Bilmemek En İyisi

Zen Ustası Hogen’ın amaçsız yolculuğu onu nasıl evine geri getirdi

(“İşte Bu,” 1. bölümden)

Masumiyetin sıra dışı zekası üzerine



TAHTA ÇIKAN DOGEN ZENJİ DEDİ Kİ:

“ZEN USTASI HOGEN KEİSHİN ZENJİ’DEN DERS ALDI.

KEİSHİN ZENJİ ONA, ‘JOZA, NEREYE GİDİYORSUN?’ DİYE SORDU.

HOGEN DEDİ Kİ,’AMAÇSIZ BİR HAC YOLCULUĞUNA ÇIKIYORUM.’

KEİSHİN DEDİ Kİ, ‘HAC YOLCULUĞUNUN HEDEFİ NEDİR?’

HOGEN, ‘BİLMİYORUM,’ DEDİ.

KEİSHİN, ‘BİLMEMEK EN MAHREM OLANI,’ DEDİ.

HOGEN ANİDEN MÜTHİŞ AYDINLANDI.”


Zen sadece Zen’dir. Hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Benzersizdir ? şu bakımdan benzersiz, insan bilincinin başına gelen en sıradan ve aynı zamanda en sıradışı fenomen olduğu için. Sıradan çünkü bilgiye inanmaz, beyne inanmaz.

Felsefe veya din değildir. Tüm kalbiyle sıradan varoluşu kabullenmektir, insanın tüm benliği ile, tamamen hayal ürünü olan başka dünyaları arzulamadan. Ezoterik saçmalıklar ile ilgilenmez, metafizik ile de. Karşı kıyıya geçmek için çırpınmaz; bu kıyı fazlasıyla yeterlidir. Bu kıyıyı kabullenişi öylesine müthiştir ki bu kabullenme sayesinde kıyı da değişime uğrar – ve bu kıyı karşı kıyıya dönüşür.

Bu bedenin ta kendisi buda. Bu toprağın ta kendisi lotus cenneti.

Böylece sıradandır. Belli bir türde spiritüellik, bir kutsallık yaratmanı istemez. Senden tek istediği hayatının her anını spontan bir coşku içinde yaşamandır. İşte o zaman sıradan olan kutsallaşır.

Bugün, zamanın bir parçası değil. Bunu hiç düşündün mü? Bugün ne kadar sürer? Geçmişin bir süresi vardır, geleceğin de öyle. Bugünün süresi nedir? Ne kadar devam eder? Geçmiş ile gelecek arasında, bugünü ölçebilir misiniz? O ölçülemez; neredeyse yok. O zamana ait değil: o sonsuzluğun zamanı delmesi oluyor.

Zen bugünde yaşar. Tüm öğreti şudur: bugünde nasıl olunur, artık varolmayan geçmişten nasıl kurtulunur ve henüz olmamış gelecek ile nasıl uğraşılmaz, ve varolan anın içinde odaklanarak nasıl kalınır.

Zen’in tüm yaklaşımı bugüne aittir, ama bunun sayesinde geçmiş ile gelecek arasında köprü oluşturabiliyor. Pek çok şeye köprü oluşturabiliyor: geçmişle gelecek, Doğu ile Batı, beden ile ruh arasında. Birleşemez gibi duran sözcükleri birleştirebiliyor: bu dünya ve o, sıradan ve kutsal.

Şu ufak anektoda girmeden evvel birkaç şeyi anlamamız iyi olacak. İlk önce: Ustalar doğruyu söylemiyor. İsteseler de bunu yapamazlar; imkansızdır. O zaman işlevleri nedir? Ne yapıyorlar? Doğruyu söyleyemiyorlar, ama senin içinde uyumakta olan gerçeği açığa çıkarabiliyorlar. Onu kışkırtıyorlar, ona meydan okuyorlar. Seni sarsıp uyandırabiliyorlar. Sana Tanrı’yı, nirvanayı, gerçeği veremiyorlar çünkü her şeyden önce bunlar zaten senin içinde var. Sen onlarla birlikte dünyaya geliyorsun. Onlar birer parçan olarak senin içinde yer alıyor. Senin öz varlığına aitler. O nedenle sana gerçeği veriyor numarası yapan birisi senin saflığını, kolay inanırlığını suistimal ediyor. Kendisi çok kurnaz – hem kurnaz hem de tamamen cahil. Hiçbir şey bilmiyor; gerçeğin en ufak bir noktasını bile görmüş değil. O yalancı Usta.

