Etiket arşivi: yelkenle dünya turu

Dünya Turu Projesi

Sureyelken yelkenle dünya turu projesi tüm hızıyla yoluna devam ediyor. Yaza girilirken yelken eğitimleri ve tekne konularına daha fazla ağırlık vermeye başladık. Bu yazımda dünya turu projemiz hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Sitemizin daimi takipçileri az çok ne yapmaya çalıştığımız hakkında bilgi sahibi olabilirler, ancak projenin ne duruma olduğu hakkında bir fikirleri yok. Bu konuyu sitede yeni bir sayfa açarak sponsor olmak isteyen firma ve kuruluşlar için detaylı bir şekilde anlatacağım. Şu an projenin devamı için asıl sorunumuz maddi yöndeki sıkıntılarımızdır. Bu sıkıntılar da site gelirleri ve sponsor desteğiyle ve özellikle de ana sponsorumuzu belirlediğimizde ortadan kalkacaktır.

  • Projenin hazırlık aşamalarından ilki yaklaşık 6,5 metrelik bir tekneyle (mini 6,50) Türkiye çevresi sularında uzun seyirler yaparak, eksiklerimizi gidermek ve hatalarımızı görmek. Bu seyirler 25, 50 ve 75 günlük durmaksızın seyirler olarak üç ayrı seviyede planlanıyor. ( Güzergah detaylı bir şekilde siteye açacağımız yeni sayfada anlatılacak )
  • Projenin en önemli ve son hazırlık kısmı olacak olan, Atlantik Okyanusu’nda durmaksızın 100 günlük bir seyir. (Dikkat ettiyseniz bunları bir yolculuk olarak nitelendirmiyorum, bu seyirler tamamiyle asıl hedefimiz olan dünya turu için hazırlık mahiyetindedir.) Bu 100 günlük durmaksızın seyir asıl dünya turumuzun çok küçük bir bölümü olarak planlanıyor. Neden hazırlık aşaması bu kadar uzun süreçli: Çünkü hedefimiz şimdiye kadar yapılmayanı yapmak, durmaksızın mesafe ve gün bazında en uzun solo dünya turunu gerçekleştirmek.
  • Asıl hedefimiz olan dünya turu:
  • Türkiye/İstanbul’dan başlayıp, Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek Atlantik Okyanusu‘nu Karayipler‘e kadar geçtikten sonra, rotayı güneye çevirip Atlantik Okyanusu boyunca güneye inerek Horn Burnu‘ndan geçip tekrar kuzeye yönelip Ekvator ve 30 derece kuzey ve güney enlemleri arasında S çizerek ilerleyip, Kuzey Mariana Adaları‘na yaklaşıldığında tekar güneye dönüp Avustralya‘nın güneyinden geçtikten sonra, (artık yolculuğun bundan sonraki kısmı tamamen Güney Okyanusu’nda iki tur olacak şekilde) artık bütün karalar kuzeyimizde kalacak şekilde batıya doğru ilerleyerek 50 ve 60 derece enlemleri arasında tam bir dünya turunu tamamladıktan sonra, daha da güneye inerek, yaklaşabildiğimiz kadar Antarktika‘ya olabildiğince yaklaşarak bir tam tur daha yaptıktan sonra tekrar Atlantik Okyanusu’nda kuzeye doğru yönelip Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek Akdeniz’den Türkiye’ye ulaşmak.

Böyle bir dünya turu için gereken sponsor desteği 300 – 350 bin TL’dir. Bu para yolculuk için gereken her şeyi (tekne dahil) kapsar.

Bu yolculuk için Hans Christian 33 ya da Bristol Channel Cutter teknelerinden herhangi birisini kullanmayı düşünüyorum. Belki Ingrid 38 de olabilir ya da benzeri bir tekne…

Yelkenle solo dünya turu yapan ilk ve tek denizcimiz Kayıtsız III adlı muhteşem teknesiyle Özkan Gülkaynaktır. Fakat şimdiye kadar durmaksızın solo dünya turu yapan denizcimiz yoktur. Sureyelken projesiyle bu hedefimi, bir daha kırılamayacak bir rekor dünya turuyla gerçekleştireceğim.

Bu hedefimin oluşmasında, hayat görüşümün şekillenmesinde rol oynayan, bana denizi sevdiren, denize olan özlemimi ve aşkımı alevlendiren, her ne kadar tanışmamış olsam da kendileriyle gurur duyduğum, kendilerine inanılmaz bir sevgiyle bağlı olduğum, onları okumuş ve anlamış olmaktan onur duyduğum denizci dostlarımı, ustalarımı da buradan sevgiyle selamlıyorum;

Ben dünyanın en güzel ulusunun bir ferdiyim. Kuralları katı ama basit, asla hile yapmayan, sınırları olmayan, her zaman ‘şimdi’yi yaşayan bir ulus bu. Rüzgar, ışık ve barış dolu bu ulusta yalnızca denizin sözü geçer. 

Avrupa toplumuna ve onun yalancı Tanrı’larına dönmeyi hiç istemiyorum. Para kazan, para kazan, ne için? Hala kullanabildiğim arabamı değiştirmek, daha güzel giyinmek, televizyon almak gibi amaçlar için yaşayamam ben. Ben teknemi istediğim yere bağlayabileceğim, güneşin, soluduğum havanın ve yüzdüğüm denizin bedava olduğu, bir mercan atolünde güneşin altında rahatça uzanabileceğim bir sahile gidiyorum.’ Bernard Moitessier

Her atlattığın fırtınadan sonra, denizi daha çok seversin, bağlanırsın. Hayatımın en müthiş deneyimi diyebilirim. Sadun Boro.

Türk yelkenciliğinde “Hocaların Hocası” olarak anılan Cumhur Gökova.

51 yaşında iken Spray adlı teknesiyle tek başına çıktığı yelkenle dünya turunu üç yılda tamamlayarak, dünya denizcileri için efsane olan Kaptan Joshua Slocum.

Dünya denizlerinde yelkeninde ay ve yıldız olan böylesine ilgi çeken bir tekne ile, hiç bir elektronik aygıt kullanmadan yapılacak seyirlerde Türkiye’de de iyi yetişmiş, kendi yöntemlerini geliştirmiş, yaratıcı, özgün denizcilerin olduğunu ve kuvvetli bir deniz kültürünün gelişmekte olduğunu göstermek benim için ülkem adına en büyük tanıtım ve gurur kaynağıdır. Özkan Gülkaynak.

Garip gelecek, ama okyanus geçişlerinde hiç yalnızlık hissetmedim. Yalnızlığı en çok limanlarda hissettim. Etrafınız insanlarla çevriliyken aslında tek başına oluşunuz daha çok etkiliyor. Yani, şehirlerde hissedilen yalnızlıktan hiç farklı değil. Hakan Öge.

Vazgeçmemecesine çıktığı yolculukta, inatla, her şeye rağmen sonuna kadar gitmeyi başaran, hayallerini gerçekleştiren akılalmaz bir kadın. Ellen MacArthur.

Ve daha nice deniz insanı… İnsanın aklı bir kere denize düştü mü, bundan gayrısı yalandır. Hayat bir yolculuktur durmaksızın hem de tek başına..


Donald Crowhurst

Yelkenle dünya turu tarihçesi maalesef her zaman sahibine şan ve şöhret getiren zaferler ya da başarılarla sona eren yolculuklar içermiyor. Bu macera sırasında kaza geçirip yarıda bırakmak zorunda kalanlar, korsan saldırısı sonucu hayatını kaybedenler, yola çıkıp bir daha kendisinden haber alınamayanlar, ya da teknesi başıboş sürüklenir halde bulunanların sayısı da azımsanamayacak kadar çoktur. Bunlar arasında bir tanesi var ki solo yelken yarışçılık tarihinde yaşanan trajediler arasında bence özel olarak bahsedilmeyi hak ediyor. Donald Crowhurst ve onun trajik Golden Globe yarışını anlatacağız.

Donald Crowhurst, 1932’de Hindistan’da doğdu. Hindistan bağımsızlığını kazandıktan sonra ailesiyle İngiltere’ye döndü. Ailesinin Hindistan’daki yatırımlarının bulunduğu fabrikanın bir isyan sırasında yakılması sonrasında aile finansal zorluklar yaşamaya başladı. Babası 1948’de öldükten sonra Donald, okulu bırakmak ve Kraliyet Hava Kuvvetlerinde çalışmaya başlamak zorunda kaldı, daha sonra da pilot olarak görev aldı. Hava Kuvvetlerinden ayrılması istendikten sonra İngiliz Ordusuna katıldı ancak disiplin olayları nedeniyle buradan da ayrıldı. Bridgwater’a taşındı ve burada Electron Utilisation Ltd. şirketini kurdu. İşinde önceleri başarılı olmasına rağmen bir süre sonra zorluklar yaşamaya başladı. Gerek reklamını yapmak gerekse de 5.000 sterlin değerindeki para ödülünün cazibesiyle Sunday Times Golden Globe yarışına katılmaya karar verdi. Başlıca sponsoru batmakta olan şirketine de yatırım yapmış olan İngiliz girişimci Stanley Best idi.

