Etiket arşivi: zaman

Zamanın Geçişi 2

Hızına yetişmenini mümkün olmadığı kadar hızla bazılarımızın yüzünü yalayıp, bazılarımızın da saçlarını okşayıp geçiyor zaman. Sadece geçip gitse iyi! Neleri alıp götürüyor bizden. Her şey olup bittikten sonra hiçbirimiz eskisi gibi değiliz. Rüzgar gibi geçmek ne demekse öyle geçti.

Gün gelip geriye bakınca bir anlığına da olsa… Her şey bir rüya mıydı yoksa yaşadım mı gerçekten? Mümkün olsa da bir bir saysak günlerin geçişini. Günler ellerimize dokunup, içimizi titretip geçiyorlar, geçip gittiler… Ne çok şey yaşanmış, ne çok şey de yaşanamadan kalmış.

Şimdilerde gökyüzünde bulutlar, martılar.. Şimdilerde gökyüzü karanlık, lakin umutlar yarış halinde martılarla.. Şimdilerde ölüm o kadar naif bir şey ki! Ufacık bir dokunuş o kadar. Loş bir hastane odasının ölüm sessizliği var kafamın içinde. Bu en büyük yolculuğumuz bizim. En zor olanı hem de en kolayı.

Acelesi olan bir yolcu gibiyim. Bir şehirden bir şehire acelesi olmayan otobüslerle gidiyorum. Yol boyunca durmadan yolcu alıp indiriyoruz. Üstümüzde mavi bir gökyüzü. Bembeyaz bulutlar. Kemiklerimize kadar ısıtan bir güneş. Acelem varmış gibi yapmayı seviyorum. Ama ayağımın altındaki toprağı, yemyeşil çimenleri daha iyi hissedebilmek için yavaş yavaş yürüyorum.

Her adımda toprağa daha da yaklaşıyorum.. Bu söylediğimin ne demek olduğunu her adım atışımda daha iyi anlıyorum. Yürümekten yoruluncaya kadar kaç saat geçti bilmiyorum. Sonunda Kalamış Marinadayım. Tekne kuğu gibi beni bekliyor. Bu gün yolculuk yok. Sadece bekleyeceğim. Yanıma bir hafta yetecek kadar yiyecek aldıktan sonra tekneye geçiyorum. Hiçbir şey yapmadan beklemeye başlıyorum. Tekne hafifçe sallanıyor. Müthiş bir sessizlik hakim. Bekleyiş ustası artık beklemeye başlayabilir. Günler böylece geçmeye başlıyor.

Zamanın Geçişi 1

Zaman.. bende eski bir takıntı, günlük taze düşler.. Her gün aynı gevelemeler… Geçti sandığımız anılar.. Çamurdan kulaklarınıza fısıldıyorum zaman, zaman diye. Giderek hızlanan zamanın içinde, yüzükoyun sessizce..

Zor konu seçmişsin kendine zor. Sen kim olduğunu biliyor musun ki zamanı bileceksin.

İnsan sadece etten kemikten bir yığın mıdır? Bir ruhu yoksa eğer öyle alelade bir çamur mudur? Tanımlayabildiğimiz bir şey midir bunlar? Kendimiz dediğimiz şey biz dediğimiz şey nedir?

Ruh diye bir şey yoksa eğer, aşk, sevgi, nefret, hırs, cesaret, türlü duygular da yok mudur? Bir bebeğin doğum anını gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Dünyaya gözlerini ilk açışı, o ilk bakışı, ağlayışı size neler hissettirebilir. Anne babasına yaşattığı duygular nelerdir? Aşkın vücudumuzu sarıp sarmalayıp bizi deli divane ettiği anlar bir hayal midir? Birini sevmek nedir? Tüm bunlara bilimsel yanıtlar verilebilir. Fakat hangi makale bizim yaşadıklarımızı yalanlayabilir. “Aşk, diğer tüm bedensel olaylar gibi, tamamen biyokimyasal bir süreçten ibarettir ve hiçbir madde üstü ve mutlak olarak “soyut” olan bir anlam taşımamaktadır!” Peki bizim için taşıdığı mana önemli değil mi? Bu ya da yapacağınız herhangi bir tanım bizim acılarımızı, heyecanlarımızı geçersiz mi kılar? Tamam o zaman deyip yolumuza hiç acı çekmeden devam edebilir miyiz? İçsel hezeyanlarımız deney yoluyla ölçülebilir mi? O kadar basit bir şekilde tüm bunlar aslında yok hiç olmadı, denilebilir mi?