Gerçek verilemez; o zaten senin içinde. Ortaya çıkarılabilir, kışkırtılabilir. Bir ortam yaratılabilir, böylece gerçek uyanıp içinden yükselme fırsatını bulur.

Ustanın görevi sandığından daha karmaşıktır. Eğer gerçek aktarılabilseydi her şey çok daha basit ve kolay olurdu. Ama aktarılamıyor, o nedenle dolaylı yol ve yöntemler bulmak gerekiyor.

Yeni Ahit’te Lazarus’un güzel öyküsü yer alıyor. Hristiyanlar bu öykünün ana fikrini tamamen kaçırıyorlar. İsa öyle şanssız ki – yanlış ellere düşmüş durumda. Lazarus’un öyküsünü, ölüm ve dirilişinin öyküsünü tek bir Hristiyan din alimi bile anlayamamıştır.

Lazarus ölür. Mary Magdalene ile Martha’nın erkek kardeşi ve İsa’nın tutkulu bir takipçisidir. İsa uzak diyarlardadır; haberi ve “hemen gel” davetini aldığında iki gün geçmiştir bile, ve Lazarus’un evine vardığında dört gün geçmiştir. Ancak Mary ile Martha onu beklemektedirler – ona olan güvenleri sonsuzdur. Bütün köy onlara gülmektedir. O ikisi diğerlerinin gözünde aptaldır çünkü cesedi bir mağarada saklıyorlardır; günlerdir cesedin başında nöbet tutmaktadırlar. Ceset kokmaya başlamıştır; çürümektedir.

Köylüler, “Siz aptalsınız! İsa hiçbir şey yapamaz. Birisi ölmüşse ölmüştür!” demektedir.

İsa gelir. Mağaraya gider – içeri girmez – dışarıda durur ve Lazarus’a seslenip onu dışarı çağırır. İnsanlar başına toplanmıştır. İçlerinden ona gülüyorlardır: “Bu adam deli herhalde!”

Birisi ona der ki, “Ne yapıyorsun? Adam ölmüş! Dört gündür ölü o. Hatta mağaraya girmek bile zor – bedeni kokmaya başladı. Bu imkansız! Sen kime sesleniyorsun?”

Ama, istifini hiç bozmayan İsa, tekrar tekrar seslenir: “Lazarus, çık dışarı!”

Ve kalabalık müthiş bir sürprizle karşılaşır: Lazarus mağaradan dışarı çıkar – sarsılmış, şoktadır, adeta uzun bir uykudan uyanmışçasına, bir komadan çıkmışçasına. Olanlara, neden mağarada olduğuna kendisi de inanamamaktadır.

Aslında bu öykü bir Usta’nın işlevinin ne olduğunu anlatmaya yarıyor. Lazarus’un gerçekten ölüp ölmediği önemli değil. İsa’nın ölüleri canlandırıp canlandırmadığı da önemli değil. Bütün bu aptalca sorulara takılıp kalmak çok absürd oluyor. Ancak çok okumuş kişiler bu kadar aptal olabilirler. Anlayış sahibi bir insan bu öykünün tarihi bir olay olduğunu asla düşünmez. Çok daha fazlasıdır! O olmuş bir olay değil, bir gerçektir. Zaman içinde yer alan bir şey değildir; daha fazlasıdır: sonsuzlukta yer alan bir şey.

Hepiniz ölüsünüz. Hepiniz Lazarus ile aynı durumdasınız. Hepiniz karanlık mağaralarınızda yaşıyorsunuz. Hepiniz kokuşmuşsunuz ve çürüyorsunuz… çünkü ölüm bir gün aniden gelivermez – siz her gün biraz ölüyorsunuz. Doğduğunuz günden beri ölüyorsunuz. Bu uzun bir süreç; yetmiş, seksen, doksan yılda tamamlanıyor. HER AN size ait bir şey, içinizden bir parça ölüyor, ama siz bunun farkında bile değilsiniz. Canlıymışçasına devam edip gidiyorsunuz; hayatı biliyormuşçasına yaşayıp gidiyorsunuz.

Usta’nın görevi seslenmektir: “Lazarus, çık o mağaradan! Mezarından çık! Ölümden çık!”

Usta sana gerçeği veremez ama gerçeğe seslenebilir. İçinde bir şeyleri harekete geçirebilir. Bir alevi ateşleyecek süreci senin içinde tetikleyebilir. Gerçek sensin – ama etrafın toz tutmuş. Usta’nın işlevi olumsuzdur: seni yıkamak zorunda ki o tozlar yokolsun.

