Kategori arşivi: Genel

Yelken Türleri ve Kısımları

Yelken Türleri

Cat teknelerde yalnızca bir ana yelken vardır. Şalupa teknenin ise en az iki yelkeni, ana yelken ve ön yelkeni bazen de balon yelkeni olur. Balon, hafif, genellikle naylondan ve rüzgaraşağı seyir için kullanılan yelkendir. Küçük ön yelkenlere flok denir. Daha büyük ön yelkenler cenova adını alır.

Yelken Kısımları

Bir yelkenin güverteye yakın kısmı alt yaka ya da altabaşo yakasıdır. Yelkenin sırı, üçgenin uzun kenarına güngörmez ya da kıç gradin yakası denir. Yelkenin ön tarafı orsa yakasıdır. Orsalamak rüzgar üstüne gitmek anlamının yanı sıra bir yelkenin ön yakasının yapraklanması anlamında da kullanılar. Yelkenlerin bağlandıkları yerlerinde farklı isimleri vardır. Ana yelkenin alt ön bağlantı köşesine karula köşesi denir. Her iki yelkenin de en üst bağlantı yerlerine yelken başlığı denir. Yelkenin alt arka köşesine ise iskota köşesi denir.

Amatör Teknelerin Sefere Çıkabilmesi için Gereken Belgeler

(01 ve 07.2004 tarihlerinde yeniden düzenlenmiş olup sadece geçmiş hakkında bilgi oluşturması için buraya eklenmiştir.)

Motor Faturası,
Tekne Faturası ile yapımcı tarafından verilecek ve yapımcının bağlı olduğu oda tarafından tasdik edilecek, İnşa Belgesi temin edildikten sonra Belediye Ruhsatı alınıp Liman kaydı için Liman?a müracaat edilir.
Liman, Maliye?ye yazı yazarak aşağıdaki vergileri tahakkuk ettirip tahsil ediyor.
Bu makbuzlarla tekrar Liman?a giderek Tonilato Belgesi, Yat Kayıt Belgesi (Büyük tekneler için Gemi Tapusu) alınır.
Ayrıca:
Sahil Sıhhiye kuruluşundan Patenta,
Teknede telsiz varsa Telsiz Ruhsatı alınır.
Maliyenin tahakkuk ettirip aldığı vergiler :
Taşıt Alım Vergisi
Motorlu Taşıt Vergisi
Çevre Kirlenme Vergisi
Eğitime Katkı Payı
Özel Vergi
T.Yelken Federasyonu’ndan kayıt alan sportif amaçlı yelken tekneleri Taşıt Alım Vergisinin %50’sini ödüyorlar.
Ticari teknelerin bizi ilgilendiren tarafı ise, onların da aynı işlemleri yapmalarına karşılık KDV muafiyeti ile Taşıt Alım Vergisi muafiyeti almalarıdır.

Denizcilikte Kullanılan Ses ve Işık İşaretleri

Tekneler hareketlerini anlatabilmek için ses ve ışık işaretlerini de kullanmaktalardır.

Bunlardan en sık kullanılan manevra uyarma işaretleri şunlardır:

– Bir kısa düdük, “Rotamı sancağa değiştiriyorum, sancağa dönüyorum.”
– İki kısa düdük, “Rotamı iskeleye değiştiriyorum, iskeleye dönüyorum.”
– Üç kısa düdük, “Tornistan çalışıyorum, geri geri geliyorum.”

Dar Bir Kanal veya Geçitte Birbirlerini Gören Teknelerin İşaretleri :

Öndeki gemiye yetişip onu sancak tarafından geçmek isteyen tekne “iki uzun bir kısa düdük”, iskele tarafından geçmek isteyen tekne “iki uzun iki kısa” düdük çalar.
Öndeki bu isteği kabul ediyorsa, “bir uzun bir kısa, bir uzun bir kısa” düdük; kabul etmiyorsa “beş kısa” düdük çalar.
Birbirini gören iki tekneden biri diğerinin niyetini anlamadığında, bu tereddütünü ifade için en az “beş kısa” düdük çalar (veya ışık işareti yapar).
Dar bir kanal veya geçitte, bir dönemecin dönüş yerine yaklaşan tekne “bir uzun düdük ” çalar.
Dönüş yerinin öbür tarafındaki tekne ise cevap olarak “bir uzun düdük” çalar.