Crowhurst, yarışa sağlayacağı hız avantajı nedeniyle bir trimaran ile katılmaya karar vermişti. Bunun için 40 kadem uzunluğunda Arthur Piver tarafından dizayn edilen Teignmouth Electron adlı tekne Norwich’te inşa edilmeye başlandı. Trimaranlar dengeleri nedeniyle birçok yelkenci tarafından tercih edilir ancak devrilmeleri durumunda tek gövdeli teknelere göre doğrulmaları imkansız gibidir. Bu nedenle teknenin güvenliğini arttırmak için Crowhurst bir mekanizma icat etmişti. Bu, teknenin direğinin tepesine takılacak olan bir yüzdürücü ve gövdede bulunan su sensörlerinden oluşuyordu. Bir devrilme durumunda gövdedeki su sensörleri direğin tepesindeki yüzdürücüyü aktif duruma geçirecek ve böylece teknenin tamamen alabora olması engellenecekti. Tekne bu durumdayken üstte bulunan gövdeye su basılarak ve dalgaların da yardımıyla tekne doğrultulabilecekti. Crowhurst, seyahati boyunca bu sistemi test etmeyi ve geri döndüğünde de üretimine başlayıp satmayı planlıyordu.

Ancak tüm hazırlıkları tamamlaması ve yarış süresince gerekli finansal sponsorları sağlaması için Crowhurst’un çok az zamanı kalmıştı. Ekim başlarında teknenin inşası bitmişti ancak tekneyi Norwich’ten başlangıç noktasına getirirken teknenin hiç de hazır olmadığını gördü. Tekne dengesizdi, 3 günlük yolculuk 2 hafta sürmüştü ve dünya turuna hazırlanan yarışmacıyı deniz tutmuştu. Daha da kötüsü Horn burnunu geçmesi planlanan tekne Manş Denizindeki rahat bir seyre bile hazır değildi. Tekne yapımcıları sintine pompasını takamamışlardı ve “su geçirmez” hatch kapakları sızdırıyordu.

Yarıştan önce kaldıkları oteldeki son geceyi eşi Clare yıllar sonra şöyle anlatıyor. “Son beraber geçirdiğimiz gece çok korkunçtu. Her ikimiz de berbat durumdaydık. Donald’ı bir uçak kazasında ölen arkadaşı için ağlaması dışında hiç ağlarken görmemiştim, gerçekten gözyaşları döküyordu. Onu kollarımda tuttum ve teselli etmeye çalıştım. İkimiz de hiç uyuyamadık.”

Donald için ailesine bakmak her şeyden önce geliyordu ve artık ümitsiz bir durumdaydı. Son dakikada sponsoru Best ile bir anlaşma imzalamıştı ve buna göre eğer tekne batarsa ya da yarıştan çekilirse teknenin bedelini ödemesi için evleri ipoteklenecekti. Ertesi gün Crowhurst güvenilmez bir tekne ve o karmaşa içinde geride bıraktığı birçok önemli malzemeden yoksun yelken açtı. Ancak sanki kaderin bir işareti gibi, daha yarışın ilk anlarında sorunlar baş gösterdi. Yelkenlerin, batmaya karşı yüzdürücü çantalarla dolanması nedeniyle limana geri dönmek ve bunları tamir etmek zorunda kaldı.

Crowhurst, yarışa başlamasını takip eden 2 hafta boyunca çok yavaş bir ilerleme gösterdi. Ancak bu yavaş ilerleme, teknenin o anki durumu nedeniyle kapıldığı endişe yanında hiç de önemli değildi. Teknesi yavaş yavaş su almaya başlamıştı ve bu durumda Crowhurst’un bir karar vermesi gerekiyordu. Seyir kayıtlarına göre yarışı canlı olarak bitirebilme şansını en fazla yarı yarıya görüyordu. Bundan sonra teknesiyle batması hemen hemen kesin olan Güney Okyanuslarına doğru yoluna devam mı edecekti yoksa eve geri dönüp büyük bir finansal ve manevi yıkımla mı yüzleşecekti?

Kasım ve Aralık 1968 ayları sürecindeki durumunun ümitsizliği onu sonunda karmaşık bir hile uygulamaya itti. Diğer tekneler Güney Okyanusunu geçerken teknesiyle Güney Atlantik’te oyalanacaktı, bu sırada kendisi de sahte seyir kayıtları tutacaktı. Dönüş ayağında da diğer teknelerle birlikte kafileye katılacak ve son sıradaymış gibi yarışı bitirecekti. Son sırada bitiren bir tekne olarak seyir kayıtlarının çok sıkı incelenmeyeceğini ve hilesinin ortaya çıkmayacağını düşünüyordu. İşe koyulan Crowhurst ikili kayıt sistemi tutmaya başladı. Birisinde gerçek konumunu ve olayları tutuyordu, diğerinde ise geriye dönük olarak karmaşık hesaplar sonucu bulduğu olması gereken sahte konumunu işliyordu. Ayrıca sanki gerçekten görmüş gibi gitmediği yerlerdeki hava ve deniz durumu ile diğer seyir detaylarını da sahte kayıtlara işlemesi gerekiyordu. O dönemde modern seyrüsefer, haberleşme ve meteoroloji imkânlarının olmadığı düşünülürse giriştiği sahtekârlık gerek zorluğu gerekse de işin büyüklüğü ile gerçekten hayranlık uyandırıcıdır.

Yarışın başından itibaren, Crowhurst radyoyla verdiği raporlarda konumu hakkında açık olmaktan uzak muğlâk bilgiler veriyordu. 6 Aralıktan itibaren ise büyük ihtimalle hazırladığı sahte seyir defterlerine dayanarak yanlış ve muğlâk pozisyonlar bildirmeye devam etti. Bu süre boyunca Güney Okyanusuna gitmek yerine Güney Atlantik’te rastgele seyrine devam etti, hatta bir seferinde yarış kurallarına aykırı olarak Arjantin’de karaya çıktı ve teknesinde gerekli onarımları yaptı. Yolculuğunun büyük kısmı radyo sessizliği ile geçerken, karadakiler daha önceki raporlarına dayanarak konumunu tahmin etmeye çalışıyorlardı. Aralık başlarında ise yanlış konum bilgilerine göre kendisine yarışın galibi gözüyle bakılmaya başlanmıştı. Ancak yine de yarış komitesi başkanı Chichester açık şekilde Crowhurst’un ilerleme raporları ve kat ettiği mesafeler hakkındaki şüphelerini dile getiriyordu.

Mart başlarında Güney Amerika burnunu döndükten sonra yarışın deneyimli ve favori katılımcılarından Moitessier yarıştan çekilmeye ve dünya turunu devam ettirmeye karar verdi. 22 Nisan 1969’da ise Robin Knox-Johnston varış noktasına erişmiş ve yarışı ilk bitiren ödülünü almaya hak kazanmıştı. Bu ana dek yarışa başlayan 9 yarışmacıdan Tetley hariç geri kalan 6 kişi çekilmek zorunda kalmışlardı. Artık geride yarışı terk etmeyip devam eden sadece Tetley ve Crowhurst kalmıştı. Crowhurst ve Tetley ikincilik için ve Knox-Johnston’un onlardan daha erken yola çıkmasından dolayı en hızlı dünya turu ödülü (5000 pound para ödülü) için çekişiyorlardı. Yarışın 185. günü olan 4 Mayıstan itibaren ise yayınladığı yanlış pozisyon raporları ile gerçek konumu yaklaşık kesişiyordu ve artık Horn Burnunu geçmiş gibi dönüş yoluna başlamış olması gerekiyordu. Gerçekte ise Tetley çok daha öndeydi ve Crowhurst’un saklanma yerinin yakınlarından günler önce geçmişti. Ancak Crowhurst ile burun buruna bir yarış içinde olduğunu düşünen Tetley pek sağlam halde olmayan teknesini (o da Crowhurst gibi 40 kadem Piver tasarım trimaran kullanıyordu) sınırlarına kadar zorladı ve bitiş noktasına 1000 mil kala 21 Mayıs’ta batan teknesini terk etmek zorunda kaldı. Bunu haber alan Crowhurst üzerindeki baskı daha da artmıştı. Artık kendisine “en hızlı dünya turu”nu tamamlayacak kişi gözüyle bakılıyordu. Yarışı tamamladığı takdirde seyir kayıtları Chichester dâhil birçok kişi tarafından çok sıkı şekilde incelenecek ve büyük ihtimalle hilesi ortaya çıkacaktı. Ayrıca Tetley’in sınırları zorlamasına ve yarışı tamamlayamamasına neden olduğu için suçluluk duyuyor olması da muhtemeldir. 5 Haziranda kuzeye doğru yaptığı yolculukta Ekvator’u geçti. Ancak üzerindeki hileyi saklama baskısı giderek artıyordu. 18 Hazirandan itibaren seyir defterlerine garip kayıtlar girmeye başladı. Zihinsel olarak çökmeye başlamıştı. 23 Haziranda konumuyla ilgili son seyrüsefer kaydını girdi. Artık kayıt defterleri daha çok garip şiirler, Tanrı, şeytan ve insan ile ilgili yazılarla ve kitaplardan alıntılarla doluyordu.