İşte Hristiyanlıktaki vaftiz töreninin anlamı budur. Vaftizci John’un Ürdün Nehrinde yaptığı budur. Ama insanlar bunu ısrarla yanlış anlıyor. Günümüzde de kiliselerde vaftiz törenleri yapılıyor; tamamen anlamsız oluyor.

Vaftizci John insanları içsel bir yıkanmaya hazırlıyordu. Hazır olduklarında onları sembolik olarak Ürdün Nehrine götürüyordu. Bu sadece sembolik bir hareketti -mesela senin sarı-kırmızı giyinmenin sembolik olacağı gibi Ürdün Nehrindeki o yıkanış da sembolikti – ustanın seni yıkayabileceğinin sembolü idi. O üzerindeki yüzyılların tozunu silebilir. Ve aniden her şey berraklaşır, her şey apaçıktır. Bu açıklık aydınlanmadır.

Büyük Usta Daei der ki: “Bilgelerin, azizlerin, ustaların tüm öğretileri bundan fazlasını tefsir etmez: onlar sizin birden Ah, İşte Bu!’ diye haykırmanız hakkındaki yorumlardır.”

Aniden her şey açıklığa kavuştuğunda ve içinden büyük bir neşe yükseldiğinde, ve tüm varlığın, benliğinin her bir hücresi, beynin ve ruhun dans ettiğinde, ve “Ah, işte! Çok şükür!” dediğinde, içinde büyük bir coşku çığlığı koptuğunda, bu aydınlanmadır. Aniden yıldızlar gökyüzüne inerler. Varoluşun sonsuz dansı ile bütünleşirsin.

Auden der ki:

Yıldızlar yere inene kadar dans et!

Dans et, dans et, yere düşene kadar!

Evet, bu oluyor – senin yapman gereken bir şey değil. Yapmak istemesen bile yapmamayı imkansız bulacağın bir şey; karşı gelmen imkansız olacak. Dans etmek zorunda kalacaksın.

Bunun güzelliği, şimdinin güzelliği, varoluşun coşkusu ve yakınlığı… Evet, gökten yıldızlar iniyor. O kadar yakınlar ki onlara dokunabilirsin; onları avuçlarının arasına alabilirsin.

Tüm kalbinle “İşte şimdi oldu!” diyorsun. Arkadan gelen sessizlik, sükunet, coşku, buluşma, ve birleşme, ve orgazma benzeyen deneyim, büyük keyif…!

Ustalar gerçeği öğretmezler; onu öğretmenin yolu yoktur. O din kitaplarının, kelimelerin ötesinde bir iletişimdir. O bir iletidir. İçinizdeki enerjinin daha fazla enerjiyi açığa çıkarmasıdır. Bir tür senkronize eylemdir.

Usta bir ego olarak yok olmuştur; saf coşkuya dönüşmüştür. Mürid Usta’nın yanında oturup yavaş yavaş bu coşkuyu, onun varlığını, o bitmez tükenmez pınardan yemesini, içmesini paylaşır. AIS DHAMMO SANANTANO. Ve bir gün…ve kimse o günün ne zaman geleceğini bilemez; tahminde bulunmak imkansızdır. Bir gün aniden oluverir: içinizde başlayan bir süreç varlığının gerçeğini sana açık ediverir. Kendinle yüz yüze kalırsın. Tanrı başka bir yerde değil: o şimdi burada.

Ustalar anlayışa kavuşmayı aydınlatıp teyit ederler. Bin-bir şekilde aydınlatırlar. Gerçeğe doğru işaret etmeye devam ederler: aya işaret eden parmaklar. Ama o parmaklara yapışan bir sürü aptal vardır. Unutma, onların parmaklarına yapışarak ayı göremezsin. Bazıları daha da aptal, onlar bu parmakları ısırıveriyorlar. Bu da seni hiçbir şekilde beslemeyecektir. Parmağı boş ver ve işaret ettiği yere bak sen.

Ustalar aydınlatır. Etrafı ışığa boğarlar – kendileri ışıktır -varlığına ışık tutarlar. El feneri gibidirler: kendi varlıklarını senin varlığının üzerine odaklarlar. Sen yüzyıllar boyunca, milyonlarca yaşam süresinde karanlıkta yaşadın. Birdenbire bir Usta’nın el feneri içindeki unutulmuş birkaç bölgeyi aydınlatmaya başlıyor. Onlar senin içinde; Usta tarafından getirilmiyorlar – o sadece ışığını sana tutuyor, kendini sana odaklıyor. Ancak mürid açıkken, kendini bırakmışken, tartışmaya değil öğrenmeye hazırken, bilgi toplamaya değil gerçeği anlamaya gelmişken, sadece meraklı değil aynı zamanda her şeyi riske atabilecek bir arayıcı olduğu zaman Usta ona odaklanabilir. Hayatı tehlikede ve kurban edilecek bile olsa mürid hazırdır. Hatta, o uyuşmuş hayatını tehlikeye attığında hayatına tamamen değişik bir boyut gelir: ışık, aşk dolu bir hayat, ölümün ötesinde bir hayat, zamanın ve değişimin ötesinde…