Kasıtlı Görüş Hallerinde Verilecek Ses İşaretleri :

Üzerinde yol bulunan kuvvetle yürütülen bir tekne; iki dakikadan fazla olmayan aralıklarla “bir uzun” düdük (4-6 saniye) çalacaktır.
Kuvvetle yürütülen tekne, arızalı olmadığı halde suyun üzerinde bekliyorsa, iki dakikadan fazla olmayan aralıklarla “iki uzun” düdük çalacaktır.
Kumanda altında bulunmayan, manevra yapma kabiliyeti sınırlı olan, yelkenli tekne, balıkçı teknesi, iterek veya çekerek yedekleme yapan tekne, iki dakikadan fazla olmayan aralıklarla “bir uzun bir kısa” düdük (kısa düdük; 1 saniye) çalacaktır.
Demirli (ve karaya oturan) bir tekne bir dakika aralıklarla beş saniye süreli kampana çalacaktır. Tekne 100 metreden uzunsa kampana sesinden sonra kıç tarafa bir gonk çalacaktır. Ayrıca demirli bir gemi yanaşan bir gemiye kendi yerini belli etmek için “bir kısa – bir uzun – bir kısa” olarak üç düdük çalacaktır.
Bu genel anlatım ve şekiller, denizdeki trafik durumunu anlama bakımından bir fikir verecektir. Gerekli olanlar için daha ayrıntılı bilgi gemilerde bulunma mecburiyeti olan “Uluslararası Denizde Çatışmayı Önleme Kuralları” adlı kitapçıklarda bulunabilir.

Denizde Çatışmayı Önleme Tüzüğü için tıkla

Uluslararası Denizde Çatışmayı Önleme Kurallarına Ait Konvansiyon indir

Uluslararası Yelken Fedarasyonu

Tüm dünyada yelken sporunu kontrol eden en yetkili kuruluş olan Uluslararası Yelken Fedarasyonu’nun geçmişten günümüze hangi aşamalardan geçerek bugünkü halini aldığını birlikte inceleyelim.

International Sailing Federation, (ISAF) Ekim 1907?de Paris?te kurulduğundan beri, yelken sporunun üst kuruluşu, Uluslararası Yat Yarış Birliği (International Yacht Racing Union, IYRU) olarak biliniyordu. 5 Ağustos 1996?da, IYRU adını Uluslararası Yelken Federasyonu (International Sailing Federation, ISAF) olarak değiştirdi.

Uluslararası Yat Yarış Birliği, yelken yarışlarında standart ölçüm ve kurallara duyulan gereksinimden doğdu. O zamandan beri IYRU/ISAF, dünyadaki bütün yelken yarışlarında kullanılan tek bir kural ve ölçüm sistemi geliştirmiştir.

1870 öncesinde yat kulüplerinin her biri yorumlama ve uygulamada kendi yarış kurallarını geliştirmişlerdi. Kulüpler arası yarışlara ilginin artmasıyla yarış parkurlarındaki karışıklık içinden çıkılmaz bir hal aldı.

Britanya?da standart ve tek bir kural kümesi oluşturmak için birkaç girişim olsa da, bu yönde atılan ilk adım 1 Haziran 1868?de Kraliyet Victoria Yat Kulübü tarafından düzenlenen ?Yatçılık Kongresi? idi. Bu kongreye 14 kulüpten 23 temsilci katılmıştı. Kaptan Mackinnon?un yönlendirmesi ile kongrede oluşturulan bir alt kurul yat kulüplerinde kullanılmakta olan tüm kuralları bir kitapçıkta topladı.

Kongre 4 Mart 1869?da yeniden toplanarak yarış kuralları taslağını inceledi ve benimsedi. Fakat yayınlanan kurallar yatçılık basınında şiddetle eleştirildi.

Tutarlı bir kural kümesi gereksinimi artarak sürüyordu. Birkaç birlik kurulmasına karşın, oluşturdukları kurallar kabul görmedi. 1881?de, Galler Prensi Albert Edward Kraliyet Thames Yat Kulübü?nün ve Kraliyet Yat Filosunun komodoru iken, bu iki kulüp Yat Yarış Derneği ve Yeni Thames Yat Kulübü ile birlik olarak Britanya suları için bir dizi kural geliştirdiler.