Crowhurst radyo iletişimini 29 Haziran’da kesti. Son seyir kayıt tarihi 1 Temmuz’u göstermektedir. Teknesi Teignmouth Electron bir kargo gemisi olan RMS Picardy tarafından 10 Temmuz’da açık denizde sürüklenir halde ve terk edilmiş olarak bulundu. Tekne, gemiye alındı ve Cayman Brac adasına götürüldü. Teknede Crowhurst’un tuttuğu 4 kayıt defterinden birisi bulunamadı, diğer kayıt defterleri incelendiğinde ise yaptığı sahtekârlık ortaya çıktı. Donald Crowhurst’un 1 Temmuzda tekneden kendini bırakarak intihar ettiği ve boğulduğu tahmin edilmektedir. Eşi Clare ise buna karşı çıkıyor ve Donald’ın kesinlikle intihar etmediğini, tekneden kaza sonucu düştüğünü savunuyor.

Teignmouth Electron’u ise sahibinin kaderi gibi acıklı bir gelecek beklemekteydi. Tekne götürüldüğü adada farklı sahiplerin elinden geçtikten ve çeşitli ticari faaliyetlerde kullanıldıktan sonra uzun süre sahilde kendi başına çürümeye terk edildi. 2006’da tekneyi alan yeni sahibi sanatçı Michael Jones McKean’in ne yapacağı henüz kesin değil ve Teignmouth Electron halen bırakıldığı yerde sahibini bekliyor.

Donald Crowhurst’ün trajedisini anlatan 2006 tarihli “Deep Water” adlı belgesel gerek yarış öncesi gerekse de yarış sırasında yaşanılanları görgü tanıkları, video çekimleri ve belgelere dayanarak anlatan güzel bir kaynak, izlemenizi tavsiye ederiz.

Kaynak: Can Komar
İstanbul, 2009 pdf

Tania’nın Zaferi

New Yorklu gözüpek genç kız Tania Aebi‘nin yelkenle tek başına dünya turu yaparken asıl aradığı, kendi kimliğiydi…

22 yaşındaki Tania Aebi, 2,5 yıl süren tek başına yelkenle dünya turunu tamamladığında tüm cesareti ve irileşmiş gözleriyle, “Neden bütün bu insanlar benimle bu kadar ilgililer?” diye sordu. 8 metrelik (26 ft.) yelkenlisi Varuna‘yla denizde tamamen yalnızdı. Ama New York’a döner dönmez, ani gelen şöhreti tattı.

Tania, bütün TV ve radyo haberlerinde, aralarında Today ve David Letterman’la Late Night’ın da olduğu sayısız talk show programında, New York Times, The Washington Post ve daha yüzlerce gazetenin manşetlerinde ve onlarca ulusal dergide yer aldı. Başkan Ronald Reagan’ın kutlama telgrafı, “İnsan ruhunun sınırlarını zorlayıp yeni bir standart getirdiniz” diyordu. Benzer mesajlar başka ünlülerden, örneğin, uzaya giden ilk kadın Sally Ride’dan, dünyayı yelkenle hiç durmadan dolaşan ilk adam Robin Knox-Johnston’dan ve tek başına dünya turu yapmış en genç erkek denizci Robin Lee Graham’dan da geldi. İnsanlar elini sıkmak ve imza almak için yolunu kesiyorlardı.

Açıkça Tania, denizcilerin ve hatta denizci olmayanların hayallerini gerçekleştirmiş, rekor kırdığı için gönülleri fethetmişti. Sadece küçük bir teknik ayrıntı vardı. Teknesi karaya oturan bir denizciye yardım ederek Güney Pasifik’teki ara seyirlerinden birinde, bir adadan bir başkasına 80 mil götürmüştü. Bu nedenle tek başına dünya turu resmi rekor kitaplarına giremeyebilirdi. Ama o yine de tek başına dünya turunu tamamlayan en genç ve ilk Amerikalı kadındı.

Halkın ilgisi herhangi bir rekorun ötesine geçmişti. Yaşıtı pek çok gencin uyuşturucu kullanımı veya diğer suçlar ya da skandallar yüzünden manşetlere çıktığı bir dönemde Tania, adeta bir modern yarı-tanrıça gibi gelmişti herkese. Dahası, insnlar bu kadar ufak tefek bir kızın (yola çıktığında sadece 18 yaşındaydı) bu kadar küçük bir tekne ve o kadar az seyir deneyimiyle, böylesine büyük bir macerayı başarmış olmasının şaşkınlığı içindeydiler. Aslında, yolculuğunun başlangıcında aralarında, küçümsediği Tania’dan bugün özür dileyen Today (Bugün) programının yapımcısı Jane Pauley’in de bulunduğu pek çok insan alenen bu işin altından kalkabileceğine inanmadıklarını söylemişti.

Ailesi ve arkadaşlarının coşkuyla uğurladığı cesur Tania, yolculuğunun ilk etabına, ilkbaharın sonlarına doğru New York’tan başladı. Bermuda’ya 10 günde ulaşmayı umuyordu. 14 gün sürdü.

-Başıma gelme olasılılığı olan her şey, daha okyanusa çıkar çıkmaz gerçekleşti. Varuna New York Limanı’nın hemen dışındaki Ambrose Feneri’ni henüz bordalamıştı ki, motoru bozuldu. Ama bu Tania’yı rahatsız etmedi. Tabii ki geri dönebilirdi ama bu çok kolay olurdu. Yelkenleri açıp, yalnızca ona rehberlik edip yol almasını sağlayacak olan rüzgâr, güneş ve yıldızlarla yola devam etti.

Motoru boş yere tamir etmeye çalışmasının ardından, ikinci gün fırtınaya yakalandı. İki gün boyunca, sağanaklarda hızı daha da artan 45 knot’luk rüzgârla, fırtına yelkenleriyle donanmış teknenin başı denizlere batıp çıkarken teknenin üstünde kırılan dalgalar havuzluğu, oradan da kamarayı doldurdu. Gökyüzünün bulutlarla kaplı olması yüzünden konumunu belirleyecek görsel navigasyonu da yapamadı. Elle kumanda edilen sintine pompası tıkanana kadar çılgınlar gibi pompalayan Tania, sonunda motor bozuk olduğu için akülerde kalan son elektriği de kullanarak, elektrikli pompayı çalıştırmak zorunda kaldı.

Kısa süren sükûnetin ardından neredeyse aynı şiddetle ikinci bir fırtına daha vurdu. Gökyüzünün nihayet sıyırmasının ardından rasat alabilen Tania, rotasından neredeyse 100 mil kuzeydoğuya saptığını gördü. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, birden aşırı derecede heyecanlandığını farketti. Acaba Varuna’yı yeniden rotaya sokmak ne kadar sürerdi?

Bir sonraki hafta hava daha iyiydi ve Tania yaklaşık 200 mil uzaktan, Bermuda’nın radyo kerteriz sinyallerini yakalamayı başardı. Ama sorunları bitmemişti. Yaklaştıkça, adanın sisle kaplı olduğunu gördü ve kafadan gelen güçlü rüzgârlar, St. George Limanı’nın dar girişinden geçmesine olanak vermedi. İstemeye istemeye, bir balıkçı teknesinden kendisini yedekleyip çekmesini rica etti.

-Çok küçük düşürücüydü.

Ama limana varmak yine de rahatlattı Tania’yı. Korkmamıştı.

-Sonunda başaracağımı biliyordum. Bütün her şey zaten bana yol gösteriyordu. Korkamazdım, yoksa zekice davranamaz ve yaptıklarımı yapamazdım.

Bermuda’ya ulaşmak, Tania’ya hem kendine, hem de teknesi Varuna’ya güven verdi.

-İşte o zaman bunu gerçekten başaracağıma inandım.

Böyle genç bir kız, neden böyle riskli bir işe atılmak isterdi ki?  Koca New York bölgesinde doğup büyümüş, dört çocuğun en büyüğü ve belki de anne – babanın ayrı olduğu bir yuvadan geliyor olmanın etkisiyle, biraz isyankâr bir gençti. New York’taki okulundan 1984’te mezun olduğunda, bir yazar olmayı istediği için çoktan üniversite seviyesindeki İngilizce ve tarih derslerini almıştı.

