Etiket arşivi: okyanus

Okyanuslardan Gelen Enerji (Dalga Enerjisi)

Yerküremizin dörtte üçünü kaplayan, çok eski zamanlardan beri oldukça önemli bir yaşam kaynağı olarak kullanılmış, sonsuz bir biyoçeşitlilik içeren okyanusların ve denizlerin dünyaya yeterli miktarda enerji sağlayabilecek potansiyele sahip olduğunu biliyor muydunuz? Günümüzde okyanuslardan ve denizlerden enerji eldesi için birçok yöntem kullanılıyor. Bunların başlıcaları dalga, gel-git ve akıntı enerjisi sistemleri ile okyanusların derin ve sığ suları arasındaki sıcaklık farkından yararlanarak enerji elde eden (OTEC) sistemlerdir. Bu sistemlerden çoğu prototip aşamasında, ancak ticari ünitelerin kurulması ve faaliyete geçmesi an meselesi.

Dalgalar, Dünya üzerindeki toprak ve suların farklı ısınması sonucu oluşan rüzgârların deniz yüzeyinde esmesi ile meydana gelir. Deniz dalgalarındaki güç dalga yüksekliği, dalga hareketi, dalga boyu ve su yoğunluğu ile belirlenir. Dalga yüksekliği ise rüzgâr hızı, rüzgârın esme zamanı, esen rüzgârın suya olan mesafesi ve su derinliğine bağlıdır. Genellikle büyük dalgalardan daha çok enerji elde edilir.

Deniz dalgalarından enerji elde edilmesi konusunda ilk çalışmayı 1892 yılında A. W. Stahl yapmıştır. Günümüzde dünyanın değişik merkezlerinde bu konuda araştırmalar yapılıp prototipler geliştiriliyor.

Dalgalardan enerji elde eden tüm sistemler deniz yüzeyinde ya da deniz yüzeyine yakın kurulur. Bu sistemler dalganın geliş yönüne dik ya da paralel kurulmalarına ve enerjiyi dönüştürme biçimlerine göre farklılaşabilir.

Çeşitli kaynaklarda Türkiye?nin dalga enerjisi potansiyeli yıllık yaklaşık 140 milyar kW (kilo Watt) saat olarak öngörülüyor. Ülkemizde yıllık 120 milyar kWsaat elektrik elde edildiği dikkate alındığında, dalga enerjisi potansiyelimizin elektrik ihtiyacımızı karşılayabileceği tahmin ediliyor.

Örneğin, sonlandırıcı sistemler dalganın geliş yönüne dik olarak kurulur. Salınımlı su kolonları sonlandırıcı sistemlere bir örnek olarak verilebilir. Bu aygıtlarda su, içinde hava dolu bir bölme olan bir kolona dolar. Dalga etkisiyle, su kolonundaki bölme piston gibi yukarı aşağı hareket ederek havayı hareket ettirir ve kolona bağlı olan türbin çalışır.

Bir diğer sistem olan nokta absorplayıcı sistemde sabit bir silindir içinde dalga hareketiyle hareket eden şamandıra, elektromekanik ya da hidrolik enerji dönüştürücüleri çalıştırır. Amerika Birleşik Devletleri Reedsport Oregon?da kurulan PowerBuoy sisteminde bu yöntemle dalgalardan 40 kW elektriksel güç elde ediliyor.

Dalga hareketi zayıflatıcı sistemler, dalga geliş yönüne paralel olarak kurulur. Dalga hareketi ile cihazın bağlantı yerlerinde oluşan eğilip bükülmeler makinedeki yağı basınçlandırır ve hidrolik motoru çalıştıran hidrolik çekiç hareketli hale getirilir. İlk olarak İskoçya?da bir firmanın ürettiği Pelamis Dalga Gücü ünitesi de bu prensiple çalışıyor. Pelamis makineleri kullanılarak 2008 yılının Eylül ayında Portekiz?de (Aguçadora Dalga Parkı) dünyanın ilk ticari dalga tarlası kurulmuş. Burada üç adet 750 kW güç üreten, toplam 2,25 MW?lık (Mega Watt) sistem bulunmakta.

Havuz sistemlerinde dalga enerjisini kullanmak için bir rampa vasıtasıyla deniz seviyesinden yüksekte doğal havuz oluşturulur ve rampaya yerleştirilen uygun bir türbinden geçen su kütlesiyle elektrik enerjisi elde edilir. Wave Dragon sistemi buna bir örnektir. Danimarka?da kurulan bu sistemden, 2009 yılında MW mertebesinde elektriksel güç üretilmesi bekleniyor.

Dalgaların yüksek güçlerine karşın düşük hızlarda ve farklı yönlerde hareket edebilmeleri, fırtınalara ve tuzlu suya dayanabilecek yapıların yüksek maliyeti, kurulum ve bakım giderlerinin yüksekliği gibi problemler sebebiyle dalga enerjisi eldesi şu anda ticari olarak geniş çapta kullanılmıyor.

Ülkemizin Marmara Denizi dışında sahil uzunluğu yaklaşık 8200 km?dir. Balıkçılık, turizm ve askeri tesisler nedeniyle elektrik eldesi için bunun yalnızca 1/5?i kullanılabilir ise de dalga enerjisi Türkiye için çok önemli bir kaynaktır. Ancak sistem seçiminde yöresel meteorolojik şartlar, enerji talebi, üretilen enerjinin taşınımı da düşünülmelidir.

Ülkemizde de dalga enerjisinden elektrik elde etme çalışmaları son yıllarda hız kazanmıştır. Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü (BOREN) ve Türkiye Elektromekanik Sanayi A.Ş. (TEMSAN) işbirliğinde 15.02.2008 tarihinde başlatılan ?Dalga Enerjisinden Elektrik Üretimi? konulu proje kapsamında, denizdeki dalgaların dikey hareketini elektrik enerjisine çeviren bir sistem tasarımı gerçekleştirilmiştir. Sakarya Karasu?da 2009 yılında kurulan prototip sistemde günde ortalama 5 kWsaat enerji elde edilmektedir.

Okyanusların Derin ve Sığ Suları Arasındaki Sıcaklık Farkından Yararlanılarak Enerji Elde Edilmesi

Okyanusların derin ve sığ suları arasındaki sıcaklık farkından yararlanarak enerji elde edilen sistemlerde (Ocean Thermal Energy Conversion – OTEC), bu sıcaklık farkından yararlanarak çalışan bir ısı makinesi yardımıyla elektrik üretilir. Sıcaklık farkına bağlı olarak elde edilen verim ve güç artar. Özellikle Oğlak ve Yengeç Dönenceleri?nin arasındaki kuşakta (Ekvator?un 23° kuzeyi ve güneyi) kalan bölgeler, bu tip enerjinin elde edilmesi için hayli uygundur.

OTEC santralleri güç üretiminden başka iklimlendirme sistemlerinde, tarımda, su ürünleri yetiştiriciliğinde, deniz suyunun tuzdan arındırılmasında, mineral ve hidrojen üretiminde de kullanılır.

Tropikal okyanusların genellikle 30-40 m kalınlıkta olan yüzey tabakasının sıcaklığı Güneş?ten alınan ısı enerjisiyle 25 °C civarına yükselir. Buna karşılık, kutuplardan okyanusların derinliklerine ve tropikal bölgeye kayan soğuk su kütlesi sıcaklığı 5 °C civarında bir ortam oluşturur. Bu iki ortam arasındaki sıcaklık farkı OTEC çevriminin temelidir. Genellikle birbirine karışmayan sıcak yüzey suyu ile soğuk taban suyu bir ısı makinesinin çalıştırılabilmesine olanak verir.

OTEC santralleri kapalı, açık ya da hibrit adı verilen çevrimler ile çalışabilir.

Kapalı Çevrim:

Bu türde amonyak, propan ya da klor-flor-karbon bileşimleri gibi düşük kaynama noktasına sahip bir sıvı, kapalı çevrimin içine pompalanır. Bu sıvı, evaporatörden geçerken sıcak yüzey suyu ile buharlaşır ve basıncı artar. Yüksek basınca sahip bu buhar bir alternatör-türbin grubundan geçirilerek elektrik enerjisi elde edilir. Türbinden atılan buhar kondenserden geçirilerek tekrar sıvı fazına döndürülür. Soğutma suyu derin deniz tabanından alınan soğuk sudur. Böylece tamamlanan çevrim yeniden başlar ve devam eder.

Açık Çevrim:

Bu çevrimde amonyak ya da propan gibi bir çalışma malzemesi kullanılmamaktadır. Bunların yerine, sıcak yüzey suyu vakumda ani olarak buharlaştırılır. Bu işlem sonucu elde edilen su buharı türbini çalıştırır ve alternatörden elektrik üretililir. Kapalı çevrimde olduğu gibi, türbinde iş gördükten sonra kondensere iletilen su buharı burada soğuk taban suyu ile yoğuşur. Bu yoğuşma ile oluşan taze suyun, içme suyu dahil, pek çok amaçla kullanılması mümkündür.

Hibrit Sistemler:

Hibrit sistemler hem kapalı hem de açık çevrimlerin özelliklerini taşır. Sıcak deniz suyu bir vakumda ani olarak buharlaştırılır. Su buharı, kapalı çevrim sıvısı olan amonyağı buharlaştırır ve buharlaşan akışkan elektrik üretimi için türbini çalıştırır. Isı değiştiricide yoğunlaşan saf su başka amaçlarla da kullanılabilir.

OTEC fikri tarihte ilk kez Fransız fizikçi D?Arsonval tarafından 1881 yılında ileri sürülmüş. Bu fikir, 1926?da Fransız mühendis Georges Claude?un 60 kW gücünde ve 20 °C sıcaklık farkıyla çalışan türbini sayesinde gerçekleştirilebilmiş. Aynı bilim adamı 1930?da Küba açıklarında 22 kW civarında güç üretmiş.

ABD?de 1979 yılında Mini OTEC adıyla, 50 kW gücünde bir prototip tesis geliştirilmiş. Bunu, daha büyük kapasiteli sistemlerin oluşturulması izlemiş. Bu sistemlerde hem elektrik elde ediliyor hem de tatlı su üretimi yapılıyor.