Ustalar anlayışa kavuşmayı aydınlatır ve teyit ederler. İlk önce Usta yolu, içindeki gerçeği aydınlatır. İkinci olarak: anladığında, tanıdığında… Ona kavuştuğuna inanman çok zor olur. En inanılmazı gerçeği anlama olayının senin başına gelmesidir, çünkü sana bunun çok zor, neredeyse imkansız olduğu anlatılmıştır, ve kavuşmak için milyonlarca yaşam boyu beklemen gerektiği. Ayrıca başka bir yerde olduğu söylenmiştir – belki cennette – o yüzden onunla kendi içinde karşılaşınca buna nasıl inanabilirsin ki?

Usta bunu teyit eder.  Der ki, “Evet, işte budur!” Onun konfirmasyonu aydınlatması kadar gereklidir. Önce aydınlatır sonra teyit eder. Ustalar gerçeğin kanıtıdır, ispatı değil. Kanıt ve ispat arasındaki ince fark üzerine meditasyon yap. Usta bir kanıttır; o bir tanıktır. Görür, bilir, olmuştur.  Bunu hissedebilirsin; kanıt hissedilebilir. Gittikçe yaklaşabilirsin; Usta’nın parfümünün varlığının en derin köşesine nüfuz etmesine izin verebilirsin. Usta sadece kanıttır; ispat değildir. Eğer ispat istiyorsan…ispatı yoktur.

Tanrı ne ispatlanabilir ne de aksi yapılabilir; o bir tartışma konusu değildir. Tanrı bir hipotez değildir, bir teori değildir: o bir deneyimdir. Usta yaşayan deneyimdir. Ama onu görebilmek için alıştığından farklı bir yaklaşıma ihtiyacın var.

Bir öğretmene, bir profesöre, bir din adamına nasıl yaklaşılacağını biliyorsun. Onlar fazla çaba gerektirmez çünkü bir ses kaydı veya bilgisayar veya kitap da onların vereceği bilgiyi sana sunabilir.

Ben üniversitede öğrenci idim. Profesörlerin derslerine hiç girmezdim. Doğal olarak bu duruma alınıyorlardı. Bir gün bölüm başkanı beni çağırdı ve dedi ki, “Niye üniversiteye girdin sen? Seni hiç göremiyoruz, hiç derslere girmiyorsun. Ve unutma: sınav vakti geldiğinde derslere katılma sicilini hiç isteme – çünkü sınava girmek için derslerin yüzde yetmiş beşine katılmış olman gerekiyor.”

Ben o yaşlı adamın elini tuttum ve dedim ki, “Siz benimle gelin – nerede olduğumu ve neden üniversiteye yazıldığımı size göstereceğim.”

Onu nereye ve neden götürdüğüm konusunda biraz tereddüt etti. Biraz eksantrik olduğum herkes tarafından biliniyordu! “Peki beni nereye götürüyorsun?” diye sordu.

Dedim ki, “Bana yüzde yüz katılım sicili vermeniz gerektiğini size kanıtlayacağım. Benimle gelin.”

Onu kütüphaneye götürdüm ve kütüphaneciye, “Bu yaşlı adama anlatın – benim kütüphaneye gelmediğim tek bir gün oldu mu?” dedim.

Kütüphaneci, “Tatillerde bile buradaydı. Kütüphane açık değilse bu öğrenci kütüphanenin bahçesinde oturup bekliyor, ve her gün geliyor. Biz de her gün ona, ‘Artık lütfen çık, çünkü artık kapatıyoruz,’ demek zorunda kalıyoruz,” dedi.

Ben profesöre dedim ki, “Kitapları sizin sözde profesörlerinizden çok daha net ve anlaşılır buluyorum. Hem üstelik onlar sadece kitaplarda yazılı olanları tekrarlıyorlar, bu durumda ikinci elden onları dinlemenin ne anlamı var ki? Direkt olarak kitapları okuyabilirim!”