İnsan sadece bedensel bir varlık mıdır? Acılarımız, sevinçlerimiz, heyecan ve türlü duygularımız biyokimyasal bir süreçten ibaret olsa bile, bu bizim yaşadıklarımızı gerçek dışı mı kılar? Yaşadıklarımız (maddi – manevi) algıladığımız – algılayabildiğimiz ölçüde de olsa bizim için bir gerçekliğe sahip değil midir? Hissettiklerimizi birileri yalanlıyor ya da daha süslü bir şekilde acımasızca anlatıyor diye artık aslında olmadıklarını mı düşüneceğiz.

Türlü duygular sarmış etrafımızı. Zaman bir türlü yakamızı bırakmıyor. Bir yerden başlamalı insan. Gidip gitmemeye karar vermek bir tercih meselesi değildir bazen. Bu bir gidemeyenin hikayesidir. “Bu kendini “ben” zanneden bir başkasının hikayesidir.”

Yaşadığımız hayat sadece bir olasılıktır. Hayal edebileceğimiz ya da edemeyeceğimiz tüm hayatlardan sadece biri. Artık varolmamanın güvenliği içinde değiliz. Kısa bir süreliğine varlık bulmuş ya da yokluğa mahkum olmuş insancıklarız. Zaman içimizden delicesine akıp geçerken. Biz ne kendimizi ne başkalarını anlayamazken. Türlü dertlere gark olmuşken ruhumuz. Evet.. Belki yokuz.. Lakin, acılarımız bildiğimiz tek hakikat – gerçek.. Zaman geçti… Seyrediyordum küçük bir çocuk gibi pencereden. Yağmurlar ardından baktığım cama usul usul vuruyordu. Her türlü yağmuru gördüm. Benim gibi küçük bir insan için büyük sayılabilecek fırtınalar atlattım. Hayatımın sonuna geldiğimde sanki hiç yaşamamışım gibiydi. Ne de çabuk geçtiğini anlayamadım.

Hayatın ne olduğunu siz zavallı ölümlülere anlatmayı denemek, seksen yıllık bir hayat yorgunu olarak ahkam kesmeyi ister miydim? Galiba istemezdim. Aslında bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. Bazı sorular cevaptan daha önemlidir. Belki de cevap diye bir şey yoktur. Belki de cevap şah damarımızdan daha yakındır. Bilmemenin ne demek olduğunu çok iyi biliyoruz.

Belki de bu yüzden..

Esme rüzgar durup dinlenesim var biraz..

Yine sırtımda bütün zamanların yükü, sözsüz bir şarkı çalıyor gibi sanki uzaklarda, yorgunum hâfız.. Manaya yükleyemediği saatleri yazdırmıyor bize zaman.. Zaman? Bir avuç kül, elinde kalan.. Bir başka öykü bu, başka bir şarkı.. Anlatamıyor olabilir dilim, ancak susacak da değilim..

Durduğun yer zordur hâfız.. Olduğu yerde olamaz insan, gitmek ister hep? Ne kalabilirsin ne de bırakıp gidebilirsin, ikisi de zor gelir sana. Gözleri kamaşan bir adamsın kalabalığın ortasında.