OTEC santralleri çevre sorunu yaratmamaları ve elektrik enerjisi eldesi yanında pek çok başka alanda da kullanılmaları nedeniyle oldukça avantajlıdır. Ancak düşük verimlerle (yaklaşık % 2) çalışırlar. Bu nedenle, uygulanabilir olmaları için bu tesislerin 1000 kW ve daha büyük güçte olmaları gerekir.

Gel-Git Enerjisi

Gel-git enerjisi elde edilirken, akıntı ya da gel-git sebebiyle yer değiştiren su kütlelerinin sahip olduğu kinetik ya da potansiyel enerji elektrik enerjisine dönüştürülür.

Bilindiği gibi su seviyelerindeki periyodik değişmeler ve gel-git akımlarının gücü Dünya?nın Ay?a ve Güneş?e göre konumuna ve deniz tabanının ve kıyı şeridinin yapısına bağlı. Gel-git enerji elde edilmesi için bu olguyu kullanılıyor.

Gel-git enerjisi elde etmek için iki ana yöntem kullanılır.

Barajlarda gel-git sırasında oluşan yükseklik farkının potansiyel enerjisinden yararlanarak enerji elde edilmesi yöntemi: Bu yöntemde, uygun bulunan koyların ağzı bir barajla kapatılarak gelen su tutulur, çekilme sonrasında da yükseklik farkından yararlanılarak türbinler aracılığı ile elektrik üretilir. Dünyada bu yöntemle çalışan, Fransa Rance?de 240 MW?lık, Kuzey Amerika Annapolis Royal?da 18 MW?lık ve Rusya?da 1,2 MW?lık sistemler bulunmaktadır.

Hareket eden suyun kinetik enerjisinin türbinleri çalıştırmasıyla enerji elde edilmesi yöntemi: Bu yöntem daha düşük maliyetli ve barajlara oranla daha düşük çevresel etkiye sahip olduğundan son yıllarda popülerdir. Ancak geliştirilen üniteler prototip aşamasındadır.

Nisan 2008?de Kuzey İrlanda?da bu yöntemle çalışan, SeaGen isminde 1,2 MW?lık bir sistem kurulmuştur. Bu cihazla Haziran 2008?de şebekeye 150 kW elektrik verilmiştir.

Akıntı Enerjisi

Deniz tabanına yerleştirilen türbinler aracılığı ile denizlerdeki ve okyanuslardaki düzenli akıntıların kinetik enerjilerinin elektrik enerjisine dönüştürülmesi akıntı enerjisinin temelini oluşturur.

Dünyada akıntı enerjisi kullanılarak elektrik üretimi henüz prototip aşamasındadır. Örneğin İngiltere Lynmouth?da Mayıs 2003?ten beri kurulu olan üniteden 300 kW?lık güç elde ediliyor. Ayrıca, gel-git enerjisi elde etmek için kurulan SeaGen sisteminin derin deniz akıntılarından enerji elde etmek için de kullanılması planlanıyor.

Ülkemizde de özellikle Çanakkale Boğazı?ndaki akıntı enerjisinden yararlanarak elektrik üretimi planlayan şirketler bulunuyor. Ancak çalışmalar fizibilite ve saha belirleme aşamasında.

Sonuç olarak, okyanus ve deniz kaynaklarının yenilenebilir enerji teknolojilerine büyük katkı sağlayacak potansiyelleri var. Teknoloji geliştirilmesi konusunda ileri düzeyde çalışmalar yapılmasına rağmen ticarileşme yönünde ilerleme kaydedilmesi için idari ve ekonomik bazı düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bunlar, sırası ile, elektrik şebekesine bağlantının sağlanması, kanuni çerçevelerle okyanus ve deniz enerjileri kullanımının yaygınlaştırılması, kaynakların ve fiziksel verilerin analizi, ekonomik önlemlerin alınması ve halkın bilgilendirilmesi olarak sıralanabilir.

Rüzgâr Nasıl Oluşur?

Dünya yüzeyinde bulunan toprak ve suyun güneş ışığını emmesi birbirlerinden farklıdır. Gündüz, toprak üzerindeki hava su kaynakları üzerindeki havadan daha çabuk ısınır. Toprak üzerindeki hava ısıyla genleşip yükselirken, su kaynakları üzerinde bulunan daha soğuk hava taşınıp kara üzerindeki havanın yerini alır. Bu da rüzgârları oluşturur. Geceleri, rüzgâr tersine döner, çünkü kara üzerindeki hava, deniz üzerindeki havadan daha çabuk soğur. Büyük atmosferik rüzgârlar da buna benzer olarak Ekvator üzerindeki havanın, Kuzey ve Güney Kutuplarındaki havadan daha çok ısınmasıyla oluşur.

Bilim ve Teknik Mayıs 2009

Işıl Işık Gülsaç Dr., Kimya Mühendisi,
Uzman Araştırmacı,
TÜBİTAK Marmara
Araştırma Merkezi,
Enerji Enstitüsü

Kaynaklar
International Energy Agency, Implementing
Agreement on Ocean Energy Systems (IEA-OES),
Yıllık Rapor, 2007.
Dean, R. G., Dalrymple, R. A., ?Water Wave
Mechanics for Engineers and Scientists?, Advanced
Series on Ocean Engineering, World Scientific,
Singapore, C. 2, s. 64?65, 1991.

Ozgener, O., Ulgen, K., Hepbasli, A.,
?Wind and Wave Power Potential?, Energy Sources,
Cilt 26, s. 891-901, 2004.
Külünk, H., Eyice, S., Yeni Enerji Kaynakları, 1983.
Kaygusuz, K., ?Energy Policy and Climate Change in
Turkey?, Energy Conversion and Management,
Cilt 44, s.1671-1688, 2003.

Göksel Navigasyon (Yazı Dizisi Giriş)

Yüzyıllarca denizcilere yol gösteren yıldızlar, gezegenler, güneş ve ay; elektronik seyir araçlarının, özellikle de GPS?in (Global Positioning System) yaygınlaşmasıyla bu özelliklerini kaybettiler. GPS?in kullanımının çok daha kolay olması ve koordinatları metre hassasiyetinde vermesi, geleneksel yöntemlerin rafa kaldırılmasında en büyük etken olarak düşünülebilir. Fakat, son yıllarda, özellikle kıyıdan uzakta yelken yapacak, okyanus geçecek veya dünyayı dolaşacak denizcilerin bir kısmı, teknelerinde GPS bulundursalar da, acil durumlar için (elektrik bağlantıları arızalanabilir, piller bozulabilir, aletler ıslanabilir ? denizde elektronik eşyalara çok fazla güvenmemek lazım!) göksel navigasyon öğreniyorlar.

Temel amaç teknenin o andaki enlem ve boylamını bulmaktır. Göksel navigasyonu uygulayabilmek için gerekli temel araçlar, iyi bir sekstant, duyarlı bir kronometre-saat ve denizci almanağından (Nautical Almanac) ibarettir. Sekstant ile gök cisimlerinin (Güneş, Ay, yıldızlar, gezegenler) ufuktan yükseklikleri duyarlı bir şekilde ölçülür ve ölçüm zamanı not edilir. (Başka bir yazıda sextant kullanmaya ayrıca değineceğim, ancak kısaca anlatmak gerekirse, güvertede dik bir şekilde dururken bu sextant dediğimiz zavazingonun dürbününden ufuk hattına bakılır ve güneşin görüntüsü ufuk hattıyla çakıştığında ölçüm okunur, ancak bu ölçümün güneş tam tepemizdeyken yani öğle vakti yapılması gerekir…) Ölçüm en az iki gök cismi için yapılarak konumumun daha iyi bulunması sağlanır. Sağlıklı konum bilgisi için teknenin paraketa seyri ile elde edilmiş olan kaba konum bilgisinin de kaydedilmiş olması gerekir.

Uygulamalı astronominin bir dalı olan göksel navigasyon, astronomik gözlemlerle coğrafik pozisyonu bulmaya yarayan bir bilimdir. Temel olarak, mevkilerini bildiğimiz yıldızlardan ve gezegenlerden faydalanarak bilmediğimiz kendi mevkiimizi bulmak için geliştirilmiş yöntemlerdir. Kopernik?ten önce de uygulanılan yöntemler, Batlamyus?un evrenini (merkezinde dünyanın olduğu ve diğer göksel cisimlerin onun etrafında döndüğü bir evren) temel alır. Yani cisimlerin uzaydaki mutlak pozisyonlarından ziyade, bize görünen pozisyonlarını ölçeriz ve koordinatlarımızı da buna göre buluruz.

Gökyüzündeki bir cisim ile dünyanın merkezinden geçen doğrunun dünya yüzeyini kestiği noktaya cismin coğrafik pozisyonu (CP) denir. Eğer bu cismin yüksekliği, H, (altitude) 90 derece ise, o cisim için ?zenit uzaklığı, z? sıfırdır. Yani H ve z tümler açılardır. Tek bir cismin yüksekliğini ölçtüğümüzde, merkezi CP ve yarıçapı r olan bir dairenin üzerindeyiz demektir. Dairenin yarıçapı zenit uzaklığı ile doğru orantılıdır ve aşağıdaki şekilde bulunur:

İki cismin yüksekliklerini hesaplayıp bunların oluşturduğu daireleri bir küre üzerine çizdiğimizde, koordinatımızın dairelerin kesiştiği iki noktadan birinde olduğunu buluruz. Bulunduğumuz nokta hakkında başka bir bilgimiz yoksa, 3. bir cismin yardımı olmadan bu iki noktadan hangisi üzerinde olduğumuzu bulamayız.