Avrupa, Kuzey Amerika ve Britanya?da kullanılmakta olan değişik ölçüm standartları karışıklığa neden olmayı sürdürüyordu. Bu nedenle de değişik ülkelerden yatlar eşit koşullarda yarışamıyorlardı. Yat Yarış Derneği sekreteri Major Brooke Heckstall-Smith, Fransa Yat Kulübü?ne yarışan yatların ölçülmesinde kullanılacak tüm Avrupa ülkelerince kabul edilebilecek uluslararası bir ölçüm kuralı geliştirilmesi gereğini açıklayan bir mektup gönderdi. Sonuçta, 1906 yılının Ocak ve Haziran aylarında Londra?da düzenlenen Uluslararası Yat Ölçümü Konferansı?nda geliştirilen ?Metre Kuralı? bugün halen 12 Metre, 8 Metre, 6 Metre ve diğer Metre sınıfı teknelerde kullanılmaktadır. Konferansa katılanlar Uluslararası Yat Yarış Birliği?ni (IYRU) oluşturdular ve RYA?nınkilere dayanan ortak bir yat yarış kuralları dizisini benimsediler.

Bu sırada IYRU, Avusturya-Macaristan, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Büyük Britanya Hollanda ve Belçika, İtalya, Norveç, İspanya, İsveç ve İsviçre?de bulunan yatçılık üst kuruluşlarından oluşuyordu.

Kasım 1929?da, Kuzey Amerika Yat Yarış Birliği?nden temsilciler görüşmelere etkin katılarak Kuzey Amerika Yat Yarış Kuralları ile Uluslararası Yat Yarış Kurallarının neredeyse sözcük sözcüğe aynı olması ve birinin diğerini bilgilendirmeden kuralları değiştirmemesini sağlamaya çalıştılar. 1960?da tümüyle evrensel bir yarış kuralları dizisi üzerinde anlaşmaya varıldı ve uygulamaya konuldu.

1906?dan 1946?ya kadar, yıllık toplantıları yönetmek üzere zaman zaman bir toplantı başkanı seçiliyordu. 1946?da ilk Başkan olarak seçilen Sir Ralph GORE?dan beri ISAF?ın beş başkanı daha oldu; Sir Peter SCOTT (GBR, 1955-69), Beppe CROCE (ITA, 1969-86), Peter TALLBERG (FIN, 1986-94), Paul HENDERSON (CAN, 1994-2004) ve Göran PETERSSON (SWE, 2004-).

Uluslararası Yelken Federasyonu, Uluslararası Olimpiyat Kurulu?nca yelken konusunda dünyadaki tek yetkili kurum olarak resmen tanınmaktadır. Böylelikle ISAF, yelken sporunun uluslararası tanıtımı, Olimpiyat Oyunlarında yelken yarışlarının yönetilmesi, tüm yelken yarışlarında geçerli olan Uluslararası Yelken Yarış Kuralları ve düzenlemelerinin geliştirilmesi, yargıç, hakem ve diğer yöneticilerin eğitilmesi ve yelken sporu ile ilgili tüm konularda yelkencilerin temsil edilmesinden sorumludur.

ISAF, yelken sporunun gelişmesini sağlamak amacıyla çeşitli yarışlar oluşturmuştur. Bunlar arasında; ISAF Dünya Yelken Şampiyonaları (Olimpik sınıflar için), ISAF Dünya Yelken Oyunları, ISAF Gençler Yelken Dünya Şampiyonası, ISAF Takım Yarışı Dünya Şampiyonası, ISAF Eş Tekne Yarışı Dünya Şampiyonası, ISAF Bayanlar Eş Tekne Yarışı Dünya Şampiyonası, ISAF Uluslar Kupası sayılabilir. En önemli uluslararası eş tekne ve Olimpik Sınıf yarışlarının onaylanması ve derecelendirilmesi ile bunun sonucunda yelkencilerin dünya sıralamasının yapılması da ISAF tarafından yürütülmektedir.

Bugün ISAF, asli üyeleri olan 121 üye ülkeden oluşmaktadır ve yelken dünyasını yöneten karar verme mekanizmasından sorumludur.

Günümüzde en küçükleri olan Optimist?ten, en büyükleri olan 60 ft çok gövdeliye kadar değişik büyüklüklerde 87 ISAF Uluslararası, Tanınan ve Klasik Yat Sınıfı vardır.