Düşünürsün durduğun yerde, dünyanın ritmi bu mu? Birbirinin aynı olmayan bir tek günüm var mı diye.. Sayısız kereler sormuşsundur belki kendine. Her şeyi bırakıp gitsem, hiç hesapsız, ardıma bile bakmadan gitsem? Sadece gitsem.. Bu anlamsız koşuşturma biterdi o zaman.

Bir yolculuk insana ne getirir bilinmez..

Yollar dardır, belki geçit vermez, yol iz bilinmez bir yerde kalır insan.. (Zaten hep orada değil midir ki?)

Bilinen bir sonla yaşamak mı bizi cezbeden, bu yüzden mi bekleyeyim burada.. Yolcu olmak sonu belli olmamak belki de, belki de bu yüzden, bu yüzden gitmekler.. Bu yüzden hep aklımızın bir köşesinde kemirir fare gibi zaman bizi.. Zaman içimizden akıp geçerken hep.. Hep mi aydınlatır gözlerin yolları, yoksa âşık olduğumuz için mi görüyoruz apaçık? Sesimiz kısık yine.. Bir an sessizlik, bir an durup düşünme yoksa kalırsın yine.

Herkes kalmış bir sen git ne çıkar, kim fark eder gittiğini, bugün ölsen kaç gün hatırlanırsan o kadar hatırlanırsın en fazla. En ufak bir kelime bile söyleme istersen, sözcükler bilye gibi dağılsın etrafa, saçılsın, kahrolsun anlatamıyorum kelimeler?

Değişir zaman, değişir insan, ama burada kalan değil mi hep aynı insan. Bırak sen pişman olmamış gibi yaşamayı.. Gözlerde birkaç gün hüzün sadece? Sadece bu ardından bakarlar birkaç gün.. Gidemediklerine değil senin gittiğine üzülürler..

-Zaman: 24 saat, her gün birbirinin aynı. Özgür değilsen eğer, ölene kadar 24 saatler yaşarsın, her günün bir diğerinin kopyasıdır, arada bir değişiklik yaparsın 🙂 (işte ben buna gülerim), ölene kadar 24 saatler yaşarsın sadece.. Ortalama 60 yıllık bir hayat = karbon kâğıdında 24 saat + keşkeler, pişmanlık..

Resim:

1)   http://filizgunduz.blogspot.com/2011/07/zamann-farkndalg.html

2)   http://www.google.com.tr/imgres?q=time&hl=tr&biw=1760&bih=871&tbm=isch&tbnid=6eAu-urZlgW6xM:&imgrefurl=http://www.freelanceapple.com/freelancers-time-analysis/&docid=7HffOAAB-oLIzM&imgurl=http://www.freelanceapple.com/wp-content/woo_uploads/32-daylight-savings-time.jpg&w=500&h=375&ei=VrTWTqvMBorU4QTX2L23AQ&zoom=1&iact=hc&vpx=399&vpy=330&dur=3280&hovh=194&hovw=259&tx=157&ty=110&sig=114417121099800695809&page=2&tbnh=147&tbnw=167&start=36&ndsp=38&ved=1t:429,r:21,s:36

Hayat..

İnsan hayatı anlamaya başladığında, artık herşey için çok geçtir..

Şimdiye dek hiç duyulmamış sesler var kulaklarımda.. Düşüp peşine ardı sıra, giderim nasıl olsa. Bu ağaçlar, bu yollar, bu, bu yeryüzünde ne aradığını bilmeyen insan(lar), bu içine düşülesi deniz… Hepimiz, gidiyoruz sessizce her birimiz..

Burada yalandan başka bir şey yok hafız.. İnsanlarla dolu bir dünyanın ortasındayım.. Milyarlarca yıldır dönüp duran bir dünya. Giderek daha hızlı dönüyor sanki, daha çabuk akşam, daha çabuk sabah.. Ben yavaşladıkça daha da hızlı geçiyor zaman..