Bir kürenin üzerine daireler çizerek mevkiimizi bulmak teorik olarak mümkün olsa da, hassas ölçü yapabilmek için oldukça büyük bir küreye ihtiyacımız var. Eğer yarıçap düşükse, harita üzerinde de bu daireleri çizebiliriz, fakat bunun için 90 dereceye oldukça yakın ölçümler yapmamız gerekir, ki bu kolay bir ölçüm değildir. 19. yüzyılda, trigonometrinin yardımıyla geliştirilen geometrik yöntemler sayesinde bu sorunlar aşılmıştır. Bu yöntemlerin bulunması, modern göksel navigasyonun da başlangıcı sayılır.

Coğrafik mevkiimizi bulmak için yapılması gerekenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Gökyüzündeki iki veya daha fazla cismin yüksekliği hesaplanır.
  2. Her cismin ölçüm zamanındaki coğrafik pozisyonu (CP) bulunur.
  3. Bulunan bu bilgilerle mevki hesaplanır.

KAYNAK:

Neslihan Gerek – Boğaziçi Universitesi Yelken Takımı PDF kitaplarından

http://sextant.blogturk.org/

[1] http://home.t-online.de/home/h.umland/
(An introductory guide for celestial navigation)
[2] http://www.celestialnavigation.net/
(provides useful information and links to other sites about celestial navigation)
[3] http://www.tecepe.com.br/nav/ (navigator software)
[4] http://jacq.istos.com.au/sundry/navig.html (navigation and related subjects)
[5] http://aa.usno.navy.mil/faq/docs/celnav.html (celestial navigation resources)
[6] http://www.seamanship.co.uk/deck/navigator/ASNAv/ASNAv%20Site/index.htm
(astronomic navigation software)

 

Deniz Meteorolojisi

Son yıllarda ulusların sosyal ve ekonomik gelişmelerinde okyayanusların öneminin anlaşılmasıyla ,okyanus kaynaklarının daha akılcı kullanılması için yapılan çalışmalara duyulan ilgi artmıştır. Sahil ve sahilden uzak sularda olduğu kadar derin denizlerde de deniz çalışmalarının gereksinimlerini karşılamak için özel amaçlı meteorolojik bilgilerden sık sık yaralanılmaktadır.
İlk defa 19.yüzyılda başlayan deniz bilimi çalışmaları günümüzde de sistemli bir şekilde sürdürülmektedir .Denizler üzerinde can ve mal güvenliğinin sağlanması ayrıca deniz çalışmalarının planlanması için bütün deniz yolları ile balıkçılık ve diğer deniz faaliyetlerinin olduğu bölgelerde deniz meteorolojisi ve diğer jeofiziksel bilgilerin elde edilmesi gerekir. Denizlerden elde edilen verilerin yeterliliğini,temsil edebilirliğini sağlamak ve ileri tahmin
tekniklerini geliştirmek için deniz meteorolojisi programı geliştirilmiştir.
Bu programın yürütülmesinde ve denizle ilgili bilgilerin toplanmasında deniz sinoptik istasyonlarından faydalanılır.
Deniz meteorolojisi; Deniz çevresindeki atmosfer ve deniz sınırları içersinde meydana gelen doğal olaylar ile derin denizler, sahil kesimi, sahilden uzak sınırlar içinde kalan sulardaki insan faaliyetlerinin gereksinimi olan bilimsel ve işletme amaçlı meteorolojik bilgi talepleriyle ilgilenir.

  1. Derin denizlerdeki uluslararası taşımacılığa ,balıkçılık ve diğer deniz faaliyetlerine hizmet.
  2. Kıyısal bölgelerde yer alan ve kıyıda kendi kendine oluşan çeşitli faaliyetlere hizmet.

Bu hizmetlerin yerine getirilmesinde raporların, tahminlerin, uyarıların hazırlanması değişik okyanus durumları ile deniz havası ve deniz ikliminin ana özellikleri hakkında bilgiyi gerektirir. Bunlara ilaveten dalgalar, fırtına dalgaları ile ilgili tahminlerin yapılması bu bilgilere ait verilerin toplanması gerekir. Gözlemlerin alınması, dağıtımı ve arşivlenmesi Deniz meteoroloji programının uygulamasını sağlayacak temel unsur olarak kabul edilir. Ülkemizin üç tarafının denizlerle çevrilmiş olması denizciliğin önemini en açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Denizciliği sadece deniz ulaşımı olarak görmemek gerekir. Ulaşımın yanı sıra yurdumuzun güçlü Deniz Kuvvetlerini ve her gün büyüyen, modern güçlerle donatılan deniz ticaret filosunu destekleyecek, ayrıca deniz kaynaklarıyla (balıkçılık, kıyıda ve kıyıdan uzakta yapılan sualtı maden petrol araştırmaları, deniz ve yat turizmini ve deniz kirliliği konularında) deniz meteorolojisinin çok yakın ilişkisi olduğu bilinmelidir.
Öte yandan deniz meteorolojisinin gerek uygulamada gerekse bilimsel açıdan bakıldığında ilginç sonuçlar verebilecek bir potansiyele sahiptir.

Deniz Meteorolojisinin Tarihçesi

Denizciliğin tarihi uzun yıllara dayanır. Denizle uğraşanların büyük bir çoğu havanın nasıl olacağını merak ederek, çok eski çağlardan beri kendilerine göre bazı tahminler ve tecrübeler üretmişlerdir. Bazı gemiciler denizde gemileri ile seyrederken önemli sayılacak rüzgarları keşfetmişlerdir.
Okyanus üzerinde esen rüzgarlara ait kartlar ilk olarak İngiliz Halley tarafından 1686 da çizilip yayınlanmıştır. 1805 yılında İngiliz Deniz Ofisinde görevli bulunan F.Beaufort’un ismini aldığı Bofor Skalasını ortaya çıkarmıştır. Bu arada gemi kaptanları tarafından yazılan rota defterlerinde denizlere ait hava durumları bulunmaktadır. Bunlar ihtiyaçtan doğan, rastgele çalışmalardır.
Ancak ilk deniz bilimi çalışmaları 19.yüzyılın sonlarına doğru başlamıştır. İlk ulusal meteoroloji ofislerinin kurulduğu 19.yüzyıl ortalarında okyanus taşımacılığı,rüzgar rejimleri akıntı sistemleri ve fırtınaların oluşumları hakkında sistematik bilgi ihtiyacı içindeydi. Bu ihtiyacı karşılamak ve gemi güvertelerinde gönüllü gemilerce yapılan gözlemlerin belirli bir esasa dayandırılmasına yönelik uluslararası ilk deniz meteorolojisi toplantısı 1853’te Bürüksel’de yapılmıştır.. Bu toplantıda gönüllü ticaret gemileri tarafından yapılan gözlemlerin klimatolojik bilgi olarak değerlendirilip,gemiciliğin kullanımına sunulması kararlaştırıldı .Örgütlü deniz bilimi çalışmalarının başladığı 19.yüz yıl ortalarından bu yana dünya okyanuslarının fiziksel ,kimyasal ve biyolojik özelliklerine ait sistematik gözlemler yoğun bir biçimde ve sürekli olarak yapılmaktadır. Telsiz haberleşmesinin gelişmesi ve gemiyle sahil arasında düzenli bir haberleşme ağının kurulması ile birlikte, denizde can güvenliği konulu ilk uluslar arası toplantıda, tüm deniz taşımacılığı hatları ve balıkçılık sahaları için hava raporlarının telsizle yayınlanması kabul edilip, hükümetlerin okyanus üzerinde bu tür yayınların sorumluluğunu üstlenmesi konusunda fikir birliğine varıldı. Uzun bir süre gemiciliğe yönelik hava tahminleri, kıyısal fırtına uyarıları deniz meteorolojisi konusunda yapılan sınırlı çalışmalardı. Zamanla bilimsel ve işletme amaçlı meteorolojik bilgilere talebin artmasıyla,okyanuslardan daha çok veri elde etme gereği duyuldu. 1936 yılında denizle ilgili klimatolojik verilerin değişimi ve yıllık klimatolojik özetlerin düzenli olarak basımını sağlayacak uluslararası bir sistem kuruldu. Denizden elde edilen verilerin yeterliliği, temsil edebilirliği ve üniformluğu ile ileri tahmin ve deney tekniklerinin geliştirilmesi ancak uluslararası işbirliği ile sağlanır. Ve bu anlamda bazı kuruluşlar teşekkül etmiş olup bu sahalarda önemli gelişmeler sağlamışlardır.

Deniz Meteorolojisi İle İlgili Faaliyetler

Deniz meteorolojisi faaliyetlerini denizi kullananlara göre şu şekilde sınıflandırabiliriz.

Gemicilik: Çevre şartları belirli kritik değerlere ulaştığında gemicilik alanında tehlikelere sebep teşkil eder. Bu bakımdan geminin denizde seyri sırasında ve limanda yükleme boşaltma durumları da dahil olmak üzere bazı meteorolojik parametrelerin bilinmesine gerek vardır. Bunlar; rüzgar, dalga, kısıtlı rüyet, deniz buzları, sıcaklık, nem, akıntılar, vb.dir. Bunlardan başka derin denizlerde seyreden gemiler için hava bülteni ve fırtına uyarılarına ek olarak gemilerin hareketinden önce yol boyunca yardımcı bazı özel hizmetlere ihtiyaç duyulur. Örneğin gemi yükünün korunması için ön tedbirlerin alınması gerekir. Yük, sallantıdan veya sıcaklığın donma noktasının altına düşmesinden etkilenebilir. Yüksek nem ambarlardaki higroskopik maddelere zarar verebilir. Güverte yükü, rüzgar dalga ve serpintiden hasara uğrayabilir. Tüm bunlara ilaveten dalgalar, rüzgar ve yağış yükleme, boşaltma işini etkileyip yükün trasferini geciktirebilir.

Ayrıca; kanallar ve limanlarda seyreden gemiler rüzgar basıncının neden olduğu su seviyesi anomalileri tarafından etkilenebilir.