-Okuldan nefret ettim ve üniversiteye gitmek istemedim. Hafta sonları, uzun saatler boyu ders çalışmak ve bunu bedavaya yapmak…

Tania seyahatin, yazmak için sıradışı bir deneyimle yazarlık kariyerine kestirme bir başlangıç olacağını hissetmişti ve işte bunun tam zamanıydı. Böylece, bir SoHo sanatçısı olan İsviçre doğumlu olan babası Ernst ile bir anlaşma yaptı: Üniversiteye girmek yerine, yanına alacağı daktiloyla yol boyunca makaleler yazmak kaydıyla, babası olan seyahat için tekne verecekti.

- Bu gözardı edemeyeceğim bir fırsattı. Aksi halde üniversite eğitimi almadan bir geleceğim yoktu. Hayatımın geri kalanını bisikletli kurye olarak geçirmek istemiyordum.

Geçen bahar birkaç ay Manhattan’da bisikletli kurye olarak çalışmıştı. Ama bu işte, yolculuğunda çok işine yarayacak deneyimler de kazanmıştı.

- Bana zorda kalındığında çabuk davranmayı öğretti.

Babası, “Tania’nın bu yolculukla, okulun vereceğinden çok daha fazlasını kazanacağını fark ettim” diyor. Ernst Aebi, 20 yaşındayken otostopla dünyayı dolaşmış, yol boyunca resim satarak ya da acayip işlerde -gerçekten de acayip- çalışarak para kazanmıştı: “Beyrut’ta bir eşcinsel barında dansözlük yaptım ve profesyonel Japon güreşlerinde Alpler’in kâbusu oldum.”

Aebi’ye göre 4 çocuğundan yalnızca Tania, böyle bir macera için gerekli karakteristik özellikleri bir arada barındırıyordu. “Diğerlerinden birini böyle bir şeye göndermek, cinayete teşebbüs olurdu.” Tania’nın sağduyusuna, becerikliliğine ve özellikle azmi ve kendine güvenine işaret ediyor: “Yapamayacağı hiçbir şey yokmuş gibi hisseder.”

Tania’nın annesi Sabine de kendine göre destek veriyordu kızına: “Hiç endişe etmedim. Sadece kızımla gurur duydum. Onu, denizin çok korkunç olabileceği konusunda uyardığımda bana, – anne, dünya okyanustan daha korkunç. – demişti. Ben de ona, bunun söyleyebileceği en iyi şey olduğunu söyleyip ‘git’ dedim, ‘git ve yap’.”

Tania, tek başına dünya seyahatine çıkmadan yalnızca bir yıl önce, onun gibi bir acemi olan babası Ernst’le birlikte, 11,5 metrelik (38 ft.) Rival marka yelkenlisiyle Atlantik’i geçerken yelkene başlamıştı.

- Babamla birlikte deneme  yanılma metoduyla öğrendik yelken yapmayı.

Bermuda açıklarında büyük klasik yelkenli Marques’i batıran ciddi bir fırtınayı atlatmayı başarmışlardı. Dünya turu hazırlıklarına ek olarak Tania, 4 aylık kıyı seyri ve göksel navigasyon kurslarına katılmış, ayrıca teknesini Toronto’dan New York’a getirmişti.

Varuna ( Hindu Su Tanrısı’nın adı), Tania’nın seyahati için özel olarak değiştirilmiş, Toronto’daki J.J. Taylor Yatları tarafından imal edilmiş bir David Sadler tasarımıydı. İsveç Kuzey Denizi Folkboat tasarımı temel alınmış, tam boyu 7,8 metre, genişliği 2,3 metre olan, 2,5 tonluk deplasmanıyla nispeten hafif bir tekneydi. Zor denizlerde denge sağlaması ve rotayı iyi tutması için derin ve tam boy omurga salması vardı. Projeyi denetleyen Ernst için bu ana kıstastı. Teknenin batmazlığını arttırmak için poliüretan köpük takviyesi yapılmıştı. 28 metrekare yelken alanı, limanlarda ve acil durumlarda (yolculuğun önemli bir kısmında zaten hiç çalışmamıştı) kullanılmak üzere 8 beygirlik Bukh marka dizel motoru vardı. Teknenin hızı 6 knot’tu. Tam donanım ve cihazlarla 40 bin dolar civarına mal olmuştu ki bu miktar, o sıralarda özel bir üniversitede 4 yıl sürecek eğitim ücretinin yarısından bile azdı.

Varuna’da, Monitor marka bir rüzgâr dümeni ve bir de Autohelm otopilot donatılmış olmasına karşın, çok az elektronik vardı. Tania yola bir derinlik göstergesi, VHF telsiz, kısa dalga radyo alıcısı ve RDF ile çıktı ve yalnızca yolculuğun son bölümünde bunlara bir de Argos uydu transponderi eklendi. Radar yansıtıcısı vardı ama radarı yoktu. Temel navigasyon yardımcıları, bir pusula, pusulalı bir dürbün, Rolex su geçirmez saat, bir hesap makinesi, bir barometre, iki sekstant ve tabi bir sürü de harita ve akıntı cetvelinden oluşuyordu.

- Hiçbir şey bilmeden yola çıktım. Her şeyi yolculukta öğrendim. Galapagoslar’a gelene kadar navigasyon bilmiyordum ve bilmediğimi orada fark ettim.

O noktaya kadar geçen gemilerden mevki aldı ve radyo yön bulucudan yararlandı.

- Tamamen acemi şansıydı.

Babasının postayla aldığı çok basit göksel navigasyon kitabını kullanarak, teorileri seyahat esnasında anlamaya başladı.

- Güneşin ve yıldızların hareketlerini izleyerek neyin nasıl olduğunu anladım.

Aralarında EPIRB’in de bulunduğu standart güvenlik donanımlarına ek olarak, Tania davetsiz misafirleri korkutmak için bir de sahte el bombası taşıyordu. Ve yalnız başına bir genç kızla ilgili kötü emelleri olanlara karşı da önlemi vardı: Takma sakal!

Teknede bol su ve yiyecek (et hariç, çünkü Tania denizde vejetaryendi), bol sigara (bırakmayı planlıyordu) depolanmış ve deniz tutmasına karşı cilde yapıştırılan bantlardan da bolca stoklamıştı. Tania, deniz tutmasına meyilli olmasına rağmen bantların kendisine hayal gördürttüğünü fark etmişti. Yazmaktan ayrı olarak, Tania’nın kendisini sakin zamanlarda oyalayacak pek çok şeyi vardı. (Müzik kasetleri, gitar, flüt, mızıka, pek çok kitap ve ufak tefek oyunlara kadar pek çok şey.)

İlk etaptaki zorlu Bermuda yolculuğundan sonra Tania’nın, kendisi Dinghy’yi aldığı Karayipler’deki St. Thomas üzerinden Panama’ya gidişi nispeten keyifli olmuştu. Güvertede düşüp dış raylara çarptığı başına 6 dikiş atılmasının dışında Panama’da geçirdiği güzel zamandan sonra Tania, Güney Pasifik’te Galapagos ve Markiz Adaları’na dümen tuttu.

“Gittiğim her yeri sevdim” demesine rağmen bu iki yer doğal güzellikler açısından en sevdiği yerler oldu. Galapagos, “volkanik, ay yüzeyi gibi manzarası, kafessisz koca bir hayvanat bahçesine benzeyen vahşi yaşamıyla” ve Markizler de, “inanılmaz güzellikler sunan becerikli, yemyeşil dağlarıyla”. Ayrıca 3 kuvvetindeki havalarla en iyi yelken koşullarını da yine dünyanın bu bölgesinde buldu.

Bir sonraki muhteşem yer, teknede çalışıp yeni dostluklar edinerek ve adanın tropik atmosferinin tadını çıkararak 5 ay geçirdiği Tahiti oldu. Ne acı ki burada geçirdiği zaman annesi Sabine’nin kanserden ölmesiyle bölünmüş, Tania bir haftalığına eve gidip gelmek zorunda kalmıştı.

Tahiti’den ayrıldıktan sonra bir dizi aksilik Tania’nın peşini bırakmadı: Düşüp elini yaraladı, çok kötü bir kulak ağrısı çekti ve 20 metrelik klasik bir yelkenliyle çarpışan Varuna’nın baş pulpiti kırıldı. Bütün bu olanlar nedeniyle, Güney Pasifik’teki bir sonraki durağı Vanuatu’ya vardığında kendini çok bunalmış hissediyordu. Ama uzun sürmedi. Oradaki bir arkadaşının tanıştırdığı 34 yaşındaki İsviçreli jeolog ve uzunyol denizcisi Oliver Berner, hayatını değiştirdi.

- Vanuatu birdenbire gördüğüm en güzel yer oluverdi.

Aşkları, Tania Varuna’sıyla, Oliver de 9,4 metrelik yelkenlisi Akka’yle zaman zaman birbirlerinin görüş alanına girerek ve yol boyunca limanlarda görüşerek gelişti.