Önünde durduğun bu yol, sayısız dönemeçlerle dolu hayat yoludur. Yolun başındasındır, beklemeye devam edersin. Herşeyin, hepsinin sonucu belli.. Yürümekte, koşmakta ya da durup beklemekte özgürsün.. Senin gibi başka bekleyenler de var. Bazen onlarla karşılaşıyorsun. Hangi yoldan gitmen gerektiğini bilmiyorsun. Durup durup yürüyorsun.. Yollar ilerledikçe sapaklar artıyor. Dallanıp budaklanıyor. Herşey karmakarışık görünüyor. Arkadaşların, eşin dostun sana tavsiyelerede bulunuyor. Ne yapman gerektiğini sana söylüyorlar. Ama bakıyorsun ki onlar da yolda, kimse nereye gittiğini bilmiyor. Üzerinde durduğu yol bir yere gitmeyen insanlar sana yolu tarif ediyorlar. Sana hayatın anlamını söyleyecekler bıraksan, durma hadi onları dinle. Duydukların yabancı kelimeler değil, gideceğin yolu biliyor musun? Bu yol nereye gidiyor?

Herhangi bir yol ayrımında öleceksin. Bunu adın gibi biliyorsun. Bunun hangisi olduğunu bilmiyorsun. Belki bilmeyi de istemezsin. Ama belki sıradaki dönemeçte ölüm bekliyor.

Yolların sahibi seni izliyor. Attığın tüm adımları ve sonunda ne olacağını biliyor.Yaşın ilerledikçe, önceleri nasıl korkmadığını söylediğine gülüyorsun. Önceleri nasıl da uzaktı her şey. Artık telaşa gerek olmadığını biliyorsun. Acele etmene gerek yok. Hayat yeterince aceleci zaten, giderek yorulduğunu hissediyorsun. Zaman içinden akıp geçiyor sanki.

Bütün bunlar ne için… Nereye gidiyorum.. Belki de zaman diye birşey de yok. Güneş doğup batıyor diye, saati icat ettin diye nasıl emin olabilirsin aslında her şeyin geçip gittiğine. Belki de hala başladığın yerdesin. Geçip gittiğini düşündüğün her şey… Hepsi bir rüya gibi. Yaşarken ne kadar da uzun, nasıl da zor gelmişti oysa. Oysa şimdi hepsi bir anda olmuş gibi. Bir saniye sürmüş sanki. Sadece öyle olduğunu düşünmüşüm gibi. Beynin sana bir oyun oynuyor olabilir mi?

Bu güne kadar öğrendiğin her şeyi başkalarından öğrenmedin mi? Onların doğru olduğunu düşündükleri her şeyi. Sen de başkalarına anlatmadın mı?

İnandığın, bildiğini düşündüğün, emin olduğun her şeyi, sana başkaları aşılamadı mı?

Başka insanlardan bağımsız olarak bildiğin bir şey var mı?

Belki de yolun herhangi bir yerindesin. Duruyor ya da yürüyorsun. Belki sıradaki yol ayrımından sonra (gitmeyi seçeceğin – seçtirileceğin) artık yazdıklarımı okuyamayacaksın. Yarın belki yaşamıyor olacaksın. Bir kısmımız için bu bir gerçek.. Halen daha yaşıyorken, ya da bu rüyanın içinde yaşadığın anda, bir şey seç. Gerçekten istediğin bir şey olsun. Nerde olmak istiyorsun. Yarın burada olmayacaklardan biri olma ihtimalini düşünerek, bugün kendin için bir şey yap. Neden buradasın? Diğer insanları bir anlığına unut. Sen kimsin, burada ne arıyorsun? Neyi bekliyorsun?

?Hayat kendini bulmakla alakalı değildir. Hayat kendini yaratmakla ilgilidir.?

“Yaptığınızı,, bir başka budalanın,, bunları sizden beklediğini düşündüğünüz için yapıyorsanız,, onun sizden bunları beklemesi de, sizin onun bunları beklediğini umduğunuzu sandığından ileri geliyorsa, herkes istemediği birşeyi yapıyor demektir.. o zaman ortaya budalaca bir durum çıkar..”