Balıkçılık: Küçük ticaret gemileri gibi balıkçı gemileri de seyir anında çevre şartlarından etkilendiği için ihtiyaç her ikisi içinde aynıdır. Fakat balık tutma anında balıkçı gemileri fırtına gibi tehlikelere karşı daha hassas olurlar meteorolojik faktörler balıkçılık faaliyetlerini sadece güvenlik yönünden değil, aynı zamanda ekonomik yönden de etkiler bazı bölgeler zengin balık yatakları olmasına rağmen kötü hava şartları yüzünden bu sahalar gereği gibi
değerlendirilemez. Diğer yönden balık yönünden daha fakir olan bölgelerde uygun meteorolojik şartlar nedeniyle daha ekonomik balıkçılık yapılabilir. Deniz yüzeyi sıcaklığı ve yatay ısı değişimleri bazı balık sürülerinin davranışları ve dağılımı için faydalı bir belirleyicidir. Bunlardan başka bazı balık sürülerinin su içinde düşey dağılımı ışık yoluyla yakından ilgili olduğundan, bu konuyla ilgili bilgilere ihtiyaç duyulur.

Kıyı ve Açık Deniz Faaliyetleri: Bu faaliyetler genellikle özel bir coğrafi noktaya ve operasyonun cinsine göre çok detaylı bilgi gerektirir .Petrol arama ve sondaj çalışmaları gibi deniz faaliyetleri için oldukça hassas bilgilerin elde bulunulması zorunludur.
Örneğin;petrol arama cihazlarının taşınması ve yerleştirilmesi sırasında kolayca hasar göreceklerinden, en azından iki saatlik kritik dalga yüksekliği (2-3 m.) ikazı gerektirir.

Turistik Eğlence Gemileri: Deniz meteorolojisi faaliyetleri proğramına giren bu bölümde bu tip gemiler çoğunlukla denizdeki tehlikelere alışık olmayan kişilerle doludur .Bu gemiler (yat) özellikle mezoskala sistemlerle bileşik rüzgarlara dayanıksızdır. Bu sistemler gök gürültülü sağanak yağışlı ,hamleli rüzgar fırtınası gibi genellikle 6 saat ilerisi için tahmin edilemeyen veya hava radarları ile tespit edilene kadar bilinmeyen olaylardır. bundan başka kıyı şeridi kayalık ve rüzgarı etkileyici şekilde ise deniz kıyı birleşiminden doğan problemler vardır.

Deniz Kirliliğinin Önlenmesi: Son yıllarda petrol ve diğer kirleticilerin neden olduğu olaylar sahillerin ve sahil toplumunun sık karşılaştığı durumlardır .Böyle bir durumda kirliliğin sahil bölgelerini etkileyerek buradaki kıyı toplumunu ve tesisleri tehdit edeceği düşünüldüğünde temizleme çalışmaları ve kirletici ile mücadele edebilmek için ilk önce kirleticinin yayılma hızı ve hareket yönünün saptanması gerekir. Bunun için de bölgeyle ilgili detaylı rüzgar istidlali, beklenen deniz durumu tahmini maksimum dalga yüksekliği, bölgedeki akıntı bilgileri, hava ve deniz sıcaklığı ile beklenen rüyet durumu ile ilgili bilgileri içeren özel bir meteorolojik desteğe ihtiyaç duyulur.

Yatçılığın İlk Günleri

Yat ve yatçılık terimleri Felemenk dilinden gelen ve izlemek, kovalamak anlamına gelen jaghen kelimesinden gelir. 16. yy.?ın sonundan itibaren jaght kelimesi ticaret, gezi veya askeri amaçla ile kullanılan hafif hızlı tekne anlamında kullanılmıştır.

Gezi yelkenciliği kavramının Hollanda kökenli olduğu söylenebilir. Çünkü Hollanda 16 ve 17. yy.?da dünyanın lider denizci ülkesidir. Büyük okyanus filosu Avrupa?nın en zengin ekonomisini destekliyordu ve ticari bağlantıları Afrika, Hindistan ve Uzakdoğu?ya kadar uzanıyordu. İlk yatlar arada sırada gezi amaçlı kullanılıyorlardı ki bu durum Hollanda?nın sığ sularına karşı çok elverişli ve pratik bir çözümdür.

Hollandalıların ulaşım deniz taşımacılığı konusunda üstünlüğünü gören İngiliz Kralı 2.Charles’ın teşvikiyle Britanyalılar da yat yapımcılığı konusunda oldukça ilerlediler. Bunun sonucu olarak, ilk yat kulübü Britanya?da kuruldu.

İlk Yarışlar ve Kulüpler

  • 1661?de Catherine ve Anne isimli iki yat inşa edilmiş ve dünyada kayıtlara geçen ilk gezi sınıfı yat yarışı bu iki tekne arasında Thames?te olmuştur.
  • İlk yat kulübü The Water Club of Cork 1720?de İrlanda?da kurulmuştur. 1830?dan beri The Royal Cork Club olarak anılmaktadır. Amerika kıtasında ise 1844?te kurulan New York Yacht Club kıtanın ilk yat kulübü olmuştur.
  • Yelken sporu, ilk kez 1900 ollimpiyatlarında, olimpik spor olarak kabul edildi.

Kasırgalar Üzerine

KASIRGA: Sıcak iklim kuşağında, anî basınç farklarından kaynaklanan ve hızları saatte 120 – 280 km.ye kadar kuvvetli rüzgârlara sebebiyet veren fırtına sistemleridir.

Okyanuslar üzerinde oluşurlar. Belirli yollar izleyerek karaların üzerine de sokulurlar. Sarmal hava hareketleri halinde olduklarından, genellikle hortumlara da sebep olurlar. Bu tür oluşumlar oldukça yıkıcı etkiye sahiptir.

Kasırgalara Asya’nın güney kıyılarında ve Avustralya’nın Büyük Okyanus kıyılarında Tayfun (Çince ”Büyük rüzgar” demektir), Meksika Körfezi kıyılarında Hurricane adı verilir.

Fırtına sistemlerinin en hızlı gelişen ve en yıkıcı olanı tropikal-ekvatoral kuşakta, okyanus ve deniz yüzeyi üzerinde oluşan tropikal fırtınalardır. Bu enlemlerde özellikle gelişimleri için gerekli olan nem ve sıcaklık desteğini alırlar.

Tropikal fırtınanın kasırgalara dönüşmesi 4 aşamada gerçekleşir;

  1. Tropikal Bozulma
  2. Tropikal Depresyon Dönemi (Siklonik Oluşum Safhası): Rüzgar saatte 37-62 km’ ye ulaşır.
  3. Tropikal Fırtına Dönemi: Basınç değerlerinin oldukça düşmesi ve sıkışan izobar eğrilerinin oluşturduğu basınç gradyanı ile rüzgar hızı 63-119 km/s’e ulaşır.
  4. Kasırga (Hurricane) Aşaması: Sistemin en kuvvetli olduğu aşamadır. Rüzgar hızı en az 120 km/s olur.

Sıcaklık ve nem önemli bir faktördür.

Deniz ve okyanus yüzey sıcaklığının 27-30 °C arasında olduğu ekvatora yakın okyanus alanlarında termik-konveksiyonel alçak basınç merkezleri oluşur (konveksiyon=ısınan havanın yükselmesi). Kasırga sisteminin enerjisi; termik alçak basınç merkezlerinde aşırı nemli havanın yükselmesi ve atmosferin üst seviyelerinde hızla yoğunlaşması neticesinde açığa çıkan gizli ısı sonucu oluşur.

-Ülkemizin bulunduğu orta enlem kuşağında kasırga tipi oluşumlar görülmemekle birlikte bu kuşakta daha ziyade orta enlem siklonlarının oluşturduğu fırtınalar görülür. Okyanus üzerinde oluşan kasırgaların en fazla etkili olduğu alanlar; ABD’nin okyanusa açık olan her iki bölgesi, Karayipler, Meksika Körfezi, Filipinler, Avustralya, Bengal Körfezi, Japonya ve Çin’dir.

-ABD en fazla yıkıcı kasırgaların yaşandığı ülkelerin başında gelir. 1900 yılından günümüze kadar, bu tür kasırgalar ülkenin özellikle Atlantik Okyanusuna bakan kıyı kesiminde yıkıcı hasar ve ciddi can kayıplarına neden olmuştur.

Bu yıkıcı ve can kayıplarına neden olan kasırgalara örnek vermek gerekirse; ABD’de 1900 Eylül ayında Teksas’ta meydana gelen Galveston Kasırgasında 8000 kişi yaşamını yitirmiştir.

1989 yılında Hugo Kasırgası’nın ABD’ye vermiş olduğu zarar 7 milyar $ ve neden olduğu can kaybı 21 kişidir.

1992 yılında Florida’da etkili olan Andrew Kasırgasında, 30 milyar $ hasar olmuş ve 53 kişi yaşamını yitirmiştir

2004 yılında Charlie Kasırgası yine Atlantik Okyanusu üzerinde Florida’nın güneydoğusuna hareket ederek Florida üzerinde yıkıcı bir etki yaptıktan sonra kuzeye doğru çekilmiştir.

Genel olarak Kasırgalar deniz yüzeylerinden kara alanlarına hareket ettiklerinde hem zayıflar hem de etkileri azalır.

-Kasırga ve tropik fırtınalara kolay ayırt edilebilmesi, akılda kalıcı olması amacıyla kısa isimler verilmesi tercih edilmektedir. Öncelikle bayan isimleri ve daha çok tarihsel kimliği olan isimler verilirken, daha sonra gelen tepkiler sonucu kasırgalara erkek isimleri de verilmeye başlanmıştır. Günümüzde kasırgalar oluşmadan önce isimleri belirlenmektedir. İnsan yaşamı gibi kasırgalar da doğar, büyür ve ölürler. Fazlaca zarar veren kasırga isimleri bir daha kullanılmamak üzere istatistiklerde yerini alır.

Amerikan Ulusal Kasırga Merkezi’nin 1953’ten beri her yıl hazırladığı resmi kasırga listesine göre, Rita’dan sonra bölgeyi etkilemesi beklenen kasıga ve tropik fırtınalara sırasıyla Stan, Tammy, Vince ve Wilma isimleri verilecektir.