Ona dedim ki, “Eğer öğretmenlerinizin kitaplarda olmayan bir şeyleri öğrettiklerini ispatlayabilirseniz o zaman ben de derslere girmeye hazırım. Eğer ispatlayamazsanız o zaman unutmayın ki benim sicilimi yüzde yüz katılım şeklinde hazırlamalısınız – yoksa sorun çıkarırım!”

Ona tekrar başvurmam gerekmedi; sicilime derslere yüzde yüz katılım şeklinde işlemişti. Dediğimi anlamıştı; aslında çok basitti. “Haklısın,” dedi. “Ne diye ikinci elden bilgi alasın? Direkt kitaplara başvurabilirsin. Ben o profesörleri tanıyorum – ben kendim de kırık plak gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorum. Gerçek şu ki, dedi bana, “son otuz yıldır hiçbir şey okumuş değilim. Eski notlarımı kullanmaya devam ediyorum.”

Otuz yıldır devamlı aynı dersi verip duruyordu; halbuki otuz yılda milyonlarca kitap basılmıştı.

Bir öğretmene nasıl yaklaşılacağını biliyorsun, bir kitaba nasıl yaklaşılacağını biliyorsun, ölü bilgiye nasıl yaklaşılacağını biliyorsun, ama bir Ustaya nasıl yaklaşılacağını bilmiyorsun. O tamamen farklı bir bağlantı kurma yoludur. İletişim değil bağlantıdır – çünkü Usta ispat değil kanıttır. O Tanrı’nın ispatı değil, Tanrı adına tanıktır. Tanrı hakkında geniş bilgisi yoktur, sadece bilir. Bilgili değildir, sadece bilir.

Unutma, bir şeyler HAKKINDA bilgi sahibi olmak değersizdir. “Hakkında’ sözcüğü etrafında anlamına gelir. Bir şey hakkında bilgi sahibi olmak onun etrafında dolanıp durmak demektir. “Hakkında” sözcüğü çok güzel. Nerede “hakkında” lafını görürsen onu “etrafında” diye oku. Birisi “Tanrı HAKKINDA bilgi sahibiyim” derse şöyle anla: Tanrı’nın ETRAFINI biliyor. Bir daire çiziyor. Gerçek bilgi asla bir şeyin hakkında olmaz, etrafında dönmez: direkttir, düz bir çizgi çizer.

İsa der ki: “Yol dümdüzdür…” Daire çizmez; dış çerçeveden merkeze atlar. Usta bu atlayışın, bu dönüşümün kanıtıdır.

Usta/mürid ilişkisi, tırtıl ile kelebek arasındaki ilişkiye benzer, tırtıl ile kelebek arasındaki dostluğa. Kelebek tırtılın kelebeğe dönüşeceğini ispat edemez; bunun mantıklı bir yolu yoktur. Ama kelebek tırtılın içinde bir istek uyandırabilir ? bu mümkündür.

Usta senin kendi deneyimine ulaşmanı sağlar. Sana Vedas, Kuran, İncil vermez; seni kendinle karşılaştırır. Kendi içindeki kaynakların farkına varmanı sağlar. Senin kendi özünün, kendi tanrısallığının farkına varmanı sağlar. Seni din kitaplarından kurtarır. Başkalarının yorumlarından serbest kılar. Tüm inançlardan arındırır. Tüm spekülasyon, tüm tahminlerden vazgeçip özgür olursun. Felsefeden, dinden, teolojiden kurtulursun. Kısacası seni sözcüklerin dünyasından kurtarır – çünkü sorun sözcüklerdedir.

Sen “aşk” sözcüğüne kafayı o kadar takıyorsun ki aşkın bir sözcük değil bir deneyim olduğunu unutuyorsun. “Tanrı” sözcüğüne öylesine takılıyorsun ki Tanrı’nın bir sözcük değil bir deneyim olduğunu unutuyorsun. “Tanrı” sözcüğü Tanrı değildir, ve “ateş” sözcüğü ateş değildir, ve “aşk” sözcüğü de aşk değildir.

Usta seni kelimelerden kurtarır, tüm hayal ürünü felsefelerden kurtarır. Seni sözcüklerin olmadığı bir sessizliğe büründürür. Din ve felsefenin hatası, gerçek deneyimin yerini almalarıdır. Buna dikkat et!

Denver’lı iki sekreter, Marlene ve Florence, öğlen yemeğinde sohbet ediyorlardı.

“Dün gece çok okumuş biri bana tecavüz etti,” diye fısıldadı Marlene.

“Sahi mi?” dedi Florence. “Çok okumuş biri olduğunu nereden bildin?”

“Ona yardımcı olmak zorunda kaldım.”