Avustralya’nın Mercan Denizi’ni keşfettikten sonra birlikte Bali ve Tania’nın babasının da bir fil safari için onlara katıldığı Sri Lanka üzerinden Hint Okyanusu’na geçtiler.

Sri Lanka’dan ayrıldıktan sonra hava sertledi ve Tania hayatının ilk devrilme deneyimini yaşadı.

- Ödüm patladı!

Varuna aniden bir su duvarı tarafından yutulup takla atınca kamaranın tavanına savrulmuştu. Her şeyi yeniden bir araya getirmek iki gününü aldı.

Sıradaki büyük engel Kızıl Deniz’di. Kafadan gelen zorlu rüzgârlara karşı yorucu bir dayanıklılık sınavı. Ve Varuna’nın küçülmüş olmasına rağmen, paçavraya dönen anayelkeni… Süveyş Kanalı’na gelmeden babası ona yeni bir yelken gönderdi.

Akdeniz’e girdikten hemen sonra Varuna, dev bir şileple çarpıştı ve az daha direksiz kalıyordu. Tania, kamaranın havuzluğuna çıktığında, karanlıklar içindeki Varuna’nın tam üstüne gelmekte olan dev bir geminin pruvasını gördü. Geminin başı, 3 metre yanından geçti ama bu kez kıç tarafı Varuna’nın baş ıstralyasını yakalayıp ikiye ayırdı. Tania, ıstralyayı eğreti tutturup, tamir için ağır aksak Girit’e varmış olsa da yaşadığı korkuyu üzerinden atması çok zamanını aldı.

Yolculuğun bu etabında Tania’nın duygusal açıdan en zor anı, Malta’da son durağına gelen Oliver’den ayrılmak oldu. Başına gelmiş “en iyi şeyden” koparken, kendini paramparça hissetti.

Akdeniz geçişi en zoruydu. Yoğun gemi trafiğinin arasında durmadan manevra yapmak ve sürekli yelkenleri değiştirmekten tükenmiş bir halde Cebelitarık’a yaklaşırken şartların kötüleştiğini fark etti.

- Kısa zamanda rüzgâr uğuldamaya başladı. Yıldırımlar çevreme disko ışıkları gibi çakarak düşüyordu.

Ama hiçbir fırtına uyarısı yoktu ve Tania, bunun geçen bir bora olduğunu fark edip yelkenleri indirdi, kamaraya girip istemeden uyuyakaldı.

Ardından, cehennemin bütün zincirleri boşalırken Varuna, kudurmuş doğanın hışmına uğradı.

- Aniden, büyük bir dalga bizi kaldırdığı gibi fırlattı, sonra da üzerimizde kırılarak tekneyi suyla doldurdu. Tam bir felaketti. İçeride diz boyu su vardı ve teknenin içinde ne varsa, tepeme yığılmıştı, Adamakıllı korkmuştum… Paniğe kapıldım.

Sonunun geldiğini düşünen Tania, tehlike çağrısı göndermek üzere EPIRB’i aldı. Fakat birkaç saniye sonra, yaşamakta olduğunu fark etti. Kendini toparladı, sintine pompasının tıkalı olduğunu görüp, suyu kovayla boşaltmaya başladı.

Dalga, tekneye zarar verdiği, alet edevatı denize sürüklediği ve elektronik cihazları bozduğu için Tania, İspanya’nın Almeria limanına uğramak zorunda kaldı. Tam havlu atmanın eşiğindeyken, çıldırmış gibi telefon ettiği babası, onunla Cebelitarık’da buluşmaya ve yeni malzemeler getirerek tekneyi onarmaya söz verdi.

Varuna hazır olur olmaz Tania, tam bir kasırga sezonunun ortasında, yolculuğunun 3100 millik en uzun etabında Atlantik’i geçmek üzere yola çıktı. 50 günlük geçişi boyunca her ne kadar kasırgalara rastlamamayı başardıysa da, en kötüsü okyanusun orta yeridne olmak üzere iki büyük fırtınanın şamarını yedi.

- Çok rüzgâr vardı, belki 45 knot. Ve tepeleri köpük içinde 6 – 7 metrelik dalgalar…

Fırtınanın en civcivli anlarında Varuna, baş pulpitive küpeştesi tamamen suyun altına girecek şekilde, on dakikada bir birkaç kez suya yapıştı.

- İlerlemeye devam ederken dalgalar da havuzluğu ağzına kdar dolduracak şekilde üzerimize kırılmayı sürdürüyordu. Üç gün boyunca endişeliydim. Ama bir gün, düpedüz korktum.

Fırtınadan bir süre sonra, denizler hâlâ yüksekken, endişelenen Ernst Aebi bir tekne kiralayıp kızını aramaya çıktı ama bulamadı. Varuna’nın Argos transponderi de bir günlüğüne arızalanmış ve bu, New York Post’un manşetine şöyle yansımıştı: “Kayboldu!”

Daha sonra yeniden temas kurulmasına rağmen Tania, yine de eve dönüş yolunda kesinlikle rahat değildi. Gemi yolunda uykusuz geçirdiği 4 günün ardından, bu kez de New York’a yaklaşırken dondurucu soğukla, kafadan gelen 30 knot’luk rüzgâr ve 2,5 metrelik dalgalarla mücadele etmek zorundaydı. Aslında, kahramanı karşılamak için hazırlanan törene zamanında yetişebilmek için New Jersey, Sandy Hook’dan Manhattan’ın Güney Caddesi Rıhtımı’na kadar 12,5 metrelik bir kotra tarafından çekilmek zorunda kaldı. Çünkü motoru, yine bozulmuştu.

Tania rıhtıma ulaştığında kolluk halatlarını, üstüne şampanya fışkırtan babası ve sürpriz yapmak için New York’a gelmiş olan Oliver aldılar. “Eve döndüğüm için mutluyum” diyerek seslendi orada toplanan yüzlerce hayranı ve basın mensuplarına, “Bu demektir ki yaşıyorum!”

Seyahatini anlatırken Tania insanları ayrı tutarak en çok özlediği şeyin (kendini sürekli iyi tutacak yiyeceklerle zaman geçirdiği için) Çin yemeği olduğunu söyledi. Ama uyku, yemekten daha büyük bir sorundu. Radarı olmadığı için Tania sadece, hiçbir gemi trafiğinin olmadığı okyanus ortasında geceleri iyi uyuyabilmişti. Akdeniz gibi bölgelerde birkaç saatten fazla uyuduğu pek olmamıştı.

- Seyrin zor kısmı, fiziksel şartları değildi. Asıl zorluk işin psikolojik yanıydı.

Bitkinliğin ötesinde, Tania’nın üstesinden gelmek zorunda kaldığı en büyük sorunlar korku ve yalnızlıktı.

- O kadar cesur muyum bilmiyorum, çünkü sık sık korkuya kapıldım. Ama okyanusun kendisinden asla korkmadım. Ona saygı duydum. Beni korkutan bir fırtınaydı.

Okyanusu daha çok arkadaş olarak gördü. Ayrıca, her şeye hakim olan yüce bir varlığa da inandığını söylüyor.

- Hep dua ettim. Yıldırımlar düştüğünde, fırtınadan kurtulmak için, iyi hava için, her şey için.

Yolculuk boyunca geliştikçe, Tania’nın kendisine olan inancı da arttı. En başta seyahati, “Bakalım ne olacak? Nasıl olsa istediğim zaman eve dönebilirim” diyerek yaklaştığı bir macera olarak gördü. Babasının desteği, güvenini kazanmasına yardım etti.

- Her zaman başarabileceğimi söylüyordu.

Oliver de Tania’nın gereken her şeye sahip olduğu kanısında. “Çok güçlü ve korkuyu yeniyor. Çünkü işlerin yolunda gideceğine inanıyor.”

- Şimdi yapmak için yola çıktığım şeyi yapabileceğimi biliyorum. Temel olarak kendimle nasıl başa çıkacağımı öğrendim. Sorunlardan pek çok şey öğreniyorsunuz. Benim zor anlarım, başka insanlarınkinden daha zor olabilir. Ama işte bu, hayatı daha zengin ve iyi zamanları da daima daha iyi yapıyor.

Tania tamamen yıldığı hatta sıkıldığı, seyahatin bitmesini istediği anlar olduğunu da kabul ediyor.

- Ama eğer yolun herhangi bir yerinde bıraksaydım, hayatımın geri kalanı boyunca “Ne diye bıraktım ki? Bitirmek zorundaydım” diye düşüneceğimi biliyordum.

Yalnızlık ve ev hasreti, tek başına dolaşan denizcinin başındaki beladır. Ama Tania özgür bir ruha sahipti. “Tamamen bağımsız olma duygusunu seviyorum” diyor, okyanusta asla yalnızlık hissetmediğini ekleyerek,

- Çünkü içinde olduğumuz şey mutlak yalnızlıktır. Kimse yok. Hiçbir dış etken yok. Sadece karada, birbiriyle konuşan, iyi vakit geçiren insanları izlerken kimseniz yoksa o zaman yalnızlık hissediyorsunuz.

