yerdir.

Dünyanın ucu, Yedi Denizlerin Everest’i olarak bilinen Horn Burnu’nda sayısız yelkenli kaybolmuştur.

Denizciler için Horn Burnu, tam anlamıyla bir semboldür; bu onların Waterloo’su, Ithaca’sı, Kudüs’ü ya da hepsi. Bernard Moitessier, uzun seyirlerin romantik ve yalnız denizcisi – aynı zamanda tek başına seyretmenin atalarından – şöyle yazıyor; “denizcinin coğrafyası ile burnu burun, enlemi enlem olarak bilen haritacının coğrafyası hiçbir zaman aynı şey değildir. Denizci için haşmetli bir burun hem son derece basittir hem de olağanüstü karışık kayalar, akıntılar, kırılan dalgalar, kocaman denizler, ılıman rüzgârlar ve fırtınalar, sevinçler ve korkular, hayaller, sızlayan eller, boş mideler, harika anlar ve ızdırap çekişlerin tümünü içerir.”

Geceler..

Tıpış tıpış gidiyorum bir denizin ortasına, burada ne arıyorum diye sorma.. Herkesin bir hikâyesi var, paylaşılmış, sönmüş.. Herkes başrol oyuncusu kendi filminin..

Teknede hiç hareket yoktu.. Olduğu yere çakılı kalmış gibi.. Yolcunun varacağı son yer burası oldu.. Sabahın ilk ışıkları ve ölüm eskimiş yelkenleri dolduruyor.. Eski yağmurlar yağıyor artık..

Bölünüyor bazı uykular, geceler artık dolunay..Son gecenin çıkışı bu ruhum bedenimden ayrılıyor yavaşça.. Hangi mevsimdeyiz bilmiyorum, ama mümkün olan en güzel sonu yazmak isterdim sana.. Ölüm, ölüm dediğin de alt tarafı ruhun bedenden ayrılması değil midir.. Kendi ölümümü seviyorum dedi yolcu.. Şu anda dünya üzerinde onca insan varken kendisinin ölmesi ona tarifsiz bir huzur veriyordu.. Tam zamanı, iyi ki sıra bende diye düşünüyordu. Artık sadece başka bir yoldayım.. Ben yine kendimle başbaşayım.. Sonsuzluğa doğru açıyorum eskimiş yelkenlerimi.. Sıradaki fırtına dayanılır gibi değil.. Ne yapsak yeri değil…

Bana hiç duymadığım bir masal anlat baba.. Sabahtan akşama kadar anlat.. Sürüp giden, bir türlü bitmeyen bir masal olsun.. İçinde Pamuk Prenses…. Mutlu bir sonla bitmesin, bir ihtimal daha olsun.. Hayal gibi, rüya gibi, düş gibi, roman gibi olsun. Hiç yabancısı olmayan bir masal olsun.. Öyle bir anlat ki inandırıcı olsun.. Kapkara geceleri, siyah beyaz gündüzleri olsun..

Geri dönüşü olmayan bir yoldayım artık.. Bilinmez bir sona doğru yelken açtım.. Okyanus ortası düşlerdeyim. Simsiyah tel tel saçlarınla örülmüş gecelerdeyim… Burada savruluyorum rüzgârınla. Ayrılık değil kavuşma.. Yoldukça yoluyorum yaralarımın kabuklarını..

Tuzlu su iyi geliyor, çok dertsiz duruyorum burada. Uzaktan bakınca bir başka görünür ruhum.. Tuzaklarla örülmüş bir rotada, üzerinde adımın yazılı olduğu bir dalganın peşindeyim.. Denizlerden deniz beğen cemo.. Fırtınalar ezberlesin adını.. Açma artık saklı duygularını.. Dertler kederler en yakın limanda beklesin..

Artık geceler isimsiz bir korkuya gebe.. Artık geceler uzun mu uzun.. Simsiyah saçlarınla örülmüş sefil geceler, güzelleştikçe güzelleşir bende artık.. Duy sesimi her yerden.. Ben aşk?ı selim… Isıt içimi her nefeste.. Bugün gözlerin geceye hasret.. Bugün geceler uykusuz.. Bugün bir kaç hatıra, anılar gözlerimde karabulut, -kümülüs-

Gece

İşte gidiyorum, kucak kucak gecelere sarılmış kollarım, sesim kısık. Unutulmuş kelimeler var dilimin ucunda.. Hatırı sayılır bir kaç sayfa açılır geceye.. Denizin üstünde gece.. Sesin uzaklaştıkça gece.. Bu gün geceler gözlerimde kümülüs.. Yorgun kuşlar kanat kanat kayboluyor ışığımızı söndüren geceyle.. Akıyorum ruhumu savursun diye.. İşte gidiyorum ruhum biçare.. Kederden boğuluyorum tek dostum gece..