Çok okumuş insanlar sakattırlar, felçlidirler, kafalarının içinde yaşarlar. Sözcüklerin dışında her şeyi unutmuşlardır. Pek güzel sistemler kurarlar. Güzel teoriler yaratırlar; onları güzel şekillere oturturlar, ama tüm yaptıkları budur. Hiçbir şey bilmezler – ama bildiklerini söyleyerek hem kendilerini hem başkalarını kandırırlar.

Onları dışarı çıkarmak çok zordur. Kendi sözcüklerinin içinde yaşarlar. Gerçeğin sözcüklerin dışında her yerde olduğunu unuturlar. Tamamıyla kör ve sağırdırlar. Göremezler, duyamazlar, hissedemezler. Sözcük sözcüktür. Onları göremezsin, hissedemezsin, ama onlar sana gayet güzel ego takviyesi yapabilirler.

Eğer gerçekten gerçeğin ne olduğunu öğrenmek istiyorsan din ve felsefenin içinde kaybolmamaya dikkat et. Hristiyan, Hindu, Yahudi olma konusunda dikkatli ol çünkü hepsi sağır, kör, duyarsız olmanın birer yoludur.

Zen der ki: Felsefe yapmaktan vazgeçebilirsen senin için ümit var demektir. Felsefe yapmayı bıraktığın anda bir çocuk gibi masumlaşıyorsun. Ama unutma: Zen’in bilmeme konusundaki ısrarı cehaleti savunduğu anlamına gelmez. Bilmemek cehalet değildir; bilmemek masumiyet halidir. Bilgi veya cehalet yoktur; ikisi de aşılmıştır.

Cahil birisi cehalet içindedir. Cahil insan temel bir şeyleri göz ardı eder. Böyle bakınca çok bilen insan en cahil olandır, çünkü cenneti ve cehennemi bilir ama kendini bilmez.

Tanrı’yı bilir de onun kim olduğuna dair en ufak fikri yoktur, içindeki bilinç nedir bilmez. Cahildir çünkü hayattaki en temel şeyi göz ardı etmektedir: kendini. Kendini önemsiz şeylerle oyalamaktadır. Cahildir – bir dolu şey bilir ama tamamen cahildir.

Bilmemek beynin devreden çıktığı bir durumdur. Beyin çok şey bilebilir, beyin cahil olabilir. Eğer azıcık bilgin varsa sana cahil diyebilirler; eğer daha çok bilgin varsa bilgili sayılırsın. Bilgi ile cehalet arasında çeşitli kademeler vardır. Cahil olanın bilgisi azdır, hepsi o; en bilgili insan dünyaya daha az cahil görünebilir, ama bir farkları yoktur, özleri aynıdır.

Zen bilmeme durumunun üzerinde durur. Bilmemek insanın ne cahil ne de bilgili olduğunu gösterir. İnsan bilmez çünkü daha fazla bilgi ile ilgilenmiyordur, ve insan cahil değildir çünkü göz ardı etmiyordur – en temel arayışı göz ardı etmiyordur. Kendi varlığını, kendi bilincini göz ardı etmiyordur.

Bilmeme durumu aslında bilmektir çünkü tüm bilgi ve tüm cehalet yokolduğunda varoluşun ne olduğunu düşünebilirsin. Bilgi doğduktan sonra edinilir, ama bilmek seninle beraber gelir. Daha fazla bilgi edindikçe bilme hali gittikçe yokolur çünkü üstü bilgi ile kaplanır. Bilgi aynen toz gibidir ve bilmek de aynen ayna gibi.

Bilmenin kalbi şimdiki zamandır. Bilgi hep geçmişe aittir. Bilgi hafıza demektir. Bilgi bir şeyler öğrendin, bir şeyleri tecrübe ettin anlamına gelir, ve bu arada bilgi toplamışsındır. Bilmek ise bugüne aittir. Peki eğer bilgilerine fazlasıyla dayanıyorsan nasıl şimdiki zamanda varolacaksın? Bu imkansız; bilgiye dayanmaktan vazgeçmek durumundasın. Ve bilgi edinilir: bilmek ise senin doğan. Bilmek hep şimdidir – bilmenin kalbi şimdidir. Peki şimdinin kalbi…?