Saffir – Simpson Kasırga Skalası: Rüzgar hızları ve verdiği zararlar göz önüne alınarak hazırlanan ve kasırgaları 5 kategoride inceleyen bir tablodur.

Deniz Neden Mavidir?

Denizlerin neden mavi olduğunu anlamak için suyun ışığa ne tür bir etki yaptığını ana hatlarıyla özetleyelim. Bütün renklerin spektrumu beyaz ışığı oluşturur. Bu renkler; kırmızı. turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit mavi. mordur. Mavi görünen bir nesneye baktığımızda bu nesneden yansıyan spektrumun mavi ışığını görürüz. Bu nesnedeki diğer bütün renkler emilmiştir, sadece mavi yansır. Yani, kırmızı ışık, deniz yüzeyinden kırılır kırılmaz emilmiştir. Yaklaşık 7.5 metreye gelindiğinde kırmızı ışık tamamen kaybolur. Örneğin dalgıcın kullandığı parlak kırmızı dalış tüpü bu metrelerde donuk koyu kahverengi renkte görülür. 22 metrede sarı bir dalış tüpü daha çok yeşilimsi mavi bir renkte görülür. Çünkü görülebilir sarı ışık su tarafından emilmiştir. Bununla beraber daha kısa dalga boylu ışınların hemen hemen hepsi 30 metreye kadar emilir. Geriye kalan en kısa dalga boylu ışınlar: mavi, çivit mavisi ve mor, 30 metre ve daha altında emilir. Bundan sonra bütün ışınlar tek renk yani mavi renkte görülür. Bu yüzden deniz saf ve berrak olduğunda, spektrumdaki mavi, su tarafından en az emildiği için gözümüze ulaşan tek renk olarak kalır.

Buna rağmen deniz her zaman mavi değildir. Bazı denizler mavimsi-yeşil, yeşil, veya kahverengi hatta kırmızı görünürler. Bu renklenme kısmen bulutların yansıttığı ışığa bağlıdır. Ancak ana nedeni; suyun içinde karışım halinde bulunan çeşitli parçacıklar, mineraller veya organiklerdir. Bazı bölgelerde, özellikle sahil kesimlerinde ve sığ sularda organik maddeler toplanmıştır. Bunlar sarı pigment meydana getirirler. Bu pigmentlere ortamın mavi rengi ile karışarak suda mavimsi yeşil veya yeşil renk meydana getirirler. Tabandan kalkıp su içinde asılı vaziyette duran sedimentler tabanın rengini yansıtarak kahverengi görünüş oluştururlar. Bir çok kıyıda belli zamanlarda plankton üremesine bağlı kırmızılaşma meydana gelir.

Işık, daha az yoğun olan havadan. 800 kat daha yoğun olan suya geçtiğinde; hızı yaklaşık olarak 186 000 mil/saniye?den 140 000 mil/saniyeye düşer. Işık yüzeyi geçerken aynı temel sebeple kırılır, buna yansıma denir. Spektrumdaki her renk farklı bir dalga boyuna sahiptir. Kırmızının dalga boyu daha büyük ve en çok kırılan renktir. Mavi ve mor en kısa dalga boyuna sahiptir ve en az kırılır.

Denize giren ışınlar yalnızca yansıyıp emilmez, aynı zamanda su molekülleri ile hafifçe yayılır, fakat asıl olarak sudaki karışım içinde bulunan kum, tuz ve mineraller ile yayılır (bazı yayılmalar distile sularda da oluşur). Işık ışını bir parçacıktan diğer parçacığa enerjisi tükenene kadar sıçramaya devam eder. Işığın suda yayılması kişinin görüşünü sınırlar. Güneş ışınlarının direk olarak suya girişlerini azaltır. 30 metre derinlikte gölgeler yoktur.
Mesafenin etkilenmesine ek olarak, ışığın kırılması nesnelerin su altında büyük görülmesinin de sebebidir. Genellikle bu büyüme faktörü yaklaşık %25 dir. Dalgıçların şekil ve mesafenin ölçüsünde meydana gelen değişiklikleri dengelemeyi öğrenmeleri gerekir. Bu da tecrübe ve eğitimle mümkündür. Işığın kırılması öğle saatlerinde bile ışığın miktarını ve yoğunluğunu etkileyebilir. Sualtı fotoğrafçıları dalış için bu periyodu önermektedir. Bu olayla ilgili olarak, sürekli değişen küçük dalgacıklar değişik ışık konsantrasyonlarına neden olurlar. Kumlu diplerde, bu yüzeydeki dalga hareketleri bir cins mercek etkisi oluştururlar. Dalga kabardığında ışık üzmelerinin toplanmasına ve deniz tabanında parlak bir çizgi oluşmasına neden olurlar. İki dalga arasındaki çukurluklar ise yerdeki bölüme gelen ışık huzmeleri dağılacak ve gölge etkisi meydana getirecektir.*

*Kaynak: denizcigunlugu.com

Gelgit – Medcezir

Ay ve Güneş’in Dünya üzerinde oluşturduğu çekim kuvveti nedeni ile 12 saat 25 dakikalık aralıklarla dünya yüzeyindeki karşılıklı iki bölgede sular kabarır ve iki kabarma süresi arasında tekrar eski haline döner bu olaya gelgit (med cezir) adı verilir. Dünya, Ay ve Güneş’in aynı doğrultuya geldikleri yeni ay ve dolunay konumlarında suların kabarması maksimuma ulaşır ve gelgit olayı en belirgin halini alır. Dünyanın Ay’a yakın olan yüzünde, sular Ay’ın çekim kuvveti sayesinde kabarırken diğer yüzünde merkez kaç kuvveti daha fazla olduğu için sular kabarır. Bu nedenle dünyanın karşılıklı iki tarafında sular aynı anda  kabarır ve aynı anda çekilir.

Ay’ın çekim kuvveti Gelgit olayının oluşmasına sebep olur. Bu çekim kuvveti; Ay Dünya çevresine dolanırken değişik bölgeleri etkiler ve uzaklığa göre değişir. Ay’ın Dünya’dan uzaklaşması çekim kuvvetini azalır, yakınlaşması ise çekim kuvveti artırır. Okyanuslar gelgit olayından daha fazla etkilenir.

Ay dünya etrafında dönerken yerkürenin bir yüzü Ay’a daima daha yakındır. Bu durumda Ay’a yakın yerdeki sular ay tarafından kendine doğru çekilirler. Bu arada kabaran suların arkasında bulunan boşlukları yanlardan gelen sular doldurur. Böylece Dünya?nın Ay’a bakan yüzeyinde sular yükselirken, diğer yerlerde alçalır. Bu yükselme ve alçalma birbirini sürekli izler.

Gelgit olayına etki eden bir diğer faktör de Güneş?tir. Ay, Dünya ile Güneş arasındayken bu etki az; hepsi bir doğrultudayken çok olur. Gelgit olayı ilk ve ikinci dördün evrelerinde en düşük, yeni ay ve dolunay devrelerinde en büyük değeri alır. Bir yerde sular kabarırken ay o yer için gökyüzünün en yüksek noktasındadır.

Gelgit olayı her gün aynı saatte olmaz. Bir önceki günden 50 dakika daha geç oluşur. Nedeni ise Dünya ile Ay’ın aynı yönde dönmesidir.

Gelgit olayındaki sürtünmelerden dolayı dünyanın kendi etrafındaki dönme hızı azalır. Böylece günler yavaş yavaş uzar. Gelgit olayındaki sürtünme Dünya?nın dönme hızında yavaşlamaya neden olurken, Ay’ın da her yıl Dünya?dan 12,7 cm uzaklaşmasına neden olur.

Tsunamiler

Tsunami nedir?

Tsunami (okunuşu:”Sunami”. Japonca’da liman dalgası anlamına gelen ?? (???) sözcüğünden) okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgasını temsil eder. Japonya’da, 21000 kişinin hayatını kaybettiği Büyük Meiji Tsunamisi’nden sonra Japonlar’ın yaptığı yardım çağrılarıyla dünya dillerine kendiliğinden yerleşmiştir.

Tsunami kuvvetli bir etki sonucu oluşması nedeniyle, bünyesinde taşıdığı su zerrecikleri aniden yoğunlaşır ve vizkoz hale gelir. Bu haliyle rüzgâr dalgalarından ayrılır. Tsunami dalgası içinde bir canlının hareket etmesi zordur. Canlı-cansız içerdiği her şey, sürücü kuvvetin enerjisi bitene kadar tsunami dalgası ile birlikte hareket eder. Tsunamiden sonra oluşan dalganın diğer deniz dalgalarından farkı, su zerreciklerinin sürüklenmesi sonucu hareket kazanmasıdır. Derin denizde varlığı hissedilmezken, sığ sulara geldiğinde dik yamaçlı kıyılarda ya da V tipi daralan körfez ve koylarda bazen 30 metreye kadar tırmanarak çok şiddetli akıntılar yaratabilen bu dalga; insanlar için deprem, tayfun, çığ, yangın ya da sel gibi bir doğal afet haline gelebilmektedir.

Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalgadır ancak kısa bir süre içerisinde üç ya da beş dalgaya dönüşerek çevreye yayılmaya başlar. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu çok zayıftır ancak diğer dalgalar etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerlerler. Bu nedenle depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğini gösterir. Bu değişim, arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların ilk habercisi de olabilir.

Risk önlemede en temel görev tsunami dalgasına yakalanmamak olmalıdır !!!

Tsunaminin Fiziksel Özellikleri:

Normal okyanus dalgalan ortalama 100 m dalga uzunluğuna sahip olabilirler. Karşılaştırma yapılacak olursa tsunamilerde dalga uzunluğu 200 km’ye kadar çıkabilir. Ayrıca Tsunami diğer normal okyanus dalgalarına göre daha hızlı haraket eder. Suyun en derin olduğu okyanusun açık bölgelerinde tsunamilerin hızı saatte 900 km veya daha fazla olabilir (Normal okyanus dalgalarının hızı saatte 90 km’ye yakındır). Hız ve su derinliği arasındaki ilişkiden dolayı, dalgalar sığ kıyı sularına eriştiklerinde birbirlerinin üzerine yığılır biçimde aniden yavaşlarlar. Bu dalga yüksekliğinin sakin su seviyesinden çarpıcı bir biçimde artmasına neden olur. Bazı verilere göre bu dalgaların normal deniz seviyesinin 20, 30 hatta 40 metre kadar üzerine çıktıkları belgelenmiştir.