Geceler şimdi bir tatlı huzur.. Geceler şimdi yapayalnız hüzün, salt huzur..

Geceler şimdi huzur… Geceler şimdi yolcunun sırtında kambur.. Ellerin şimdi yokluğu, yalnızlığı yoğurur..

Geceler şimdi perişan olmuş. Hangi sese kulak kesilse hep ama, hep eğer..

Geceler şimdi parıltılı bir bahçe.. Yıldızlar gökyüzünde değil, denizin üstünde.. Artık gündüzlerim olmuş gece..

Artık geceye yazılırken aşklar, masal olmuş bir bir tanık olduğum hayatlar.. Pamuk pamuk gömülmüş hayatlar..

Artık geceler hep parıltılı, masallar karanlık..

Artık geceler bir sokak lambasının aydınlığında kaybolur. Artık geceler kâbus.. Artık geceler paramparça aydınlık…

Artık geceler ne acıdır.. Yalnızlık deniz olur, okyanus olur, kaplar tüm benliğini.. Yağmur damlası gibi dağılır hayat… Unutulmak için sıraya girer aklındaki tüm isimler.. Daha önce adına şarkılar şiirler yazılan bütün isimler unutulur birer birer. Düşlerde hep masal gibi bir hayat.. Kelebek kanatlarında bir hayat tadımlık..

Artık geceler adınla başlayan birer hikâye.. Aynı sonla biten sabahlara gebe.. Ellerin ellerimde..

Artık geceler şarap rengi.. Şarap rengi hüzünler.. Artık saçların tutam tutam gece..

Artık geceler tuzlu suyla doludur.. (kadehler önümüzde bir dolu bir boştur)

Artık geceler geri dönüş yoludur.. Şarkı sonudur.. Bu gece büyür gölgeler, bu gece ben tarumar. Bu gece yalan olmalı sevgiler.. Bu gece okyanus ortasında suya hasret gözlerim.. Yağmurlar yağıyor üzerime.. Damla damla ıslatıyorum ruhumu..

Bu gece bir varmışım bir yokmuşum.. İmkânsıza vurulmuşum.. Gitmem lazım hafız, masal gibi sonlara vurulmuşum..

Artık yar yine bana haram geceler.. Artık geceler isyan.. Artık geceler zarar ziyan.. Artık şarkılar seni söyler. Bir bakışın yeter. Artık geceler Allah Allah..

Artık geceler sağdan soldan estarabim..

Artık geceler kefenim olur, sarılır kucaklar en derinden..

Artık geceler ne gelir elden…

Artık geceler eski yağmurlarla ıslanır..

Artık geceler mazide bir hatıra.. Kapanmayan bir yara..

Önce Güney Okyanusu…

Bu hikâyeyi anlatabilmek için Güney Okyanusu’nu ve ufak bir tekneyle orada yelken açmanın ne demek olduğunu anlamamız lazım.

Güney Okyanusu’nun kapsadığı engin deniz sahası, Pasifik Okyanusu, Hint Okyanusu ve Güney Atlantik Okyanusu’nun en uç kısımlarına dayanır. Resmi kayıtlarda 40 derece güney enlemiyle sınırlıdır. Denizcilerin yıllar öncesinde, “Kükreyen Kırklar”, “Öfkeli Elliler”, “Çığlık Atan Altmışlar” diye adlandırdığı enlemleri içerir. Rüzgârın sürekli olarak şiddetli estiği, sıklıkla “hurricane” derecesine ulaşan fırtınaların ardı ardına koptuğu bir bölgedir. Bu şiddetli fırtınalarda dalgalar yükselir, yükselir ve neredeyse hayal dahi edilemeyecek boyutlara ulaşır. Bu güne kadar kesin olarak kaydedilmiş en yüksek dalga 120 feet (yaklaşık 40 metre) işte bu denizlerde görülmüştür. Güney Okyanusu’ndaki dalgalar, hiç bir kara parçası tarafından durdurulmadan dünya etrafında döner durur. Buz dağları ve tepesi su üstüyle aynı seviyede duran daha ufak buz kütleleri de bu buz gibi sularda dolanır durur. Asırlar boyunca bu bölge, denizcilerin mezarlığı olmuştur. Kabasorta yelkenli gemilerdeki denizciler Güney Okyanusu’nun Cape Horn’a kadar uzanan kısmına “ölü adamın yolu” demişlerdi. Melville’in dediği gibi “Orası, denizin tüm korkunçluğunu yansıtan duygu”yu şekillendirir.