“Şimdi” kelimesi güzeldir. Şimdinin kalbi bomboştur. Beyin devrede olmadığında, sen bir hiçe dönüştüğünde, her şey sıfırlandığında – Buda şimdi’ye aynen böyle der, SHUNYA, yani sıfır – o zaman seni çevreleyen her şey, içindeki ve dışındaki HERŞEY, bilinir. Ama bilgi şeklinde değil, tamamen farklı bir yolla bilinir. Çiçeğin açmayı, balığın yüzmeyi, ana rahmindeki çocuğun büyümeyi bildiği şekilde. Sen de nefes almayı biliyorsun – uykuda veya komadayken bile nefes almayı sürdürürsün – ve kalbin atmayı biliyor. Bu tamamen farklı bir bilme tarzı, çok içsel ve yaradılıştan gelen bir olay. Sonradan edinilmiyor, tamamen doğal.

Bilgi, bilmenin karşılığında elde edilir. Ve sen bilgi elde ettiğinde, bilmeye neler oluyor? Bilmeyi unutuyorsun. Bilgi elde ediyorsun ve bilmeyi unutuyorsun. Halbuki bilmek tanrısallığa açılan kapı; bilgi ise tanrısallığın önündeki engel. Bilginin dünyada çeşitli yararları var. Evet, seni daha verimli ve becerikli kılar, becerilerin artar; bu sayede daha çok para kazanabilirsin. Bunların hepsi doğru ve ben hiçbirini yadsımıyorum. Bilgiyi bu şekilde kullanabilirsin; ama bilginin tanrısallığa engel olmasına izin verme. Bilgiye ihtiyaç olmadığında onu bir kenara koy ve kendini bilmeme hallerine boğ – bu da bir bilme durumu aslında, gerçek bilme. Bilgi, bilmenin karşılığında elde edilir ve bilme unutulur. Ama onu hatırlayabilirsin – sadece unuttun hepsi o.

Usta’nın görevi senin onu TEKRAR hatırlamanı sağlamaktır. Beyne hatırlatmak gerekir çünkü bilme hali aslında YENİDEN hatırlamaktan ibarettir. Bir gerçeğe, bir Usta’ya rastladığında ve onun benliğindeki doğruyu gördüğünde, içindeki bir şeyler onu hemen tanıyıverir. Tek bir dakika bile kaybolmaz. Sen bunun doğru olup olmadığını düşünmezsin bile -düşünmek zaman alır. Gerçeği dinlediğinde, gerçeğin varlığını hissettiğinde, gerçek ile yakından bağlantı kurduğunda, içinden bir şeyler onu hiç sorgulamaksızın tanır. Kabul ettiğinden veya inandığından değil: tanırsın. Ve zaten bir şekilde içinin derinliklerinde bir yerlerde onu bilmesen tanıyamazdın. Zen’in temel yaklaşımı budur.

“Küçük kardeşin konuşmayı öğrendi mi bari?”

“Tabii ya,” dedi ufak Mike. “Şimdi annemle babam ona sessiz kalmayı öğretiyorlar.”

Toplum bize bilgi öğretiyor. Bir sürü okul, kolej, üniversite var…hepsi bilgi, daha fazla bilgi üretmeye, sonra bunları insanların beyinlerine kazımaya soyunmuş durumda. Usta’nın işlevi ise bunun tam tersi: toplumun sana yaptığını Usta silmek zorunda. Onun işlevi temelde topluma aykırı, ve bu konuda yapılacak bir şey yok. Usta topluma karşı olmak zorunda.

İsa, Pisagor, Buda, Lao Tzu, hepsi anti-sosyaldi. Öyle olmak istediklerinden değil, ama bilmemenin güzelliğini, sonsuzluğunu, masumiyetini farkettikleri, bunun tadını aldıkları anda bunu başkalarına da iletmek, diğer insanlarla paylaşmak istiyorlar. Bu sürecin kendisi anti-sosyal zaten.

İnsanlar bana toplumun neden aleyhimde olduğunu soruyorlar. Toplum bana KARŞI değil – ben anti-sosyalim. Elimden bir şey, gelmiyor – benim de kendi işime bakmam lazım. Bana olanları paylaşmalıyım, ve işte bu paylaşma sırasında topluma karşı çıkmış oluyorum. Toplumun tüm yapısı bilgi üzerine kurulu, Usta’nın görevi ise hem bilgiyi hem cehaleti yokedip seni çocukluğuna döndürmek.

İsa der ki: Küçük çocuklar gibi olmazsanız Tanrı’nın krallığından içeri giremezsiniz.

Aslında toplum seni gerçek doğandan koparır. Dengeni bozar. Seni nevrotik yapar.

Üniversitede ders esnasında ünlü bir psikaytra öğrencisi sorar: “Hocam, bize anormal insanı ve davranışlarını anlattınız, peki normal insan ne olacak?”

“Onu bulduğumuzda,” der psikiyatr, “iyileştireceğiz.”