Yine de her limanda arkadaş ediniyordu.

- Aslında, dünya çok güzel bir yer. İnsanlara saygı gösterdiğimiz sürece, onlar da size saygı gösterip iyi dsavranıyorlar. Karşılaştığım herkes dost canlısıydı.

Tania’ya göre asıl sorun, sonradan ayrılacak olduğunu bildiği için, insanlara fazla yakınlaşmaktan korkmasıydı. Gerçekten de en zor anlar, yeni arkadaşlar edindikten sonra yenniden yalnız kalarak bir yerden ayrılmaktı. Bu da Oliver’inki gibi kalıcı dostlukları daha değerli kılıyordu.

Yolculuğu “hayatımın dönüm noktası” olarak tanımlayan Tania, üniversiteye gitmektense bu işe giriştiği için ve ayrıca, okulda olabilecek bütün dersler, konferanslar ve kitapların hepsinden çok daha fazlasını bizzat yaşayarak öğrendiği için çok memnun. Pratik faydalarının çok ötesinde insan doğasını öğrendi, başka kültürler tanıdı, sıkı çalışmanın ve dostluğun önemini kavradı ve olayları muhakeme etme yeteneği kazandı.

Babası da yolculuğun tam bir başarı olduğu görüşünde:

- En çılgın hayallerimizde canlandırdığımızdan çok daha iyi oldu. Tania, çok şey kazandı. Tuttuğunu koparan başarılı biri haline geldi.

Louisa Rudeen DENİZE KARŞI adlı kitabından alıntıdır.

Joshua Slocum

Dünyayı ilk kez tek başına dolaşan denizciyi mi arıyorsunuz? İşte karşınızda maceraperest ve yazar Kaptan Joshua Slocum. 24 Nisan 1895’te 51 yaşında iken “Spray” adlı şlup (sloop) teknesi ile Boston’dan ayrıldı. Tek başına yaptığı toplam 46.000 millik 3 yıl süren bir yolculuktan sonra 27 Haziran 1898’de Newport, Rhode Island’da dünya turunu tamamladı. Kaptan Joshua Slocum bu yolculuktan sonra artık dünya çapında denizciler arasında bir öncü olarak tanınacaktı.

Joshua Slocum, 20 Şubat 1844’te Kanada, Nova Scotia’daki aile çiftliğinde 11 çocuktan 5.si olarak dünyaya geldi. Anne tarafından dedesi Southwest Point’te deniz feneri bekçisi idi. Joshua da küçük yaşlardan itibaren denizle iç içe oldu. Ancak ciddi ve disiplinli bir adam olan babasının dükkânında balıkçılar için deri ayakkabı imalatında çalışmak zorunda kalıyordu. Buna rağmen ayakkabı derisi kokusu yerine deniz kokusu onu cezbediyor ve kalabalık ve kaotik bir aile ortamından uzakta denizde macera dolu bir hayatın özlemini çekiyordu.

Evden kaçmak için birçok teşebbüste bulundu ve 14 yaşında ilk kez başarılı oldu. Bir balıkçı uskuna (schooner) teknesinde kamarot ve aşçı olarak yer buldu ancak kısa süre sonra eve döndü. 1860 senesinde, 16 yaşında, ailenin 11. ferdinin doğumunu takiben annesinin ölümünden sonra evden ayrıldı. Bir arkadaşı ile Dublin, İrlanda’ya giden ticaret gemisi Halifax’ta denizci olarak çalışmaya başladı. Bunu takip eden yıllarda çeşitli gemilerde Çin, Avustralya ve Japonya’ya dek uzanan seferlere katıldı. 31 Ocak 1871’de Avustralya’da Virginia Albert Walker ile evlendi. Sonraki 13 yıl boyunca seferlerinde karısı da ona eşlik etti. Bu süre boyunca hepsi denizde ya da yabancı limanlarda olmak üzere 7 çocuk yaptılar. Doğan çocuklardan sadece 4’ü yetişkinlik dönemini görebildi. 1884 yılında karısı yine bir başka sefer sırasında hastalandı ve öldü. Kaptan Slocum 1886’da 24 yaşındaki kuzeni Henrietta “Hettie” Elliott ile evlendi. Bundan sonra da Slocum ailesi denizdeki hayatlarına devam ettiler ancak Henrietta denizdeki hayatı ilk karısı kadar çekici bulmuyordu. Aile 1889 yılında New York’a vardı. Bundan sonra ise Henrietta bir daha ailesi ile denize açılmayacaktı. Slocum yaşadığı maceraları 1890’da “Voyage of the Liberdade” adıyla kitap haline getirdi.

Joshua Slocum, Fairhaven, Massachusetts’te eski bir balıkçı teknesi olan ve çürümeye bırakılmış olan Spray’i yeniden inşa etti ve 24 Nisan 1895’te ünlü yolculuğuna başladı. Teknesinin ve yolculuğunun birçok ilginç noktası vardı. Önceleri sloop arma ile donatılmış olan tekne Macellan Boğazı’nda yaşadığı sorunlar sonrasında yawl armaya dönüştürüldü. Slocum seyrüsefer için asla kronometre kullanmadı. Bunun yerine boylamları bulmak için yaklaşık zamanı veren sıradan bir kalay saati ile geleneksel parakete ve öğle güneşinden enlem bulma hesaplarını kullandı Slocum, tekneyi normalde dümenine dokunmadan kullanıyordu. Güverteye oranla daha uzun olan yelkenler ve uzun salması sayesinde Spray yelkenlerinin ayarlanması ve dümeninin bağlanması ile rüzgâra göre sabit ve dengeli bir rota tutturabiliyordu. Slocum’un ifadesine göre sadece manevra yaparken ya da acil durumlarda dümene müdahale ediyordu. Pasifik geçişindeki 2000 mil boyunca bir kez bile dümene dokunmamakla gurur duyuyordu. Üç yıldan daha uzun bir süre sonra ardında 46.000 millik bir yolu bırakmış halde 27 Haziran 1898’de Newport, Rhode Island’a vardı. Bu dünya turunun bir başka özelliği ticari rotaların tam ters yönünde Batı-Doğu yönünde yapılmış olmasıydı. 1899’da bu destansı yolculuğunu anlattığı “Sailing Alone Around The World ” adlı kitabını yazdı ve bu sayede tüm dünyada tanınır hale geldi. Bu kitabı aşağıdaki adreste okuyabilirsiniz.

http://www.ibiblio.org/eldritch/js/saaw.htm

Yıllar geçtikçe kitabından elde ettiği gelirinin azalması sonucu finansal zorluk yaşamaya başlayan Kaptan Slocum 1909 Kasım ayında başka bir kitap anlaşması umuduyla Güney Amerika’ya doğru tek başına yelken açtı. Kendisinden bir daha haber alınamadı, 1924 yılında ise yasal olarak ölü ilan edildi.

Dünya Turu Yapan En Küçük Tekne “Kayıtsız”

“Kayıtsız 3″ adlı, “Bristol Channel Cutter Pilot” sınıfı, 8 metre boyunda, 2.90 santimetre genişliğinde ahşap teknesiyle 1 Temmuz 2006 Kabotaj Bayramı’nda İzmir Foça Limanı’ndan yola çıkan Türk denizci Özkan Gülkaynak, 25 bin deniz millik güzergahtan oluşan Akdeniz, Atlantik, Pasifik, Hint Okyanusu ve Kızıldeniz’i tam 2 yıl 11 ayda geçerek dünya turunu tamamladı.

Gülkaynak ise, basın toplantısında yaptığı konuşmada, tek başına yaptığı seyahati hiçbir elektronik seyir aygıtı kullanmadan gerçekleştirdiğini kaydetti.

Gülkaynak, sadece Atlantik okyanusunu geçerken kendisine bir arkadaşının refakat ettiğini ve turu deniz aşkı, sevgisi, seyahat tutkusu, başka kültürle yaşama isteği ve biraz daha özgürlük duygusu tatmak için gerçekleştirdiğini belirtti.

BALİNAYA ÇARPTIM

Teknesinde elektronik aygıt kullanmadan yaptığı dünya turundan büyük keyif aldığını belirten Gülkaynak, şöyle konuştu: `Yolculuğumun zor tarafları da oldu. Yolculuğum sırasında tifo hastalığına yakalandım ve yaklaşık 10 kilo verdim. Deniz hayatının kara hayatına göre farklı zorlukları da var. Tek başıma seyahat ettiğim için gemi trafiğine yeteri kadar dikkat edemedim. Birkaç kez gemilere çarpma riski atlattım. Bunun dışında uyuyan bir balinaya çarptım. Her an her şeyi kontrol edemedim.` Dünya turu rotası hakkında da bilgi veren Gülkaynak, `Pasifik`te üzerinde 5-10 kişinin yaşadığı adaları gezdim. Gezi çok keyifliydi` diye konuştu.