Biz öğrenim görmüş değil, sınavı kazanmış insanlarız, hayır! biz temiz değiliz sadece süsleniyoruz…!

Sükûtun kudretine inanıyorum. Bu mevzuu üzerine saatlerce konuşabilirim.

Bernard Shaw

Ne İçindeyim Zamanın..

Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında

Yekpare geniş bir anın

Parçalanmış akışında

İçindeyim zamanın belki de büsbütün dışında, akıp giden rüzgâr kadar yorgun, masa başında hatıralar, hatıram olsun sana bu şarkılar.. Yekpare geniş bir anın içinde parçalanmış bakışlarım.. Ben, nerede yaşadım, anılarımda kelebekler, anılarımda ellerin bekler.. Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında, her yer yakın, hepsi aynı uzaklıkta bana.. Yarım kalmış cümleler var aklımda.. Duymalıyım, dinlemeliyim bir daha, bir daha..

Bir garip rüya rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgârda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.

Dinmeyen bir fırtınaya tutulmuşum hafız, rüya renginde her şey, uyuşmuş gibi her şekil.. Rüzgârda uçan bir tüy bile benim kadar hafif değil.. Rengine tutulduğum denizler kadar yalnız düşlerdeyim.. Uyuşmuş bir haldeyim, şimdilerde kim bilir nerdeyim, kimleyim.. Rotadan sapmış gibiyim, şimdi nereye giderim, bir yere mi gitmeli? Suyla gökyüzü arasında bulutlar ağlar şimdilerde.. Fırtınadan çıkmak da neymiş, kim ister ki böyle bir şeyi. Sulara gömülüyorum bir akşam üzeri, suyundayım zamanın.. Bir hâl var bende bugün, denizlerden deniz beğeniyorum, mânidar bakışlarına nispet yapar gibi.. Şekiller karmakarışık.. Her şey o kadar aydınlık, o kadar belirgin ki gökyüzü.. Hiç bitmeyen bir yolculuktayım, yarım bırakılmış cümlelere nokta atıyorum.. Anlatıyorum, anlatıyorum?

Kendine İyi Bak..

Belirsiz isimlerden uzakta..

Şimdi saat on ikidir.. Bedenimden oldukça uzakta oturuyorum bu gece.. Seyrediyorum kendimi ..

Ben neyim hafız!. Ayakta durabildiğime hayret ediyorum. Nasıl söylenirse öyle söyleyebilseydim ben de keşke. Yazmak; süslemek belki de. Olduğu gibi anlatamayanların tercihi mi yazmak? Gördüğü gibi mi? Hissettiğin gibi mi?

Bugün kendimi daha uzaktan izledim. Bedenimi terk etmek için can atan ruhum, tüm insancıl duygulardan gün geçtikçe sıyrılıyor. Hafiflik hissediyorum.. Giderek hafifliyorum. Günler geçtikçe her şey daha basit gelmeye başlıyor. Bunca kalabalığın arasında, hafifliğin, hayallerin, gerçeğin, karmaşanın, koşuşturmacanın arasında, sanki ben değilim gündüz yaşayan. Başka bir ben gibi. Hoşlanmadığım bir ben. Tiksindiğim belki. Sevemedim kendimi. Neler söylüyor dilim böyle. Halbuki konuştuklarım değil düşünüyor olduklarım. Aklımdan geçenler değil ki bunlar. Bir sükunet, bir dinginlik duyuyorken tam da?

Allah?ım beni burada bırakma.. Nasıl görünüyor olduğum hakkında endişe içindeyim. Et ve kemiğin arasında bunalmışım.. Daralıyorum.. Çekiştirip durmayın, biraz açılayım.. Biraz rüzgar esse kendime gelirim.