Toplum normal insanları iyileştirir durur. Unutmayın, her çocuk normal doğar; sonra toplum onu iyileştirir. Ondan sonra anormalleşir. Hindu, Hristiyan, Komünist, Katolik olur…dünyada öyle çok nevroz var ki. İstediğin türde bir nevrozu rahatça seçebilirsin. Toplum her türlüsünü yaratır; her büyüklük ve biçimde nevroz mevcut, her zevke göresi var.

Zen anormalliğini iyileştirir. Seni tekrar normal yapar, seni yeniden sıradan yapar. Ama unutma, seni aziz yapmaz. Unutma, seni kutsallaştırmaz. Seni sadece sıradan bir insan haline getirir – kendi doğana, özüne döndürür.

Bu sembolik bir ifade, çok önemli bir şeyi metaforla anlatıyor. Zen insanın bir merdiven olduğunu söyler. En aşağıdaki basamak beyin ve en üstteki beyinsizlik durumu oluyor. Zen der ki ancak beyinsizlik mertebesine erişenler tahta çıkıp insanlara seslenebilirler – bunu herkes yapamaz. Bu papaz veya vaiz olma meselesi değildir.

Hristiyanlar vaizleri eğitirler; onları eğittikleri din okulları vardır. Bu nasıl bir aptallıktır ki? Evet, onlara hitabet sanatını öğretebilirsin; bir konuşmaya nasıl başlanıp bitirileceğini öğretebilirsin. İşte Hristiyan din okullarında öğretilen de aynen budur. Nasıl mimikler yapılması, nerede es verilmesi, ne zaman yavaş konuşulması ve ne zaman sesin yükseltilmesi gerektiği bile öğretilir – her şey yapaydır. Ve bu aptal insanlar hala İsa hakkında vaaz veriyorlar, tek bir soru bile sormadıkları halde!

Ben bir seferinde bir din okulunu ziyaret ediyordum. Okul müdürü dostumdu; beni o davet etmişti. Ona şunu sordum: “Bana İsa’nın hangi dini okulda eğitim aldığını söyler misin? – çünkü dağdaki vaazı o kadar güzel ki mutlaka bir din okulunda eğitim almış olmalı. Ya Buda hangi din okuluna gitti acaba?”

Muhammed’in hiçbir eğitimi yoktu, -ama konuşma biçimi, Kuranı okuyuşu, muhteşemdi. Bu yetenek başka bir yerlerden geliyordu. Eğitim değildi, bilgi değildi. Bu bir bilme halinden kaynaklanıyordu.

‘AMAÇSIZ BİR HAC YOLCULUĞUNA ÇIKIYORUM.’

Usta sorar, “Nereye gidiyorsun?” Ve mürid der ki, “Belli bir yere değil.” Amaçsızca, rüzgarda savrulan yaprak misali, rüzgar onu nereye taşırsa: kuzeye, o zaman kuzey güzeldir; güneye, o zaman güney güzeldir – çünkü hepsi kutsaldır. Nereye gidersen onunla karşılaşırsın. Bir amaç sahibi olmaya gerek yok.

Bir amaç edindiğin anda gerilirsin; amaca odaklanırsın. Bir amacın olduğu anda bütünden ayrılırsın. Kişisel bir amacın olur, ve kişisel bir amaca sahip olmak egonun kökenidir. Kişisel amaç sahibi olmamak bütünle birleşmektir, ve bütünle birleşmek ancak amaçsızca dolanırsan mümkündür.

Zen insanı amaçsızca dolanır, bir hedefi, bir geleceği yoktur. Anlık yaşar, beyni işin içine karıştırmaz; aynen yaprağın yaptığı gibi kendini rüzgara bırakır. Rüzgara der ki, “Beni istediğin yere götür.” Eğer gökyüzünde rüzgarla yükseklere çıkarsa yerde kalanlara karşı kendini üstün hissetmez. Eğer yere düşerse rüzgarla gökyüzüne yükselenlere karşı aşağılık duygusu beslemez. Başarısız olamaz. Asla hüsrana uğramış hissedemez. Amacın yoksa nasıl başarısız olabilirsin? Ve de eğer belli bir hedefe doğru gitmiyorsan nasıl hüsrana uğramış gibi hissedebilirsin? Hüsrana yol açan beklentilerdir. Kişisel hırslar başarısızlığı getirir.

Zen insanı başarısız olduğunda bile muzafferdir.


Bu yazı Osho’nun Martıları Seven Adam adlı kitabından alıntıdır.

Bir cevap yazın