Tsunaminin kıyıya eriştikten sonraki davranışı normal okyanus dalgalarından farklıdır. Bazen kıyıdaki su, tsunami başlangıcından önce belirgin şekilde çekilebilir. Bu sırada deniz tabanı görülür. Balıklar çırpınmaya başlar. Tekneler tabana vurur. Çekilme olarak bilinen bu duruma göre, dalga tekrar kıyıya vurduğunda araştırma için ya da izleme için gidenlerin ölümüne sebep olabilir. Tsunaminin uzun dalga boyu nedeni ile kıyıya ulaşması ve çekilmesi uzun zaman alabilir. Su seviyesi yükselip doruk noktasına ulaştıktan sonra bu noktada dakikalarca kalabilir. Tsunamiler içinde doruk noktasına ulaşım 1 saat gibi uzun bir zaman alabilir. Bunun nedeni hıza ve dalga boyuna bağlı olan dalga frekansıdır. Uzun dalga boyuna sahip tsunami dalgasının bir tepe noktasından bir sonraki tepe noktasına ulaşma süresi uzun zaman alır. Dalga periyodu dediğimiz süre 5-60 dakika kadardır.

Tsunami kıyıya ulaştığında su seviyesi oldukça yüksek bir hal alır (genellikle metre cinsinden ifade edilir). Tsunami nedeni ile meydana gelen yükselmeler, dalga yüksekliğinin su derinliğinden, deniz dibi profilinden ve kıyı şeklinden etkilenmesi dolayısı ile bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Bazı durumlarda kıyı çizgisi dalgayı korunaklı bölgelere doğru yönlendirerek saptırabilir. Sözgelimi, Marmara denizinde meydana gelen bir tsunaminin Saray Burnu’na çarptıktan sonra yön değiştirerek Eminönü’ne, oradan da Halic’e girmesi olasılıdır. Deniz dibi topografyası veya kıyı dağılımları yüzünden dalga enerjisinin belli bir kıyı çizgisinde yoğunlaşmasına Dalga Kapanı denir. Eğer dalgalar dar ve uzun koy veya nehir ağızlarında yoğunlaşırsa, Bore denen dalga duvarı oluşabilir. Bunu yukarıda verdiğimiz örnekle şöyle açıklayabiliriz. Halic’e doğru yön değiştiren dalgalar buradaki vadinin dar ve dik yamaçlı olması nedeniyle var olan dalga yüksekliğinin -örneğin, 3 metre kabul edersek daha yüksekliğe çıkması yani dalga 3 metre ise bu olay sonucu 5 -10 metreye çıkması demektir. Bu da Haliç vadisi içindeki Eyüp ve yakınındaki yerleşim alanlarının da sular altında kalması demektir. Aslında açık deniz kenarında olmayan normalde bu tür anormal dalgalardan etkilenmesi beklenmeyen bu yerleşim alanlarının kıyı topografyasından kaynaklanan fiziksel bir durumla zarar görmesi demektir.

Tsunaminin yüksekliği daha sonra etkilenen bölgede yapılan gözlemlerle ortaya konur. Bu gözlem sırasında dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır. Yapıların kenarındaki su izleri, dalgalar tarafından karaların içlerine doğru fırlatılan çökeller, deniz kabuklan ve yosunların bulunduğu yerler, ağaçlardaki tuzlu suların etkilediği yükseklikler, taşınan cisimlerle zarar gören ağaçların yükseklikleri ve buna benzer parametrelerle dalga yüksekliği belirlenir. Olağan dışı tsunamilerin bastığı kıyılarda ağaçlar tuzlu sular nedeniyle etkilenir ve hatta yok olabilir.

Tsunamiler Nasıl Oluşur:

Büyük bir deniz dibi hareketine neden olan bu olay, aynı zamanda eşit hacimdeki suyun yer değiştirmesine de neden olur. Tsunamilerin çoğu deprem, volkanik patlama, denizaltı heyelanı, göktaşı çarpması gibi etkilerle oluşur. Deniz içindeki her depremde tsunami oluşmayabilir. Genellikle normal ya da ters faylanma dediğimiz düşey bir hareket gerekir.

Çoğu tsunami kıyıya yakın ya da uzak depremler nedeni ile meydana gelir. Dalga gruplarının asıl sebebi, enerji boşalımları ve deprem sonucu oluşan kabuksal deformasyonlardır. Tsunamiye neden olan herhangi bir depreme tsunamijenik deprem denir. Bu tür depremlerin en büyüğü 1703 yılında Japonya’nın Awa liman şehrini vuran depremdir. Bu depremde oluşan tsunamide 100 000 kişi bir anda hayatını kaybetmiştir. Bu şekilde oluşan diğer bir büyük deprem de 1755 Lizbon depremidir. Bu depremde dalga yüksekliğinin normal deniz seviyesinin 5 m üzerine çıkmasıyla Portekiz ile İspanya kıyılarında 60.000 insanın ölmesine neden olmuştur (o zamanki nüfus 235.000’dir). Tsunaminin büyüklüğü onu meydana getiren depremin büyüklüğüne bağlıdır. Daha büyük bir deprem daha büyük bir tsunaminin meydana gelmesine neden olur.

Depremlerin büyüklüğü ile tsunamilerin ilişkisi her zaman bu kadar basit değildir. Tsunamilerin meydana geliş nedeni kabuğun yatay deformasyonlarından çok düşey deformasyonlarıyla ilgilidir.

Faylar boyunca deniz tabanının 6 metre yer değiştirmesine rağmen, 1906 San Fransisko Depremi’nde tsunami meydana gelmemiştir. Depremin oluştuğu San Andreas Fayı, suyun dibinde düşey hareket olmadığı, yatay bir ötelenmeyle karakterize edilir. Bunun tersine, deniz tabanı düşey olarak hareket ederse su, sanki bir kürekle deformasyon seviyesinden dışarıya atılıyormuş gibi davranır. Yani, normal veya ters faylar boyunca gelişen düşey hareketler sonucu kabuksal ötelemeler tsunamiyi oluşturur.

Büyük depremlerde meydana gelen düşey hareket normal veya ters faylanma olsa bile, bazen orta büyüklükte bir tsunami oluşur ya da hiç oluşmayabilir. Bazen de meydana gelen deprem küçük ya da orta büyüklükte olmasına rağmen oluşan tsunami beklenenden daha büyük olabilir. Bu nedenle Japon uzmanlar tsunami oluşturan depremleri kökenlerine göre ayırmışlardır. Bir depremler, sarsıntının büyüklüğüne göre alışılmışın dışında tsunamiler yaratabilirler. 26.000 kişinin hayatını kaybettiği ve dalgaların 24 metreye yükseldiği 1986 Sanriku Depremi ile saate 800 km’lik bir hızla 4,5 saat sonra 18 metrelik dalgalarıyla Hilo kıyılarında 150 kişinin ölümüne ve 25 milyon dolarlık maddi zarara neden olan 1946 Unimak Depremi böyledir. Çünkü, bunlar çok büyük ölçekli depremler değildir. Buna rağmen hasar büyük olmuştur.

Okyanuslarla büyük anakara arasında takım adaların olduğu ve iki kıtanın birbirinin altına daldığı kıyılarda depremden sonra adaların su altındaki pekişmemiş kütleleri derin deniz çukurlarına doğru kayar ve çökerler. Bu durum depremin etkisinin daha da büyümesine neden olur ve büyük tsunamiler oluşur. Sanriku ve Unimak tsunamileri bu şekildedir. Dalma batma kuşağı olmamasına karşın böyle bir etki Marmara denizinde de oluşabilir. Çünkü Marmara’da 1000 metreyi geçen 3 tane çukur bulunmaktadır. Bu çukurların yamaçlarında askıda duran, kaymaya hazır bazı çökel kütleleri vardır. Bu çökellerin varlığı bu konuda uzman olan Doç. Dr. Erkan Gökaşan ve arkadaşları tarafından denizaltı sismik kesitleriyle ortaya konmuş ve bunlar bilimsel platformlarda tartışılarak kabul görmüştür. Bu demektir ki Marmara’da büyük olmayan (yaklaşık M=6.5) bir depremde bile büyüklüğü ile bağdaşmayan anormal tsunamiler oluşabilir.

Diğer taraftan, 2 Eylül 1992’de orta büyüklükteki Nikaragua Depreminde (Richter ölçeğine göre 7 büyüklüğünde) beklenenden daha büyük bir tsunami oluşmuştur. Tsunaminin maksimum dalga yüksekliği 10 metreye varmıştır. Dalgalardan yaklaşık 170 kişi hayatını kaybederken, 500 kişi de yaralanmıştır. Bu arada 1500 ev yıkılmış ve 13 000 kişi evsiz kalmıştır. Sanriku ve Aleutian adalarının tersine Nikaragua kıyıları jeolojik olarak daha farklıdır. Bu farklılığa rağmen her ikisinde de orta büyüklükteki depremlerde büyük tsunamiler oluşmuştur. Bunun nedeni Sanriku ve Hilo depremlerinde heyelanlar depremin etkisini arttırmıştır. Nikaragua da ise tsunamiyi büyüten faktör fayların düşey hareketidir. Yıllar boyunca sismologlar büyük depremleri oluşturan karışık tektonik hareketleri anlamak için sismik dalga formlarını incelemektedir. Bilim adamları tsunamileri anlamak için tsunami kayıtlarında geliş tarihlerine ve diğer verilere bakarak bu tsunamileri tekrar yaratmaya yanimodellemeye çalışmaktadırlar. Tsunamileri modellemek, depremleri modellemekten daha kolaydır. Bu tür modelleme çalışmaları artık Türk bilim adamları tarafından da yapılmaktadır.