ISAF başlangıcından beri, olabildiğince çok kişinin yelken yapmasını sağlamak temel hedefi olmuştur.

Uluslararası Yelken Federasyonu?nun Amaçları

Uluslararası Yelken Federasyonu?nun, tüm dünyada yelken sporunu kontrol eden yetkili kuruluş olarak, amaçları ve hedefleri şunlardır:

* Bu yetkinin gerektirdiği temsil görevini ve işlevleri yerine getirmek,

* Yelken sporunun tüm dallarını ırk, din, cinsiyet ya da politik ayrım yapmaksızın tanıtmak,

* Yelkenli tekne yarışlarını düzenleyen kuralları belirlemek, denetlemek, yorumlamak ve değiştirmek, anlaşmazlıkları çözümlemek ve (gerekli cezaların verilmesi de içinde olmak üzere) uygun düzenleyici görevleri yerine getirmek,

* Yelken sporunu denetleyen üst kuruluş olarak görev yapmak, tekne sınıflarına uluslararası ya da tanınan statüsü vermek ya da bu statüyü geri almak, ilgili kuralları ve ölçüm yöntemlerini belirlemek,

* Olimpiyat Yelken Yarışlarını düzenleyen yetkili kuruluş olmak,

* Diğer şampiyona, yelken yarışları ve etkinliklerini denetlemek, düzenlemek, yönetmek, belgelendirmek ya da onaylamak,

* Yelken sporunu etkileyen tüm konuları ve bunlarla ilgili ya da bağlantılı tüm kişileri incelemek, araştırmak, değerlendirmek, raporlamak, bilgi, istatistik, görüş ve raporları toplamak, çözümlemek ve dağıtmak,

* Federasyonun herhangi bir üyesinin çıkarlarını temsil etmek ve korumak,

* Seri yarışlar ve her türlü karşılaşmalar toplamak, planlamak, düzenlemek, gerçekleştirmek, yelken sporuna ilgi yaratmak, ilgiyi canlı tutmak ve duyurmak, sergiler, gösteriler, sunumlar, toplantılar, seminerler, konferanslar, tartışmalar, planlamak, düzenlemek, gerçekleştirmek, yarışmacılara ve diğer kişilere ödül, burs ve armağanlar vermek,

* Yelkenin herhangi bir şekli ile ilgili ya da ilgi duyan herhangi bir dernek, birlik, topluluk, kulüp, kurul, kitle ya da kişiye yönetim hizmetleri sunmak.

Detaylı Bilgi İçin Tıklayın

International Sailing Federation

Mariana Çukuru

Mariana Çukuru (Challenger Çukuru), Dünya üzerinde en fazla derinliğe sahip noktadır. Büyük Okyanus’ta, Guam Adası’nın güney batısında, Japonya ve Endonezya arasında, iki ülkeye de hemen hemen eşit mesafede yer alır. Derinliği, yapılan son ölçümlere göre tam olarak 11.033 metredir. Uzunluğu 2.542 kilometre, genişliği ise 69 kilometredir.

Okyanussal nitelikte iki plakanın çarpıştığı sınırda derin çukurlar oluşabilir. Mariana çukuru da, Pasifik Plaka ile Mariana Plakası?nın çarpışması sonucu oluşmuş bir çukurdur ve iki plaka sınırındadır.

Suyun içine atılan 1 kilogram kütleli metalin tabana ulaşması, 1 saat gibi bir süreyi bulmaktadır. Ancak, suyun yoğunluğu, metalin özkütlesi de hesaba katıldığında, tabana ulaşma süresi daha da artabilir ya da azalabilir. Dip noktasındaki basınç ise yeryüzündeki basınca göre yaklaşık 1000 kat daha fazladır.

Mariana Çukuru’nda yaşam belirtileri de bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar, aşırı basınç ve soğuk ortamlarda yaşayabilen birçok mikroorganizma, balık ve yengeç türünü ortaya çıkarmıştır. 300 dereceye ulaşan volkanik püskürmeler ve buradan çıkan sülfürü metabolize edebilen bakteriler buradaki yaşamın temel dayanağını oluşturur. Bu kadar derinde yaşayan balık türlerinin hayatları yüzlerce yılı bulabilmektedir. Buradaki canlıların, çok eski prehistorik dönemlerden bu yana değişime uğramadan kaldığı düşünülmektedir.