Dünyanın herhangi bir kara parçasından en uzak nokta Güney Okyanusu’ndadır. Antarktika’daki Dart Burnu ile Bounty Gemisi’ndeki isyan olayıyla meşhur Pitcairn Adası arasındaki mesafe 1660 mildir. Vendeé Globe yarışlarının çoğu, Cape Horn’a doğru giderken bu adanın yakınlarından ve hatta bazen tam üzerinden geçerler. Sadece birkaç astronot, bu teknelerin pozisyonunda bulunan insanlardan daha uzak bir mesafe ile karadan uzaklaşmıştır. Bu bile, gezegenin bu bölgesinin ne denli uzak olduğunu anlatmaya yetmez. Bazı denizciler, Güney Okyanusu’nun büyük bir kısmını “delik” diye adlandırır. Uzun mesafeli uçaklar için dahi, eğer tekrar karaya dönmeyi düşünüyorlarsa, bu ulaşılmaz bir mesafedir. Dünyanın büyük bir bölümü henüz Avrupalılar tarafından keşfedilmediği zamanlarda çizilmiş haritalarda, bilinmeyen bu engin bölgede “Hic sunt dracones” yani “Burada ejderhalar var” diye yazılıydı. Tahmin edilemeyen ve korkutucu tehlikelerin kesinliğini vurgulayan bu ifade Güney Okyanusu için halen geçerlidir.

Gezegenimizde halen tarih öncesi vahşiliğin ve yalnızlığın hüküm sürdüğü bir bölge olduğu fikrini kabullenmek bizler için oldukça güç olsa gerek. Dünyamızda ulaşılması büyük başarı sayılan pek az yer kalmıştır; yürüyerek veya kar kızağıyla Antarktika’nın, Sahra Çölü’nün henüz keşfedilmemiş bölgeleri ve Güney Okyanusu, yelkenli bir tekne ile. Buzun, kumun veya suyun oluşturduğu bu vahşi yörelerde doğa, insanı ürkütecek ve hatta yokedecek derecede güç kazanır ki; bu güç yakın tarihimize kadar her tarafımızı kapsıyordu.

Denizcileri, Güney Okyanusu’nun tam kalbinden geçiren sadece iki – dünya etrafında – tek başına yelken yarışı var. Bunlardan biri, dört ayrı bacaktan oluşan Around Alone Yarışı. Tekneler yol boyunca  üç yerde durur ama tamir veya kırılan bir parçayı değiştirmek gerektiğinde. Diskalifiye olmaksızın, planda olmayan bir rotaya kaçabilirler. Vendeé Globe’da ise yarışçıların hiç durmaksızın ve hiçbir yardım almaksızın seyretmeleri gerekmektedir. Uzun mesafe yelken yarışlarında şartları en zor olanıdır. Teslim derecesinde basit kuralları olan bu yarış, “denizcilerin en ulaşılmaz sınırları zorlama hırsı” doğrultusunda oluşmuştur. Daha kısa yarışlarda görülen karışık engeller veya gizli saklı yarış kurallarının hiç biri yoktur. Vendeé Globe da varış hattına ilk ulaşan kazanır. Bir insan, bir tekne ve ilk gelen…