Gülkaynak, 7.95 metre uzunluğundaki teknesi ile sekiz metrelik `Uzaklar` adlı teknenin 1997 yılında elde ettiği `dünya turu yapan en küçük yelkenli tekne` unvanını da elinden aldı.

Sert hava koşullarının hakim olduğu denizlerde boyu 8 metreyi bulan dev dalgalarla boğuştuğunu belirten Gülkaynak, şöyle konuştu: `Dalgalar, bazen yedi metre yüksekliğindeki teknemin boyunu aştı. Bazen dev balinalar, köpek balıkları etrafımda dolaştı. Ama hiçbir zaman korkmadım, yılmadım, yoluma devam ettim. Balık tuttum, elimle ıstakoz yakaladım, aç kalmadım.`

Venezuella, Kolombiya ve Somali açıklarındaki korsanlara karşı da geceleri teknenin ışıklarını kapattığını belirten Gülkaynak, sözlerini şöyle sürdürdü: `Venezuella ve Kolombiya açıklarında korsanlara karşı tedbirli olmam gerektiğini biliyordum. Geceleri işe koyulan korsanlara yem olmamak için ışıkları kapattım. En tehlikeli korsanların Kolombiya`da olduğu söylendi. Oradaki korsanlar, sahibini öldürdükleri tekneyi uyuşturucu ticaretinde kullanıyorlarmış.`

Mart 2009`da Umman`da, Somali`deki korsanlarla müdahale için Aden Körfezi`ne giden Türk Donanması`na ait Giresun Fırkateyni ile karşılaştığını ifade eden Gülkaynak, sözlerine şöyle devam etti: `Sağolsun, komutanlarımız gemiyi bana açtı. Saç, sakal tıraşı oldum, banyo yaptım, 2,5 yıl sonra ilk kez Türk yemeği yemenin, Türklerle uzun uzun sohbetin zevkini yaşadım. Aden Körfezi`nde ise korsanlarla değil korsanlara karşı görev yapan savaş gemileriyle karşılaştım.`

Gülkaynak, ay yıldızlı yelkenlisi nedeniyle tepkiyle karşılaşıp karşılaşmadığı yönündeki soru üzerine, `Hayır, Yunanistan`da dahi tepki almadım. Tepki görseydim daha sert tepkiyle karşılık verirdim` karşılığını verdi. Gülkaynak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`ne indiğinde ilk iş olarak simit yediğini ardından da kendisine döner ayran ziyafeti çektiğini söyledi.

Endonezya-Avusturalya Yat Rallisi’nin en başarılı teknesi

Darwin’e gittiğinde Endonezya Avustralya Yat Rallisi’nin yapıldığı ve onca tekne arasında en genç insan olan kendisinin yatçılardan “ailenin tek çocuğu muamelesi” görerek davet edilen teknelerde onlarla birlikte yemek yediğini de ifade etti. Gülkaynak, tüm bu güzelliğin yanında ralli komitesinin kendisine 150 tekne arasında; “rallinin en başarılı teknesi” ödülü verdiği kaydetti. Deniz kirliğine işaret eden Gülkaynak, şöyle dedi:
“Dünya hepimizin dünyası aslında tüm dünyayı korumamız lazım. Bu konuda biz elimizden geleni her zaman yapmaya hazırız. Özellikle kendi ülkemizde daha aktif olabiliyoruz. Bir şekilde çok kısa sürede organize olmamız lazım yoksa kaybettiğimiz kıyıları bir daha geri alma şansımız olmayacak. Betonlaşan kıyıların eski haline gelme şansı yok, o yüzden tüm bunların özenle programlanması gerekli. Balık çiftliği yağmacılığı altına dünyanın en güzel kıyılarına sahip Türkiye denizleri bulanık ve çamur hale dönüştü. Tarihi eserler nasıl bir miras ise Türkiye’nin kıyıları da böyle bir mirastır. Dünyanın en güzel coğrafyasına sahibiz. Bir tarafta sunun altında binlerce yıldan kalma sütün başlarını görüyorsunuz. Dünyanın hiçbir yerinde doğayla tarihin bu kadar yan yana olduğu bir ülke görmedim.”

Özkan Gülkaynak, Kuzey Kıbrıs deniz ve kıyılarını henüz yeterince göremediği için pek birşey belirtemeyeceğini, sadece diğer ülkelerin denizle olan ilişkilerine baktığında Türkiye ile KKTC’nin sırtının “denize dönük” olduğunu görebildiğini kaydetti.

Korsanlar endişelendirmiyor

Malezya ve Somali açıklarında meydana gelmekte olan deniz korsanlığı konusunda ise hiçbir endişe duymadığını dile getiren Özkaynak, bu konuyu “pimpirikli” denizcilerin abarttığını; oysa denize açılma kararı alanların birçok tehlikeyi de göz önüne alan kişiler olduğunu kaydetti.


Özkan Gülkaynak, bu konuda kendisine; “korsanlardan korkmuyor musunuz” şeklinde soru yöneltenlere, “gerçekten yatımla geçerken yapılan telsiz konuşmalarından bölgenin çok riskli olduğunu anladım ama dert etmedim. Ne yapardım? Herhalde Türk kahvesi ikram ederdim” yanıtını verdiğini aktardı.

Ayrıntılı bilgi için; http://www.kayitsiz.com

Cumhur Gökova Yeniden Dünya Turunda

Sadun Boro’dan sonra dünya turu yapmayı başaran ikinci Türk Cumhur Gökova.  62 yaşında olan Cumhur Gökova NTV spor’un medya sponsorluğunda dünya turuna başladı. 9 Ekim 2010 saat 16:00’da Marmaris Netsel Marina’dan 17 ay sürecek olan yolculuğuna başladı. Dünyayı batıdan doğuya doğru dolaşacak olan Gökova yelkenlisi Türk yapımı ve 12,45 m. boyunda. Türk bayraklı ve yerli imalat olan Gökova yelkenlisi ile gerçekleşecek olan dünya turunda Cumhur Gökova’ya eşi Mayısa Gökova ve Şenol Acar (yelken eğitmeni) eşlik edecek.

9 Ekim tarihinde dünya turu öncesinde Netsel Marinada kendisine bir veda kokteyli düzenlendi. Dünya turunun başarılı bir şekilde geçmesini dileyen arkadaşları ve öğrencileri kendisine çeşitli hediyeler verdiler. Hediyeler arasında en anlamlı olanlardan biri ise ünlü denizci Sadun Boro’nun kendisine gönderdiği bir şişe şarap oldu. Sadun Boro notunda  Gökova’nın turunun başarılı geçmesini dileyerek  şarabı Havai adasına geldigin de kendisini hatırlayarak içmesini istediğini belirtti. Öte yandan arkadaşları Cebeli Tarık, Panama ve Suveyş kanallarından geçtiği zaman kutlama yapmaları için birer şişe şarap da hediye ettiler.

Basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Cumhur Gökova yarım kalmış bir turu tamamlamak için yola çıktığını ifade ederek “Daha önce yaptığım dünya turu sırasında Kızıldeniz’den geçerken İsrail Arap savaşı nedeniyle bu turu tamamlayamamıştık. Bu nedenle bu dünya turu değil dünya seyahati olmuştu. Bu sefer tam bir dünya turu yapmayı istiyoruz. Atlantik’i geçerken  bir de yarışa katılacağız. Turumuz tam bir kültür turu olacak. Yarısı karada yarısı denizde geçecek olan bu turu 17 ayda tamamlamayı planlıyoruz” dedi.

Büyük Sahrayı geçen ve Kuzey Kutbu’na giden ilk Türk olan Cumhur Gökova, ilk dünya turunu 1970 – 1976 yılları arasında yapmıştı. 20 yaşında Atlantik Okyanusu’nu geçmiştir. Yelkenle dünya turu yapan ikinci Türk ünvanını taşıyor. Türk pasaportu nedeniyle yaşadığı güçlüklerden ötürü Kanada pasaportu aldı, Kanada’da denizcilik ile ilgili okullara giderek yurtdışında Kanada’yı temsilen okul açabilen 7 kişiden birisi oldu. Kanada Yelken Akademisi adıyla açmış olduğu okulda, yetiştirdiği denizcilere dünya turuna çıkma yetkinliği kazandırmaktadır.

17 ay sürecek olan bu yolculuk internetten de gün gün takip edilebilecek. http://www.gokovaworldtour.com adresinden rota, mürettebat bilgileri, fotoğraflar ve seyirle ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşılabilir.