Dünyada Meydana Gelen Tsunami Felaketleri:

-21 Temmuz 365: İskenderiye’de depremin yol açtığı tsunamide 50 binden fazla kişi öldü.

-7 Temmuz 1692: Jamaika’da depremin yol açtığı tsunamide binlerce kişi öldü.

-1700 yılı: Japonya’da depremin yol açtığı tsunamide 30 bin kişi öldü.

-1 Kasım 1755: Portekiz’de depremin yol açtığı tsunamide, 6 ila 15 metre yüksekliğindeki dev dalgalar 10 bin ila 60 bin kişinin ölümüne yol açtı.

-8 Ağustos 1868: Şili’de depremin yol açtığı 15 metrelik dev dalgalarda binlerce kişi hayatını kaybetti.

-26-27 Ağustos 1883: Endonezya’nın Krakatoa adasında yanardağ patlaması sonucu oluşan tsunamide 36 bin kişi öldü.

-15 Haziran 1896: Japonya’da depremin yol açtığı tsunamide, 30 metrelik dev dalgalar 280 kilometrelik sahil şeridini yıktı ve 27 bin 122 kişinin ölümüne yol açtı.

-28 Aralık 1908: Depremin yol açtığı tsunamide, 8 metrelik dev dalgalar, İtalya’nın sahil kentleri ve Sicilya’yı vurdu, 120 bin kişi öldü.

-1 Eylül 1923: Japonya’da depremin yol açtığı tsunamide, 11 metrelik dev dalgalar Sagami Körfezi, Kanto Ovası, Atami ve Nebuvaka’yı vurdu. Çıkan yangın ve toprak kaymalarıyla birlikte 145 bin kişi yaşamını yitirdi.

-3 Mart 1933: Japonya’da depremin yol açtığı tsunamide, Sanriku’da 2990 kişi öldü.

-1 Nisan 1946: Alaska’da meydana gelen depremin yol açtığı tsunamide, 35 metreyi bulan dev dalgalar Hilo, Havai ve Aleutian adalarını vurdu, 165 kişi öldü.

-1960 yılı mayıs ayı: Şili’de bir dizi depremin yol açtığı tsunamide 2300 kişi öldü, Havai’de 61 kişi yaşamını yitirdi.

-28 Mart 1964: Alaska’da deprem ve toprak kaymalarının yol açtığı tsunamide, en yükseği 30 metreyi bulan dev dalgalar 130 kişinin ölümüne neden oldu.

-17 Ağustos 1976: Filipinler’de depremin yol açtığı tsunami Mindanao adasını vurdu, 8 bin kişi öldü.

-18 Temmuz 1979: Endonezya’nın Lomblem adasında yanardağ patlamasının yol açtığı tsunamide 539 kişi öldü.

-16 Ekim 1979: Fransa’da deniz dibinde meydana gelen toprak kaymalarının neden olduğu 2 tsunami, Nice’i vurdu, 23 kişi yaşamını yitirdi.

-1 Eylül 1992: Nikaragua’da depremin yol açtığı tsunamide, 11 metrelik dev dalgalar 170 kişiyi öldürdü.

-12 Aralık 1992: Flores ve Babi adalarında, depremin yol açtığı tsunamilerde, 5 ila 25 metre yüksekliğindeki dalgalar Flores’te 1690, Babi’de 263 kişinin ölümüne yol açtı.

-12 Temmuz 1993: Japonya’da deniz dibinde meydana gelen depremin yol açtığı tsunamide, 5 ila 30 metre yüksekliğindeki dev dalgalar Okuşiri adasını vurdu, 200 kişi öldü.

-3 Haziran 1994: Endonezya’da depremlerin yol açtığı tsunamide, 60 metreden yüksek dev dalgalar Batı Cava bölgesini vurdu, 223 kişi öldü.

-11 Kasım 1994: Mindoro Adasında meydana gelen depremin yol açtığı tsunamide 70 kişi öldü.

-21 Şubat 1996: Depremin yol açtığı tsunami, Peru’nun kuzey sahilini vurdu. 5 metrelik dev dalgalar 12 kişiyi öldürdü.

-17 Temmuz 1998: Papua Yeni Gine’de depremin yol açtığı tsunamide, 7 ila 15 metrelik dev dalgalar 3 bin kişinin ölümüne yol açtı.

-26 Aralık 2004: Endonezya’nın Sumatra adasının batı sahili açıklarında meydana gelen 9,2 büyüklüğündeki deprem ve tsunamide Güney Asya’yı vurdu, felakette 200 binden fazla kişi öldü.

Hazırlayan:
Arş. Gör. Özlem KARAGÖZ, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü

Katil Dalgalar – (Dev Dalgalar)

Okyanus, derinliklerinde devasa dalgalar üreten şeytan üçgenleri bir yıl içinde 167 gemiyi yuttu. ?Denizci masalı? sanılan 35 metre yüksekliğinde dalgaları rüzgárın değil okyanusun kendisinin ürettiği ortaya çıktı. ?Katil dalgalar? en son, kuzey kutbu turuna çıkan 137 zenginin bulunduğu Bremen gemisiyle ceviz kabuğu gibi oynadı. Gemi 40 derece yan yattı, yolcular ölüm terleri döktüler.

Doğu Avrupa?lı 137 seçkin yolcu Arjantin?in liman kentine ulaştıklarında, kutup gezisine çıkacakları ?MS? Bremen gemisi onları bekliyordu. 111 metre uzunluğundaki geminin  tecrübeli kaptanı Heinz Aye yolcularını güvertede karşıladı. Rüya gemi, Antarktika’nın etrafında turlayacaktı. Yolcuların ödeyecekleri para 30 bin dolardan fazlaydı..


Yolculuk başaladığında herşey çok normal gidiyordu. Bir bir buzdağlarını aşıyorlar veya botlarla buzdağlarına çıkıyorlar, ?kayıp kıta? Artarktika?nın büyülü atmosferinin keyfini çıkartıyorlardı…

Arjantin?in Ushuaia limanından demir alan ?Bremen? gemisi 21 Şubatta Rio yönünde seyrederken, ani bir fırtınaya yakalandı. Barometre gözle görülür şekilde düşüyor, deniz kaynamaya başlıyor, gökyüzü kararıyor, 35 m yüksekliğinde dev dalgalar geminin çelik gövdesini dövmeye başlıyordu. Helikopter pisti çöküyor, radar direği parçalanıyor, yolcular ölüm korkusu içinde can yeleklerini giyerek yemek salonunda toplanıyordu. Bir yolcu daha sonra ?Tanrının nefesini hissettim? diyecekti.

Gemi yarım saat manevra yapamadan ve 40 derece yan yatarak dalgalarda sürüklendikten ve denizin ve fırtanın ortasında çırpınıp durduktan sonra yoğun çabalarla kurtarılabilecekti. Bremen büyük hasar almıştı.

Okyanusun hem korkuç hem de cezbedici yüzü

Deniz bilimciler (oşinografi uzmanları) uzun araştırmalar sonucunda bu doğa olayının izini buldular: Dev dalgaları rüzgar değil okyanus üretiyordu! Okyanus, korkunç dalgaların sahibiydi! Ve bu dalgalar 35- 40 m’yi bulabiliyordu.

?Eskiden, birden bire ortaya çıkan esrarengiz dev dalgaların öyküsü sadece denizci palavraları olarak kabul edilirdi, ama artık deniz kazalarından, dev dalgaların (?Freak Waves?) sorumlu olduğunu biliyoruz? diyor matematikçi Janau Hennig.

Denizlerde üç farklı dalga türü meydana gelir

Denizin büyük gırdaplar, dalgalar oluşturarak gemileri yuttuğu veya büyük hasarlar verdiği yedi riskli bölge saptanmıştır. Bunlar arasında Bermuda Şeytan Üçgeni, Güney Afrika?nın doğu sahillerindeki Agulhas Boğazı ve Kuzey Denizi de vardı.

Araştırmacıları dev dalgaları üç gruba ayırıyorlar:

Büyük bir uğultuyla on kilometre kadar sürüklenenler: ?Dik dalgalar? (?Freak Waves?)

Üç büyük dalgadan oluşan gruplar: ?Üç kardeşler?

Aniden ortaya çıkan ve normal çalkantıyı dört katına çıkaranlar: ?Tekli dalgalar?.

Bulgular oşinografi uzmanları için sürpriz oldu. Çünkü onlara göre kasırgalar denizi ancak 15 m kadar kabartabiliyordu. Buna önlem olarak spetrol ondaj platformları su seviyesinden 35 m yükseğe kurulur. Ve kurala göre, denizin bu limiti ancak yüz senede bir aşma olasılığı vardır.

Katil dalgalar 200 metre uzunluğundaki kargo gemilerini bile denizin karanlıklarına çekiyordu. 1969?den beri en az 11 süper gemi denizin darbeleriyle parçalanmıştı. Katil dalgalar sadece gemileri değil, Kuzey denizinideki ?Dünyanın en uzun? petrol platformlarını bile vuruyordu.

Katil dalgaların sırrı nedir?

Peş peşe yaşanan kazalardan sonra şaşkına dönen araştırmacılar şimdi dev dalgaların gizini çözmeye çalışıyorlar.

Bazı görüşlere göre, sera etkisi nedeniyle atamosferin dinamiği artmıştı… Almanya?nın Berlin, Hamburg ve Hannover kentlerinde, araştırmacılar büyük tanklarda yarattıkları yapay dalgalarla deneyler yapıyor. Dalga tasarımcısı Günter Clauss, hidrolik pervanelerle istediği boyuttu çalkantılar üretirken, yardımcısı Manou Henning de dalgaları formüllere döküyor ve dalga fiziği kaos araştırmasının bir bölümüdür, diyor.

Mantıklı sistemlere oturtulamayan dev dalgalar adeta canavarları andırıyor: Önce büyük bir gürültüyle suyu emiyorlar.  Eğer yollarına bir engel çıkarsa, suyu üzerine boşaltıyorlar.