Yarışan skipper’lar için Güney Okyanusu olayın kalbini oluşturur. 27 bin millik toplam yarış mesafesinin neredeyse yarısını oluşturan bu bölgeden geçmek “eğer bir terslik olmazsa” altı – yedi haftalık müthiş bir çabayı gerektirir. Yarışın diğer bölümleri de kendine göre mücadeleyi ve gerçek anlamda tehlikeleri içerir ama bunların çoğunluğu aşılabilir derecededir. Denizciler, Güney Okyanusu’na vardığında her an her şeyin olabileceği bir ülkede seyrederler. Rüzgâr ve dalgalar azdığında, böyle bir durumla karşılaşacak kadar şanssız olan en iyi tekne ve skipper’ını mahvedebilir. Yarışçılar sıklıkla kendilerini ölüm kalım savaşı içerisinde bulurlar. İpler yıkıcı rüzgâr ve denizlerin elindedir, bu durumda denizcinin yapabileceği tek şey dayanmak ve ümüdini kaybetmemektir. Gerçek anlamda yarış üç bölümden oluşur; Atlantik, Güney Okyanusu, Atlantik. Öldürücü olanı ortadakidir.

Vendeé Globe skipper’larından Christophe Augin “Ondan sonrası tatil” diye ifade ediyor.

Derek Lundy, Tanrı’nın Terk Ettiği Deniz, sf 27-30

Virginia Woolf – Deniz Feneri

Ama tek bir gece nedir ki? Kısacık bir zaman parçası, hele hemen böyle karanlığın rengi solmaya, kuşlar, horozlar, böylesine çabuk ötmeye, dalgaların boşluklarında, kıvnlan bir yaprak gibi, soluk bir yeşillik belirmeye başladığında. Ama yine gecenin ardından gece gelir. Kışın elinde daha böyle bir deste gece vardır, onları yorulmak bilmez parmaklanyla, eşit olarak, hak geçirmeden dağıtır. Bu geceler uzarlar, karanrlar. İçlerinde, yükseklerde, pırıl pırıl, ışıktan tabaklar gibi gezegenler taşırlar. Sonbahar ağaçlan hırpalanmış da olsalar, soğuk katedral odacıklarının alacakaranlığında parıldayan eskimiş bayraklara! ışıltısı vardır üzerlerinde; buralarda mermer sayfalar üstünde, altın harflerle savaşta ölüm anlatılır, uzaklarda Hindistan çöllerinde kemikler nasıl ağarır ve yanar, bunlar anlatılır. Sonbahar ağaçları son ay ışığında, hasat zamanının dolunaylarında pırıldar, bu ışıkta emekçinin çalışması yavaşlar, biçilmiş anızlı tarlalar dümdüz görünür, masmavi dalgalar kıyıyı yalar…

Ama daha fırtınalı bir denize düşen ben, diye haykıracaktı, eğer bunu yaparsa, artık dayanamayacaklar, avaz avaz bağıracaklardı; içinde kaynayan o heyecan bu kez de patlarsa artık dayanamayacaklardı; ama şaşılacak şey; ağzından yalnız bir «Ya!» çıkmıştı o kadar, sanki kendi kendine, böyle bir şey, çevreyi yaygaraya vermeye değer mi? Evet, fırtınalarda insanlar boğuluyor, ama bu işte ne bir hile, ne bir tuzak vardır, sonra denizin dibi de (sandviç kâğıdındaki kırıntıları denize dökerek) önünde sonunda sudan başka nedir ki diye düşünmüştü. Piposunu yakıp cebinden saatini çıkardı. Dikkatli dikkatli baktı; belki de aklından bir bölük matematiksel hesap yaptı.

Sonunda övünçle-. «Aferin!» dedi. «James bizi sanki doğuştan denizciymiş gibi getirdi.»

Vendeé Globe.. Tanrı’nın Terk Ettiği Deniz…

KAPLAN YÜREĞİ

“Fırtına ile ‘hayatta kalma’ fırtınası arasındaki fark şudur; ilkinde rüzgâr şiddeti 8, belki 9’u bulur. (30 ilâ 40 Knot arasındaki gerçek hız), dümenci ve ekibi halen tekneyi kontrol altında tutabilir ve o şartlarda en iyisi olduğunu düşündüğü önlemleri alabilir. Oysa 10 ve üstü hatta kasırga şiddetine ulaşan ‘hayatta kalma’ fırtınasında ipler tamamen rüzgâr ve dalgaların elindedir.”