Horn Burnu (Boynuz Burnu)

Horn Burnu hakkında bu site için geç kalınmış bir konu olsa da, Horn Burnu hakkında bir yazı yazmak için asla geç değildir. Eskiden hatta halen daha denizcilerin korkulu rüyası olan Horn Burnu, 55° 59′ güney enlemi ve 67° 16′ batı boylamında bulunan ve Güney Amerika’nın en güney ucu kabul edilen burundur. Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’u birbirinden ayırır.

Asırlar boyunca Süveyş ve Panama Kanalları açılıp şartları değiştirinceye kadar, binlerce yelkenli gemi, Kuzey Atlantik fırtınalarında, tropik kasırga sezonunda, Güney Okyanusu’nda Cape Horn’u doğudan batıya doğru geçmeye çalışırken deniz ticareti yapılan sahillerde batmaya devam etti. Bir tür belirsiz ve ölümcül sırayla denize yenik düşüyor veya parçalanıyorlardı. Neredeyse 20. yy.’a kadar, yelkenli gemilerin perişan tayfaları Cape Horn etrafındaki denizlerde cefa çekmeye devam etti. Örneğin, 1905 yılı yelken sezonunda, Avrupa’dan Amerika’nın batı yakasına Cape Horn’dan geçerek gitmeye çalışan 130 yelkenli gemiden sadece 52 tanesi gidecekleri limana tek parça halinde ulaşabildi.

Galler Bölgesi’ndeki büyük bir nakliye şirketinin iş yaşamı boyunca 36 adet yelkenli gemisi olmuştu; bunlardan dokuzu Horn Burnu’nda olmak üzere 20 tanesi batık veya kayıp diye bildirildi. Gemi başına 20 veya 30 kişliden hesaplanacak olursa bu filolarda kaybedilen yaşam sayısı yıllar boyunca binleri ve hatta onbinleri aştı. Çünkü gemi battığında ekipten hayatta kalabilen yok denecek kadar azdı. Bugün bile, Horn Burnu’ndan çok uzaqktaki fırtınalar, eskisi kadar sık olmasa da düzenli bir şekilde dünyadaki balıkçı tekneleri ve kargo gemilerini elemeye devam ediyor.

Eski denizciler Horn Burnu’nu geçtiklerinde kulaklarına küpe takarlardı. Burayı yelkenliyle geçenlerin sayısının uzaya giden astronot ve kozmonotların sayısından az olduğu söylenir. Eski denizciler 40° enleminin altında kanun yoktur der, 50° enleminin altında ise Tanrı yoktur!..  Burası Amerika kıtasının Antarktika’ya uzanan en güney ucudur ve yıl boyunca hüküm süren fırtınalara, soğuğa, buz dağlarına rağmen denizcileri kendine çeken büyülü bir yerdir.

Dünyanın ucu, Yedi Denizlerin Everest’i olarak bilinen Horn Burnu’nda sayısız yelkenli kaybolmuştur.

Denizciler için Horn Burnu, tam anlamıyla bir semboldür; bu onların Waterloo’su, Ithaca’sı, Kudüs’ü ya da hepsi. Bernard Moitessier, uzun seyirlerin romantik ve yalnız denizcisi – aynı zamanda tek başına seyretmenin atalarından – şöyle yazıyor; “denizcinin coğrafyası ile burnu burun, enlemi enlem olarak bilen haritacının coğrafyası hiçbir zaman aynı şey değildir. Denizci için haşmetli bir burun hem son derece basittir hem de olağanüstü karışık kayalar, akıntılar, kırılan dalgalar, kocaman denizler, ılıman rüzgârlar ve fırtınalar, sevinçler ve korkular, hayaller, sızlayan eller, boş mideler, harika anlar ve ızdırap çekişlerin tümünü içerir.”

Güney Okyanusu – Vendeé Globe

Güney Okyanusu hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki hepsini tek bir yazıda ele almak mümkün değildir. Hakkında bilgimiz çok sınırlı olmasına rağmen söyleyecek çok şeyimiz olduğu da kesindir. Dünyanın en güçlü rüzgârları bu okyanusta esmektedir ve dünyanın en büyük okyanus akıntılarından olan Antarktik Kutup Çevresi Akıntısı, Antarktika çevresini batıdan doğuya dolaşır. Küresel okyanus ve ısı dolaşımında büyük bir önem arz eder. Kuzeyinde daha sıcak sularla karıştığı yerde yeni bir zon oluşturur. Antarktik Bileşke adı verilen bu yer oldukça kesin bir sınır teşkil eder ve mevsimlere göre yeri değişir. Burası ayrı bir su kütlesi özelliğindedir ve eşsiz bir çevredir. Deniz altı bitki ve hayvanları bakımından yoğundur. Sadece bu bile Güney Okyanusu‘nun ne kadar önemli olduğunun kanıtı olabilir. Dünyada ısıyı dağıtan iki şey vardır; bunlardan biri okyanus akıntıları, digeri rüzgârlardır. Okyanus akıntıları ve rüzgârlar bulundukları yerin sıcaklığını gittikleri yerlere taşırlar.

Okyanus; insanlar -ki solungaçları yoktur- için yaratılmış dünyanın üçte ikisini kaplayan büyük deniz.. Ambrose Bierce…

Güney Okyanusu daha 2000 yılında resmen isim verilip tanımlanmıştır ve halen sınırları bazı kaynaklarda farklılık gösterir. Dünyanın en yeni ve dördüncü büyük okyanusudur. Ayrıca sınır çizgisi bir kara parçasıyla değil de bir enlemle belirtilen tek okyanustur. IHO’nun (Uluslararası Hidrografi Organizasyonu) tanımına göre ABD’nin hemen hemen iki katı büyüklüğündedir.

Yaklaşık 20 çeşit balina ve yunusa, altı fok türüne ev sahipliği yapmaktadır. Yaklaşık 120 balık türü ile Güney Okyanusu yaşam doludur. Bilinen 21 albatros türünün 18’i Güney okyanusunda yaşar ve planktonbakımından çok zengin bir okyanustur.

Vendeé Globe yarışlarının kalbini oluşturur. Sürekli rüzgârlar ve okyanus akıntılarıyla Güney Okyanusu’nun fırtınaları hiç durmaz. Burada en süper tasarlanmış, yapılmış ve hazırlanmış teknelerdeki en deneyimli denizciler dahi, kör talih ve kaba güç bir araya geldiğinde, denizin almak isteyeceği her şeyi alacağını bilir. Güney Okyanusu’nda kesin olan tek bir şey vardır, o da hiçbir şeyin kesin olmadığıdır. Denizci, her fırtınanın, öyle ya da böyle tekneyi mahvedebilecek dalga veya dalga kombinasyonları oluşturduğunu bilir. Bu buluşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini adına ister şans deyin ister kader, kimse bilemez.

İşin özü şu; Güney Okyanusu’nu tek başlarına geçen bu denizcilerin, son derece cesur ve aynı zamanda kesinlikle üst düzey teknik ve yelken bilgisine de sahip olmaları lazım. Ama eğer sürekli olarak aniden ölüm veya kötü bir kaza olasılığının gerginliğine dayanabilecek çelik gibi sinirleri yoksa tüm bu diğer yetenekleri onları fazla uzağa götüremez. Ateş hattındaki asker gibiler. Olası ölümü göze almak, yaptıkları işin kaçınılmaz koşuludur. Ya da sözleşmenin bir parçası da denebilir. Gerçi tek başına giden denizcilerden hiçbiri, bir askerin yaşadığı gibi, gözünün önünde ya da kucağınca bir arkadaşının ölümüne tanık olmamıştır, ama yine de pek çok yakın arkadaşlarını denizde kaybetmiştir. Buna rağmen yine de katılıyorlar. Ve her biri, normal bir insanın erken gelen vahşi ölüm karşısında duyacağı korkuyu yenebilmek için kendince yöntemler bulmak zorunda kalıyor. Ama aynı zamanda Güney Okyanusu, tehlikeleri aşılıp da sağ kalındığında denizcinin hissettiği; imbikten geçirilerek arıtılmış, duru bir coşkudur.

Tek başına giden denizcilerin, aniden çöken tehlike karşısında, bu seferlik kefeni yırttıklarını hissettikleri yüce anlar olmalı. O an gelmeden önce kim bilir nasıl tarif edilmez, nefes kesen bir boşluk yaşıyorlar. Sağ kalıp kalamayacaklarından emin olamadıkları o an, her şeyin mümkün olduğu o an, dengenin iki tarafa da gidebileceği o an. Bullimore, Dubois ve Dinelli‘nin hisetmiş olduğu ya da kötü havada teknesi tamamen yan yatan diğerlerinin yaşadığı gibi. Hayatta kalacaklarınıo fark ettikleri o an, kutsal bir bağışlanma gibi olmalı. İşte böyle anlardaki yaşama sevinci ve gücü, onu tekrar aramaya değiyor olmalı. O anı tekrar tekrar yakalamayı denemek belki de kaçınılmaz bir olgu…

Derek Lundy “Tanrı’nın Terk Ettiği Deniz”