23 Ocak 1960’da, İsviçreli bilim adamı Jacques Piccard ile ABD Donanması’ndan Teğmen Donald Walsh, Trieste Batiskapı içinde Mariana Çukuru’na inebilmeyi başaran ilk insanlar olmuşlardır. İlk anda 10.916 metre (35.813 feet)’lik bir derinliğe inildiği hesaplanmış, ancak 1995 yılında yapılan ölçümlerde esas derinliğin 10.911 metre (35,797 feet) olduğu anlaşılmıştır. Derin noktaya iniş yaklaşık 3 saat 15 dakika sürmüş, burada 20 dakikalık bir sürenin ardından tekrar yüzeye çıkılmasıyla toplamda 5 saatlik bir sürede dalış ve yüzeye çıkış tamamlanmıştır.

Küresel İklim Değişikliği

Ölçülebilir bir zaman diliminde (en az 30 yıl) herhangi bir bölgede görülen meteorolojik koşullara bölgesel iklim denmektedir.

Meteorolojik koşulların şekillenmesinde ön önemli parametreler atmosferdeki gazların mevcudiyeti, düşey dağılımları ile birbirlerine göre oranlarıdır. Atmosferde bulunan gazların % 75?i ve su buharının tamamı troposferde bulunur. İklim yönünden daha çok atmosferin alt kısımları belirleyicidir. Troposfer ve stratosferin alt katlarının kimyasal bileşimi incelendiğinde her zaman bulunan ve oranı değişmeyen gazlar; % 78 oranında azot, % 21 oranında oksijen, %1 oranında asal gazlar (Hidrojen, Helyum, Argon, Kripton, Ksenon, Neon) dır. Her zaman bulunan ve oranı değişen gazlar ise su buharı ve karbondioksit iken daimi olarak bulunmayan gazlar ozon ve tozlardır.

Su buharının yer ve zaman göre oranı değişirken yeryüzünün aşırı ısınıp, soğumasını engeller. Yağış, bulut, sis gibi hava olaylarının doğuşunu sağlar. Karbondioksit ise atmosferin güneş ışınlarını emme ve saklama yeteneğini artırır. CO2 miktarının artması sıcaklığı artırıcı, azalması ise sıcaklığı düşürücü etki yapar. Ozon atmosferdeki oksijen (O2) mor ötesi (ültraviyole) ışınlarının etkisi altında ozon (O3) haline geçer. Ozon gazı, içinde hayatın gelişmesine olanak vermez ancak atmosferin üst katmanlarında ültraviyole ışınlarını emerek yeryüzündeki yaşam üzerinde olumlu bir etki yapar.

Yıllardır halk tarafından hep şu soru sorulmaktadır. İklim Değişiyor mu? Aslında bu sorunun cevabı kendi içindedir. Çünkü; iklim değişmeseydi hala buzul çağında yaşıyor olmamız gerekirdi yada bundan 1000 yıl önceki meteorolojik koşulları yaşıyor olurduk. Dünyanın son 400.000 yıllık Karbondioksit (CO2) ve Sıcaklık değişimlerine bakarsak ortalama olarak 80.000 ile 110.000 yılda bir CO2 miktarında bir artış olurken buna paralel olarak sıcaklıkta artmış ve azalmıştır. CO2 ve Sıcaklıktaki değişim hep birbirine paralel bir şekilde devam etmiştir. Günümüzden 120.000 yıl önceki son CO2 döngüsünde sonra dünyamız buzul çağını yaşamıştır. Günümüzde CO2 teki artış insan kaynaklı ve acımasız bir hızla devam etmektedir.

Serbest Atmosferdeki CO2 miktarını ölçebilmek amacıyla aktif CO2 kaynaklarından uzak Hawaii adalarında Mouna Loa, Samoa adaları, Güney kutbu Barrow?da 30 yıllık yapılan gözlemlere göre 2006 yılında ortalama CO2 miktarı 385 ppm miktarına ulaştığı ve halen artmaya devam ettiği görülmektedir. Atmosferde son 400.000 yıllık tarihinde hiçbir zaman bu kadar yüksek CO2 miktarına ulaşmamıştır.