K. Adlard Coles, Heavi Weather Sailing

Fırtınanın şiddeti herkesi şaşırttı. Raphael Dinelli‘nin yaklaşık 400 mil arkasından giden Catherine Chabaud, batıdan doğuya doğru üfüren havaya ilk tutunanlardandı. Derhal önünde giden diğer denizcilere ve Dinelli’ye telsizle anons yapıp, üzerinden ard arda geçen alçak basınç sistemlerindeki rüzgâr yönünü ve hızını bildirdi. Dinelli’ye yaptığı bu anonsunda (yarışın 7. haftasında ve tam Noel arifesinde), gece yarısı ona ulaşacak bir alçak basınç uyarısı yapıp, soğuk cephe geçerken rüzgârın her zamanki gibi kuzey batıdan aniden güney batıya döndüğünü ve 40-45 knot şiddetine ulaştığını söyledi. Beklenmedik birşey değildi, orta yoğunlukta tipik bir Güney Okyanusu fırtınası.

Bundan sonra olanlar ise tamamen alışılmışın dışında ve tüyler ürperticiydi.
Alçak basınç merkezi Dinelli’nin üzerinden geçerken, kuzeyinde bulunan yüksek basınç aşağıya doğru inerek alçak basınç merkezini sıkıştırmaya başladı. Yüksek basınçtaki soğuk hava alçak basıncın taşıdıuğı sıcak havanın altına girerek, onun dikine yükselişini hızlandırıyordu. Havanın bu yükselişi de deniz seviyesindeki basıncın hızla düşmesine neden oluyordu. Rüzgâr, basınç eğiminin etkisi ile alçak basınç merkezine doğru hareket eder. Yüksek ve alçak basınç eğimi ne kadar fazla ise havanın akışı da o kadar hızlı olur. Tıpkı suyun eğimi dik olan bir yerden daha hızlı akması gibi. Alçak ve yüksek basınç merkezleri birbirine ne kadar yakın ise eğim o kadar fazla olacağından hava da o kadar hızlı akar ve rüzgârın şiddeti de o denli artar. Alçak basınç merkezi yaklaştıkça basınç eğimi de uğursuz bir şekilde artmaya başladı.

Bu sistem Dinelli’nin pozisyonuna ulaştığında, rüzgâr şiddeti ‘Hurricane‘ gücüne erişmişti(65 knot üstü ve arada 80’i bulan sağanaklar). Ve bu rüzgâr, Güney Okyanusu‘nun sabit soluğanlarını olağanüstü büyük denizlere dönüştürecek şekilde kırbaçlıyordu. Dinelli’nin teknesi 50-60 feet’i bulan, altı katlı beton binaların devrilmesini andıran dalgaların üzerinden kayıyordu. Tam da kıyamet gününde seyir yapmak gibiydi.

Dinelli artık güvertede duramıyordu, çünkü bu durumda güvertede olmak son derece tehlikeliydi. Kamaradan dışarıdaki dalgaların şeklini ve yüksekliğini kestirmeye çalışıyor, yay gibi fırlayan tekneyi idare edebilmek için, otopilotuna ince ayarlar yapıyordu. Ne var ki tekneyi kontrol edebilmek sözkonusu değildi. Algimouss birkaç saniye içerisinde şiddetle dönerek alabora oldu. Bu inanılmaz basınç ana direğin içeri doğru itilerek güverteyi delmesine sebep oldu. Bumba ise kamara camlarından birini parçalamış, içeriye sular doluyordu. Tam Noel sabahıydı…

Alabora sırasında yırtılıp parçalanan hayatta kalma kıyafetiyle Dinelli, kendini alt üst olmuş kamaranın bir köşesine dayamıştı. Dolmakta olan su, gövdede sıkışmış, havayı milim milim itiyordu. Ters dönme sırasında direk, güverte seviyesinin birkaç feet yukarısından kopmuştu ama teller onu o haliyle tekneye bağlı tutuyordu. Ne var ki bu durumdaki direk, adeta bir omurga görevi yaparak Algimouss’un tepe taklak bir şekilde olmasına rağmen dengeli durmasına yardımcı oluyordu. Yaklaşık üç saat sonra ise, teknenin olağanüstü savrulmaları sonucu direk çarmıhlarla birlikte tekneden tamamen koptu. Direk ve çarmıhların direncinden kurtulan üç tonluk salma en sonunda dengesini bulup tekneyi yeniden düzgün pozisyona çevirdi. İçeride biriken sulardan dolayı bu işlem son derece yavaş bir şekilde gerçekleşti. Bu sırada vücudunun büyük kısmı su altında kalan Dinelli, kısmen yüzerek, kısmen yürüyerek teknenin tavanından tabanına doğru indi. Artık ‘acil durum uydu sinyal cihazı’nı (EPIRS) aktive edebilirdi. Daha önce bunu yapması mümkün değildi, çünkü sinyaller teknenin ters dönmüş karbon fiber gövdesinden geçemezdi.