Hangi yana gitsem kaybetmişim sanki.. Saatler mi durmuş zaman mı? Zaman akmıyor hafız, zaman umursamazlık, zaman ihanet, yalan, zaman bine bölünen hatıra.. Kelebek kanatlarına bağlı anılar. Günlerce aktılar uzun uzadıya.. Seyretmek bile acılar içinde ölmek için fazlasıyla yeterli. Sonu belli olmayan günleri sayıyorum.. İçimde beni dehşete düşüren muhteşem bir acı.. Acılar yağmur olup yağıyor üzerime. Sürekli ıslak kalıyorum ben hafız, ne diyeyim, nasıl anlatayım. Rüzgara tutulup uçamıyorum. Koşup uzaklaşamıyorum. Benden daha yaşlı bu gözlerim. Ne söylüyorlar anlamıyorum. Ne yana baksam yok? Ne yana dönsem kayboluyorum.. Kendime aynada bile bakamıyorum. Yüzüm ne renk, ruhum hangi okyanusa denize sevdalı.. Perdeler çekili sanki içimde.. Kimseler bilmez, kimseler görmez.. Kimselere söylen(e)mez.

?Kendine iyi bak.. Kendine bakmak.. Dönüp kendine bir bak. İyice bak kendine eğer yapabilirsen. O kadar kolay mı kendini görmek aynaya bakmadan. Ya da hangi ayna gösterebilir sana kendini. Kim olduğunu.. (Ben bu sayfanın ortasında ne arıyorum). Hayat dediğimiz yerin herhangi bir noktasını işgal etmekteyim. Geçici bir rahatsızlık vermekteyim.

Virginia Woolf – Deniz Feneri

Ama tek bir gece nedir ki? Kısacık bir zaman parçası, hele hemen böyle karanlığın rengi solmaya, kuşlar, horozlar, böylesine çabuk ötmeye, dalgaların boşluklarında, kıvnlan bir yaprak gibi, soluk bir yeşillik belirmeye başladığında. Ama yine gecenin ardından gece gelir. Kışın elinde daha böyle bir deste gece vardır, onları yorulmak bilmez parmaklanyla, eşit olarak, hak geçirmeden dağıtır. Bu geceler uzarlar, karanrlar. İçlerinde, yükseklerde, pırıl pırıl, ışıktan tabaklar gibi gezegenler taşırlar. Sonbahar ağaçlan hırpalanmış da olsalar, soğuk katedral odacıklarının alacakaranlığında parıldayan eskimiş bayraklara! ışıltısı vardır üzerlerinde; buralarda mermer sayfalar üstünde, altın harflerle savaşta ölüm anlatılır, uzaklarda Hindistan çöllerinde kemikler nasıl ağarır ve yanar, bunlar anlatılır. Sonbahar ağaçları son ay ışığında, hasat zamanının dolunaylarında pırıldar, bu ışıkta emekçinin çalışması yavaşlar, biçilmiş anızlı tarlalar dümdüz görünür, masmavi dalgalar kıyıyı yalar…

Ama daha fırtınalı bir denize düşen ben, diye haykıracaktı, eğer bunu yaparsa, artık dayanamayacaklar, avaz avaz bağıracaklardı; içinde kaynayan o heyecan bu kez de patlarsa artık dayanamayacaklardı; ama şaşılacak şey; ağzından yalnız bir «Ya!» çıkmıştı o kadar, sanki kendi kendine, böyle bir şey, çevreyi yaygaraya vermeye değer mi? Evet, fırtınalarda insanlar boğuluyor, ama bu işte ne bir hile, ne bir tuzak vardır, sonra denizin dibi de (sandviç kâğıdındaki kırıntıları denize dökerek) önünde sonunda sudan başka nedir ki diye düşünmüştü. Piposunu yakıp cebinden saatini çıkardı. Dikkatli dikkatli baktı; belki de aklından bir bölük matematiksel hesap yaptı.

Sonunda övünçle-. «Aferin!» dedi. «James bizi sanki doğuştan denizciymiş gibi getirdi.»