1973-2006 arasında CO2 değişimi

Fosil kökenli yakıtların kullanımın devam ediyor olması, çevrenin kirletiliyor ve en önemli CO2 yutakları olan ormanların büyük bir hızla azalıyor olması nedeniyle CO2 miktarındaki hızlı artışının devam edeceğini net bir şekilde görülmektedir. Bunun yanında Metan miktarındaki artışta çok dikkat çekicidir, CH4 miktarındaki değişim 06/1983 te 1638.43 iken bu değer 12/2005 te 1799.30 ppmv değerine ulaşmıştır.

Geçmiş 400.000 yıllık CO2 ile sıcaklık değişim grafiği incelendiğinde CO2 ile sıcaklık arasındaki korelasyona göre günümüzde dünyanın 14,5 C olan ortalama sıcaklığı 385 ppm CO2 miktarına göre 17 C ile 21 C arasında olması gerekirdi, yani mevcut CO2 miktarına göre sıcaklık olmasından daha düşüktür. Olayı tersten incelemek gerekirse dünyanın 14,5 C sıcaklığına karşılık gelen CO2 miktarı 270 ppm ile 300 ppm arasında bir değer olmalıdır. Bu durum bize CO2 ile sıcaklığın şu anda doğrusal olmadığını göstermektedir, yani CO2 artışına dayanarak yapılan tahminlerin öngörüleri zorlaştırdığını ve dolayısıyla yaşanacak problemlerin tahmin edilenlerden daha büyük olacağını göstermektedir.

Canlıların yaşamsal faaliyetlerini etkileyen en önemli meteorolojik parametreler Sıcaklık, Yağış, Nem ve Rüzgardır. İklim değişikli bakımından bu parametrelere bakacak olursak;

Yağışın KONFOR Analizi

Bir canlının bir bölgede sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan meteorolojik değer aralığına KONFOR ARALIĞI denilmektedir. Örneğin; yağışın zamansal ve mekansal dağılımının, belli bir eşik değerinin altındaki olması KURAKLIK yaşanmasına sebep olurken, belirli bir miktarın üzerinde olması ise sel ve taşkına sebep olmaktadır. Kuraklık sınırı ile Sel ve taşkın sınırı arasındaki değere konfor değeri denilir. Bu sınırlara Eşik Değeri adı verilir. Bu değerler her bölge ve her ay için değişkenlik göstermektedir.

Sıcaklık KONFOR Analizi

Eğer aynı analizi sıcaklık için yapmamız gerekirse her bir bölgenin aylık Maksimum ve Minimum sıcaklık için eşik değerleri arasındaki alan canlılar için Konfor Sıcaklıklarını oluşturmaktadır. Sıcaklığın eşik sınırlarının üzerine çıkılması ve altına inmesi meteorolojik bakımdan bir uyarı anlamı taşır, Eşik değerlerinin aşılma sıklıkları ile kuvvetlerine göre Afet tanımları yapılmaktadır.

Konfor aralığı içinde görülecek meteorolojik hadiselerin anlamı, herhangi bir Anomalinin olmadığının, sıcaklığın mevsim normalleri civarında olduğunu göstermektedir. İklim Değişikliği bakımından anlam ifade edebilmesi için Eşik ve Afet sınırını aşma sıklığında bir yoğunlaşma ve aşım değerlerinde de kuvvetlilik olması gerekiyor. Dünyada son yıllarda bunun sinyallerini anlayabilmek için meteorolojik karakterli doğal afetlerin oluş sıklığına ve kuvvetine bakıldığında önemli artışların olduğu net bir şekilde görülecektir.

Örneğin Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO) verilerine göre 1990 ? 2000 arasındaki 10 yıllık sürede Meteorolojik Karakterli Doğal Afetlere bağlı olarak 625.000 kişi hayatını kaybederken 450 Milyar $ (ABD) maddi zarar meydana gelmiştir ve 2001 – 2005 yılında ABD ve Uzakdoğu?daki Kasırgaların verdiği zarar bu kayıtlara dahil değildir.

Küresel iklim değişikliği gibi böylesine büyük bir olayı anlayabilmek için çok küçük ölçekteki meteorolojik olaylara bakarak yorum yapmak her zaman yanlış sonuçların çıkmasına sebep olacaktır. Bu nedenle küresel çapta etkili olan büyük meteorolojik olayların değişimlerini incelenmesi gerekir. Bunun en önemlisi TROPİKAL KASIRGALARDIR.