Düzeldikten sonra birkaç saat içerisinde teknenin içerisi neredeyse tamamen sularla dolmuştu. Dalgalar, tavandaki masa büyüklüğünde delikten öylesine şiddetle vuruyordu ki, gövdenin suya dayanıklı panelleri kırılmaya başladı. Wendee Globé katılan tüm 60 feet’lik teknelerde, bu tip durumlar için içeri dolacak su miktarını kısıtlayacak, teknenin içini bağımsız bölmelere ayıran su geçirmez panellerin olması gerekiyor. Fakat hiçbir malzeme denizlerin gücüne dayanamaz. Kısa zamanda güverte su seviyesine indi. Ardı ardına gelen kocaman dalgaların her biri tekneyi batırmaya kararlı gibi görünüyordu.

Dinelli güverteye tırmandı, tekne savrulup yuvarlandıkça zorlukla ayakta durmaya çalışarak kendisini kırılan direğin teknede kalan kısmına bağladı. Dalgalar sürekli olarak üzerinden aşıyordu. Parçalanmış giysisi kısa zamanda suyla doldu. Algimouss‘un gövdesi artık tamamen su altındaydı ve güvertesi kırılan, dalgaların köpükleri arasında zorlukla seçiliyordu. Bir yandan Güney Okyanusu‘nun sırılsıklam ıslatan buz gibi dalgaları, öte yandan ise iliklerinde kadar işleyen sıfır altı derecelerde esen rüzgârın etkisiyle Dinelli yavaş yavaş vücut ısısının düşmeye başladığını hissetti.

Noel gününün kalan kısmında yüksek enlemlerin haşin yaz gecesinde ve tüm ertesi gün boyunca teknesinin güvertesinde dikildi durdu ve dondurucu rüzgâr bir an olsun fırtına şiddetinden aşağılara düşmedi. Neredeyse 50 derece Güney Okyanus enleminde, Avusturalya kıtasından 1200 mil uzakta, Antarktika yakınlarında sürüklenen Dinelli, dünyada olabilecek en yalnız, en zavallı ve hava
koşulklarının tün etkilerine en açık insandı. İkinci gece yaklaştığında 28 yaşındaki denizci tükenmişti ve hipotermiye girme aşamasındaydı. Bu şekilde sabaha sağ çıkamayacağından artık tamamiyle emindi. Ölüm çok yakınlarda dolaşıyordu.*
*Derek Lundy, Tanrının Terk Ettiği Deniz, sf. 25-27


Sert Havada Seyir ve Alınması Gereken Önlemler

?En iyi kaptan, teknesini ve ekibini hiçbir tehlikeye sokmayandır.?


Denize çıkılmadan önce yapılması gereken ilk iş havayı kontrol etmektir.
En keyifli ve kolay seyirler 5 ile 12 knot havada yapılan seyirlerdir. 5 knotun altında rüzgar çok hafif olduğundan tekneyi yelkenlerle hareket ettirmek ve ona manevra yaptırmak zor olabilir. 12 knotun üzerinde tekne gereğinden fazla yatabilir. Bunu engellemek için yelken alanı küçültülür veya en azından yelken üzerindeki rüzgar gücü azaltılır. 20 knot havada denize çıkmak dikkat ister. 25 knot ve üzeri havada tecrubesi olmayan yelkencilerin denize çıkması tavsiye edilmez.