Hızları saate 50 km?yi bulan sular geniş düzlemlerde toplandıktan sonra farklı yüksekliklerde kabararak, asimetrik sivri tepeler oluşturuyorlar.

Peki ama bu dev dalgalar neden bu kadar ansızın ortaya çıkıyor? Laboratuvardan elde edilen sonuçlar şöyle: ?Bremen? gemisini alabora eden ?Freak Wave? (dik dalga), tekli dalgaların üst üste binmesiyle meydana geldi.

Bu dalga türünü oşinografi uzmanı Walter Kühnlein, deney tanklarında şu şekilde elde etti: Önce 300 m uzunluğundaki havuzda küçük dalgalar üretti; hemen arkasından peşlerine daha süratli ve daha büyük olanlarını sürdü. Araştırmacı bu süreci, tüm dalgaların aynı noktada üst üste bineceği şekilde ayarladı. 120m sonra dev bir dalga, büyük bir güçle çelik bir duvara çarparak iyice yükseldi ve büyük bir gürültüyle salonun çatısını havaya uçurdu!

Özellikle de dalgaların öne doğru kıvrılmış ?sivri dişleri? çok tehlikeliydi. Çarpma sırasında havayı emiyor ve yoğunlaştırıyorlardı. Bu sırada 15 barlık bir basınç oluşuyordu. Kühnlein?a göre de bu basınç gemi gövdelerinin eğrilmesi için yeterli oluyor. Bir yetkili, uçakların kara kutularına benzer sefer kayıt araçları ve dalga radarlarından yararlanılmasını önerdi.

Erken uyarı sistemi

Ancak şimdilik bir erken uyarı sistemi üzerinde duruluyor. Alman Hava ve Uzay Yolculuğu Dairesi?nin uydusu 60 dakikada bir deniz yüzeylerinin fotoğraflarını göndermekte. Uzmanlar, yeni bir yöntemle riskli bölgelerin görüntülerini de elde etmeye deneyecekler.

Ayrıca gemi yönetim sistemlerinin yenilenmesi isteniyor. Örneğin 7500 konteyner taşıyan dünyanın en büyük yük gemisi küçük bir Joystick ile çalışıyor. Fakat bu kumanda anahtarı ya da bilgisayar ıslandığında tüm sistem çöküyor. Hiçbir vananın ve pistonun elektriksiz çalışmadığı durumlarda daha fazla kurtarma araçlarına ihtiyaç duyuluyor

Gemi motorlarının yoğun elektrik enerjisine ihtiyacı vardır. Araştırmacılar bu sistemin de yeni teknolojilerle güçlendirilmesi konusunda uyarıyor.

(Kaynak: Spiegel, sayı 51, 2001)

Dev dalgalar nasıl oluşuyor

Teorik olarak dev dalgaların 50m?ye kadar ne şekilde yükseldikleri henüz bilinmiyor. Deney havuzunda yalnızca ?dik dalga? (?Freak Wave?) türü üretilebildi. Dik yüzeyli dalgalar birkaç dalganın üst üste binmesiyle meydana geliyor. Daha yavaş seyreden bir dalganın peşinden gelen süratli dalgalar aynı anda öndeki dalgayı geçebiliyorlar. Bu durumda normalden dört misli büyüğünde dev bir dalga oluşuyor ve dik olarak birkaç saniyeliğine suyun üzerine fırlıyor. Ucu kıvrılan dalga sonra yeniden denize karışıyor.

11.01.2002 Hürriyet Bilim’den aılntıdır..


Buzdağı (Iceberg)

Buzdağı… Titanic dahil bir çok geminin batmasına sebep olan buzdağları Kuzey ve Güney Kutbu denizlerinde bulunurlar. Sürekli kar yağışı olan bölgelerde karın üst üste yığılması ile kardan bir dağ daha sonra da koca bir buz kütlesi meydana gelir. Zamanla kıyıya doğru kayan bu katman deniz içerisinde parçalanarak devasa buzdağları oluşturur. Deniz üzerinde yüzen buzdağlarının uzunlukları bir kaç kilometreyi, kalınlığı ise 300 metreyi bulabilir.

Okyanusta ağır hareketlerle gezinen buzdağları, dağ buzullarının kırılması sonucu oluşmuş buz kütleleridir. Bir şekilleri yoktur ayrıca kırılmalar sonucu çok değişik şekiller oluşturabilirler. Bir buzdağı tamamen sudan oluştuğuna göre, suyun en az 3,98 santigrat derecede olması gerek ki bu buzdağı erimesin. Deniz tuzludur ve tuzlu su normal suya göre daha düşük bir donma noktasına sahiptir. Tuz dışında başka bir maddeyi suyun içine attığımızda da yine daha düşük bir donma noktası elde ederiz. Yani eğer buzdağı sadece sudan oluşmasaydı ve içinde başka maddeler de olsaydı hemen eriyip yok olurdu.

Bilindiği gibi su, katı halinin yoğunluğu sıvı halinin yoğunluğundan daha az olan  tek moleküldür. Böylece buz parçaları su üzerinde batmadan durabilirler. Su donduğunda, moleküller kristal bir şekil alır ve moleküller arası boşluk artmaya başlar. Bu boşluklar buz adalarının suda yüzmesine neden olur.

Bir dağ buzulu yüzlerce kilometre uzunluğa ve binlerce fit yüksekliğe sahip kar ve buz yığınıdır. Eğer yaz aylarındaki erime kış aylarındaki kar yağışından daha az olursa dağ buzullarının üzerindeki kar ve buz kütlesi artar. Bu ağırlık artışı sonucunda da dağ buzulları çok yavaş da olsa yerin dibine doğru göçmeye başlar. Bunun sonucunda dağ buzulu kıyıları daha sıcak olan okyanus suyu ile buluşur ve meydana gelen kırılmalar sonucu önce büyük bir buz kütlesi dağ buzulundan ayrılır. Daha sonrasında ise bu buz kütlesi yine kırılmalar sonucu daha küçük buz parçalarına ayrılır ve okyanusta yüzmeye başlar. Dağ buzulundan ayrılan bu parçalar sayesinde ağırlık biraz azalır ve dengelenmeye başlar.

Grönland?dan koparak gelen buz kütleleri özellikle ilkbahar ve yaz mevsiminde Kuzey Atlas Okyansu’nda sefer yapan gemiler için büyük bir tehdit oluşturur. Buna ek olarak Kanada?nın kuzeydoğu kesiminden gelen buzdağları  Labrador Akıntısı ile Newfoundland (Yeniel) kıyılarından güneye doğru hareket ederler. Buradan da Gulfstream Akıntısı’nın etkisiyle Ekvator?a doğru yol alırlar. Bazı buzullar tam olarak eriyip yok olmadan önce 27°’lik arz derecesine kadar ulaşırlar. Antarktika buzullarından kopanlar ise kuzeye doğru yol alırlar. Bunlar Hint ve Büyük Okyanus?ta sefer yapan gemiler için pek tehlike oluşturmazlar. En fazla kuzeye gidebilen buzdağı, Avustralya’nın 100 mil kuzeyine kadar yaklaşabilmiştir.

Kırılıp dağ buzulundan ayrıldıktan sonra bir buzdağı deniz içerisinde 3-6 yıl arası erimeden kalabilir. Fakat buzdağı sıcak denizlere doğru yol alırsa bu süre daha da kısalır. Ayrıca diğer buzdağları ile çarpışma ve azgın dalgalar da buzdağlarının yaşam süresini azaltır.

İstatistiklere geçmis en büyük buzdağının boyutları gerçekten hayret vericidir. 2000 yılında Antarktika?da bulunan ve B15 adı verilen buzdağı yaklaşık 500 metre kalınlığındaydı ve 5 kilometre karelik bir alanı kapsıyordu. B15 günümüze kadar bulunmuş en büyük buzdağı olarak kayıtlara geçti. Bu büyüklükteki buzdağlarına buz adası demek daha doğru olacaktır. Arktik (Kuzey Kutbu yakınındaki) buzdağları genelde Antarktika?daki buzdağlarına oranla daha küçüktür. Bunun nedeni ise, Antarktika?nın  geniş bir alana sahip olması ve buzul sayısının da az olmasıdır. Bu sayede buz dağı diğer buzdağlarına çarparak küçülmez ve büyüklüğünü korur.

Dünyada Kayıtlara Geçen En Büyük Buzdağı B-15

B-15 bulunduktan sonra hareketlerinin gözlemlenmesi için üzerine bir sismograf yerleştirildi. 2005?te dağılıp parçalara ayrılan B-15 üzerinde önemli sismik hareketler gözlemlendi. Peki bu devasa buzdağı neden dağılmıştı? Parçalanmadan 6 gün önce Alaska?da meydana gelen şiddetli fırtınanın oluşturduğu dalgalar Antarktika?ya kadar gelip B-15?i parçalara ayırdı.

Şekline Göre Buzdağları

1. Sivri Tepeli Buzdağı (Pinnacle iceberg)

2. Havuz Buzdağı(Drydock iceberg)

3. Takoz Buzdağı (Wedge iceberg)

4. Yassı Buzdağı (Tabular iceberg)

Okyanuslar üzerinde büyüklüğüne göre 6 çeşit buzdağı bulunur. Bunlardan en küçük olanı Küçük Buzul (Growler) olarak adlandırılır. Boyu ise bir otomobilinki kadar diyeyebiliriz. Bu çeşidin bir büyüğüne ise Ada buz Dağı Parçası (Bergy Bit) denir. Bu da küçük bir evin boyutlarına sahiptir. Kalan 4 kategori ise Küçük, Orta, Büyük ve Çok Büyük Buzdağı olarak adlandırılır. Çok büyük buz dağı 80 metre yüksekliğinde, 250 metre uzunluğundadır.

Denizcilik tarihinde birçok kaza ve ölüme sebep olan buzdağları okyanuslara açılmak isteyen denizcilerimizin en çok dikkat etmesi gereken konulardan. Buzdağlarını iyi tanımak ve hep tetikte olmak çıktığınız yolculuktan sağsalim dönmenizi sağlayacaktır.