Mahmut KAYHAN
T.C Çevre ve Orman Bakanlığı
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Tel : +90 (312) 302 26 75, Fax: +90 (312) 359 34 30 E-mail: mkayhan@meteor.gov.tr

Soluğan Dalgalar, Oluşumu ve Özellikleri

Çeşitli etkenlerle ortaya çıkan deniz dalgaları, onları yaratan etkenlere ve deniz ortamının derinlik ve sınır şartları durumularna göre farklı özellikler gösterirler. Bu dalgalar arasında ender (freak) dalgalar, soluğan (swell) dalgalar, rezonans dalgalar, gel-git dalgası, depreşim (tsunami) dalgası gibi dalgalar diğer dalga tiplerine göre daha uzun peryotludurlar. Bu dalgaların fiziksel özellikleri ve kıyılardaki etkileri birbirinden farklıdır. Soluğan dalgalar açık denizlerde esen fırtınalar ile oluşan dalgaların çok uzun mesafeler katederek uzaklardaki kıyılara ulaşması durumunda gözlenirler. Bu dalgalar benzer özelliklerde ve uzun peryotlu dalgalardır. Kıyılarda fırtına olmadığı zamanlarda gözlenirler ve özellikle küçük tekneler ve yatlar için rahatsız edicidirler. Tebliğ kapsamında denizlerimizdeki soluğan dalgalar hakkında bilgiler verilecektir.

Uzun Dönemli Dalgalar

Uzun dönemli dalgalar arasında Ender (freak) dalgalar, soluğan (swell) dalgalar, rezonans dalgalar, gel-git dalgası, depreşim (tsunami) dalgaları yer almaktadır. Ender dalga? olarak isimlendireceğimiz dalga türü, düzensiz dalgalar dizini olan hemen hemen her fırtınada, çok kısa aralıklarla ortaya çıkan, bir veya iki dalgadan oluşan, yüksekliği bazen çok büyük olabilen dalga türüdür. Bu tür dalgalar, kıyılarda veya genel olarak da açık denizlerde fırtınalar sırasında herhangi bir an ortaya çıkıp, çok kısa sürede teknelerin ve hatta büyük gemilerin alabora olmasına neden olmaktadır. Göller veya kapalı denizler ya da körfezler ve limanlar gibi yarı kapalı basenlerde hareket eden küçük genlik ve peryotlu dalgalar, bir süre sonra kıyılardan yansımalar ve girişimler sonucunda, içinde bulundukları su ortamında uzun peryotlu yüksek genlikli dalgaların oluşmasına neden olabilirler. Bu tür uzun peryotlu dalgalar, basen ya da denizin serbest salınımları olarak bilinirler ve rezonans ya da seyş olarak isimlendirilirler. Bu dalgaların peryotları ve genlikleri basenin biçimi, sınır şartları ve yansıma özelliklerine bağlıdırlar. Buna gore her basen ya da kapalı su hacminin serbest salınım dönemleri farklı değerlerdedir. Dünya, ay ve güneşin çekim kuvvetleri nedeyle denizlerde görülen uzun peryotlu dalgalar gel-git dalgası olarak isimlendirilerler. Bu tür dalgaların peryotları genel olarak 6 ya da 12 saattir. Ancak genlikleri dünyanın farklı yerlerinde büyük farklılıklar gösterirler. Sunulan bildirinin bu bölümünde gel-git dalgaları anlatılarak örnekler verilmiştir.

Denizin herhangi bir bölgesinde yerel olarak oluşan depreşim nedeniyle ortaya çıkan dalgalar (depreşim dalgaları), Japonca’da tsunami olarak adlandırılmakta olan uzun dönemli dalgalardır. Bu dalgaların fiziksel özellikleri, oluşumu, hareketi ve kıyılardaki davranışları konusunda yapılan güncel araştırmalarla yeni bulgular elde edilmekte, böylece depreşim dalgasının doğal afet olarak yapabileceği etkileri saptayabilmek ve korunmak için yöntemler geliştirilmektedir. Bu tür dalgalar için ayrıntılı bilgiler çok sayıda kaynakta yer almaktadır.