Sert havada tekne üzerinde neler yapılması gerektiği konusunda temel bilgi bütün yelkencilerde bulunmalıdır. Denizdeyken bir fırtınaya yakalanmak oldukça büyük bir ihtimaldir. Sert rüzgarla karşılaşıldığında açık denizde kalmak dar bir limana girmeye çalışmaktan daha güvenli olabilir.
Rüzgar hızı 15 knot ve üzerindeyken çoğu yelkenli teknede birinci camadanın vurulması düşünülebilir. Büyük teknelerde 25 knotun üzerinde kullanılmak üzere ikinci bir camadan noktası bulunabilir. Fakat küçük tekneler sert havalarda daha çok zorlanır. Bu durumda, fırtına floğuyla (normal floğun %25?i) seyir yapmak çok daha iyidir. Başlangıç seviyesindeki bir yelkenciye, sert havada tüm yelkenleri indirip, motoru çalıştırması ve acilen kıyıya dönmesi tavsiye edilir.
Bir teknenin sert havada yelken yapabilmesi onun büyüklüğüne ve dizaynına bağlı olduğundan, ne zaman camadan vurulacağı teknenin yatma derecesine ve dümenin kontrolüne bağlıdır.
? Sert havada iskeleyi terk etmeden önce camadan vurup, sonra gerekirse camadanı açmak, açıldıktan sonra camadan vurmaktan her zaman daha kolaydır.
? Sert havada denize çıkarken harness?larınız her zaman üzerinizde olsun.
Rüzgar hızındaki artışı orsada veya dar apazda hissetmek kolaydır. Ancak pupa ve geniş apaz seyirlerde, rüzgar gerçek hızından daha hafifmiş gibi hissedilir ve rüzgar hızı hissedilene kadar ani bir şekilde artabilir.

1. Sert Havada tekne üzerinde alınması gereken önlemler
1.1. Rüzgar > 17 knot
Tüm ekip, seyir pozisyonunu ciddi şekilde alması gerekir.
Tekne yatıyorsa trapez yapılmalı.
Dümenci ve trimcilerin seyir sırasında dikkatleri açık olması gerekir.
Kamara içerisinde boşta duran, sallanan, devrilen eşya kalmamalı ve sabitlenmeli.

1.2. Rüzgar > 25 knot
Tekne fazla yatacağından camadan ve yelken ufaltma işlemleri yapılmalıdır.
Her türlü acil durumda, müdahale etmek çok zor olacağından ekibin dikkatinin iyice açık olması gerekir.
Tüm ekip, can yeleklerini giymelidir.
Teknenin güvertesinde harekette olan elemanlar, özellikle başüstü elemanlar harness kullanarak tekneye sabitlenmelidir.
1.3. Rüzgar > 33 knot
Teknenin seyir sırasında hakimiyeti kaybediliyorsa veya ekip tecrübesiz ise yelkenler indirilmeli ve motorla seyre geçilmelidir.
Korunaklı bir koya doğru yönelmelidir.
2. Camadan Vurmak (Reefing)
Yelken Alanını Küçültmek
Camadan vurma kararı teknenin boyuna ve dengesine bağlıdır. Eğer tekne çok fazla bayılıyorsa, ekip zorlanıyorsa veya sert hava bekleniyorsa camadan vurmak düşünülmelidir. Eğer camadan vurmayı düşünüyorsanız, en iyisi vakit kaybetmeden yapmaktır.
Sert hava koşullarında iskeledeyken camadan vurmak ve gerekdiğinde yelkeni açmak, yüksek rüzgarda camadan vurmaya çalışmaktan her zaman daha kolaydır.
Camadan Vurma prosedürü
? Tekne hafif rüzgara döndürülür ve ana yelkendeki rüzgar yükü boşaltılır.
? Pupa palangası biraz boşlanır. Eğer ana yelken iskotaları omurga hattı hizasında sabitlendiyse iskotalar da laçka edilmelidir.
? Ana yelken mandarı laçka edilerek yelkenin ön yakasındaki camadan matafiyonu bumbaya bağlanacak kadar ana yelken aşağıya indirilmelidir.
? Ön yakadaki camadan matafiyonu sabitlenir.
? Camadan ipinin boşu alınır. Yelkenin arka yakasındaki matafiyon sabitlenir.
? Ana yelken mandarının boşu tekrar alınarak ufalan yelkenin trimi yapılır.
? Pupa palangasının boşu alınır.

Büyük yelkenli teknelerin çoğunda üç tane camadan noktası bulunur. Bu noktalarda, yelkenin ön ve arka yakalarında güçlendirilmiş matafyonlar vardır. Arka yakadaki matafyonun içinden bir ip geçer ve bu ip bumbanın içinden geçerek direk dibine gelir. Ön yakadaki matafyonun içinden de bir ip geçebilir. Böylece yelkene sadece ana yelkeni indirip camadan iplerini doldurarak camadan vurulabilir. Ancak çoğu teknede bir kişinin direk dibine giderek (harness?la tabiki!!) ön yakadaki matafyonu bağlaması gerekir. Matafyon bir iple veya kancadan geçirilerek bağlanabilir.

Ana yelkenin ön ve arka alt yakaları sabitlendikten sonra ortadaki fazla yelken camadan ipleriyle bağlanır. Böylece yelkenin bu kısmının su ve rüzgar tutması engellenir.
Eğer bumba üzerinde bir kanca yoksa, matafyonu bağlamak için bir ip kullanılabilir. Genelde direk üzerinde ipi bağlamak için bir koç boynuzu bulunur. Eğer ipi bağlamak için uygun bir yer yoksa ipi bumbanın kaz boynundaki (bumbayı direğe bağlayan kısım) ön kısmına bağlayarak yelekni aşağı ve öne doğru çekin. Bu ip camadan bağı ile bağlanabilir.

Cenovanın küçültülmesi
Çok sert hava koşullarında ana yelken indirilerek sadece fırtına floğu ile yelken yapmak tercih edilir. Ancak bu karar da teknenin dengesine bağlıdır.
Flok da camadanlanabilir. Bazı teknelerde bulunan ?furling? sistemi sayesinde floğun bir kısmı baş ıstralyaya sarılarak yelken alanı küçültülebilir. Gerekli flok alanı rüzgarın şiddetine ve teknenin dengesine bağlıdır. Flok olmadan sadece ana yelkenle gidilmeye çalışılıyorsa teknenin kontrolü güçleşir ve tekne büyük bir güçle rüzgara girmeye çalışır. Teknenin biraz orsalamak istemesi tercih edilebilir (sağanaklarda teknenin yatışını azaltmak yelkenlerdeki gücü azaltmak için rüzgara giriyorduk), fakat fazlası performansı düşürür.
Floğun furlinge sarılması en kolay geniş apaz ve pupa seyirlerde yapılır çünkü ana yelken bu seyirlerde floğun rüzgarını engeller. Böylece yelkenin gereğinden fazla yapraklaması da engellenir. Zor bir durumda kalındığında, iskotaları boşlayarak flok furlinge sarılabilir, fakat sert havada yelkenin fazla uçuşması yelkene hasar verebilir.

Sert havada furlingi sarmaya yarayan halatı kontrol etmek oldukça zordur. İpi gerdikçe sert bir rüzgar ipin elinizden kaymasına neden olarak istemeden floğun yeniden açılmasına neden olabilir. Sert havada bu işi iki kişi yapmak çok daha iyidir. Bir kişi başa yakın bir yerden furlingin ipini çekerek floğu sararken, diğeri bir vince sardığı ipin boşuna alarak rüzgarlara floğun yeniden açılmasını engeller.
Sert havada furlingden floğu açmak da zor bir durumdur. Önce furlingi 1 ? 2 metre boşlayıp, bu ipi sabitledikten sonra floğun çalışan (rüzgaraltı) iskotasını almak gerekir. Eğer furling ipi ve iskota beraber boşlanırsa ve furling sabitlenmezse, rüzgar furlingin elinizden kaçmasına ve floğun kontrol dışında tamamen açılmasına neden olur.

FURLING İPİNİ ASLA VİNÇ KOLU İLE GERMEYİN!! Eğer ip gereğinden fazla gerilirse baş ıstralyayı yerinden çıkarabilir, arma inebilir ve sert havada direk kırılabilir.
?Fırtına ihbarı olduğunda en iyisi denize çıkmamaktır.?
Denizde sert hava ile karşılaşıldığında en iyisi rüzgarla (önden veya arkadan) 40 derecelik bir açıyla gitmektir (dar veya geniş apaz seyirler). Eğer pupa gitmek tercih edilirse kazara kavança atma tehlikesine karşı ana yelken indirilmeli, sadece fırtına floğu kullanılmalıdır. Seyrin şekli ve yelkenlerin durumu; rüzgarın hızı, ekibin performansı, rüzgarın stabil olup olmamasına gibi birçok parametreye bağlıdır ve yanlış verilen bir karar büyük tehlikeler doğurabilir.
Özetlersek sert havada yelken yapmak için alınması gereken önlemler;