Soluğan Dalgalar

Soluğan dalgalar, rüzgar enerjisinin denize geçmesi ile oluşan fırtına dalgalarının çok çok uzun mesafeler katetebileleridirler. Ulaştıkları yerlerde rüzgar olmadığı halde var olabildiklerinden kıyılarımızda ölü dalga olarak da nitelenirler. Fırtına dalgaları, küçük periyotlu, büyük periyotlu yüzlerce, binlerce dalgadır ve fırtına süresi de saatlerce devam edebilir. Bu sure içinde oluşan dalgalar yollarına devam ederler. Bu dalgalar eğer uzaklara, derin denize doğru gidiyorlarsa, bir zaman sonra karşı kıyıya varmaları gerekmektedir. Fırtına dalgalarının uzaklara giden seyahatleri sırasında büyük peryotlu olanları enerjilerini koruyarak yollarına devam ederken küçük periyotlu dalgalar, sudaki sürtünme ve akışkanlık özelliğinden dolayı enerjilerini yitirirler ve yolda kaybolurlar. Fakat büyük dalgalar, örneğin katettiği mesafeye gore 5, 8, 10, 15 saniye periyotlu dalgalar uzaklardaki kıyılara gelebilirler.

Örneğin İngiltere?de kış mevsiminde güneye doğru esen rüzgarlar büyük fırtınalar yaratabilir. Fakat güney yarım küre o zamanda yaz mevsiminde olduğundan dediğimiz kuzeyden yola çıkan dalgalar, güney yarımküreye kadar bir günden uzun süre boyunca çok uzun bir yol kat ederler. Güçlü bir fırtınada 10 binlerce dalganın içerisinde uzun periyotlu olan yüzlerce dalga uzak kıyılara ulaşırlar. Bu dalgalar kıyılarda birbirlerine benzerler. Basitçe sinüzoidal dalga biçimindedirler. Örneğin kıyıya peş peşe 5 saniyede bir, veya 8 saniyede bir veya 7 saniyede bir bir dalga gelir, sonra başka dalga gelir. Bu dalgalar sörfçüler için çok önemli dalgalardır. Büyle dalgalar olduğunda teknede, gemide, bulunanlar için rahatsız edicidirler.

Soluğan Dalgaların peryotlatı Okyanuslarda 25 saniye kadar olabilmektedir. Çünkü okyanuslarda fırtına dalgalarının oluşması için gerekli kabarma alanı mesafesi binlerce kilometre olduğundan oluşan dalgalar da çok uzun peryotlu olabilmekte ve çok uzun mesafeleri katedebilmektedirler.

Kıyılarımızda yeterli düzeyde dalga ölçümleri yapılmamaktadır. Bu nedenle soluğan dalgalar ile ilgili ölçümlere dayalı araştırmalar henüz yoktur.

Kaynak: Ahmet Cevdet YALÇINER
ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü, Deniz Mühendisliği Araştırma Merkezi,
06531,ANKARA
E-Posta: yalciner@metu.edu.tr

Tsunamiler

Tsunami nedir?

Tsunami (okunuşu:”Sunami”. Japonca’da liman dalgası anlamına gelen ?? (???) sözcüğünden) okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgasını temsil eder. Japonya’da, 21000 kişinin hayatını kaybettiği Büyük Meiji Tsunamisi’nden sonra Japonlar’ın yaptığı yardım çağrılarıyla dünya dillerine kendiliğinden yerleşmiştir.

Tsunami kuvvetli bir etki sonucu oluşması nedeniyle, bünyesinde taşıdığı su zerrecikleri aniden yoğunlaşır ve vizkoz hale gelir. Bu haliyle rüzgâr dalgalarından ayrılır. Tsunami dalgası içinde bir canlının hareket etmesi zordur. Canlı-cansız içerdiği her şey, sürücü kuvvetin enerjisi bitene kadar tsunami dalgası ile birlikte hareket eder. Tsunamiden sonra oluşan dalganın diğer deniz dalgalarından farkı, su zerreciklerinin sürüklenmesi sonucu hareket kazanmasıdır. Derin denizde varlığı hissedilmezken, sığ sulara geldiğinde dik yamaçlı kıyılarda ya da V tipi daralan körfez ve koylarda bazen 30 metreye kadar tırmanarak çok şiddetli akıntılar yaratabilen bu dalga; insanlar için deprem, tayfun, çığ, yangın ya da sel gibi bir doğal afet haline gelebilmektedir.

Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalgadır ancak kısa bir süre içerisinde üç ya da beş dalgaya dönüşerek çevreye yayılmaya başlar. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu çok zayıftır ancak diğer dalgalar etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerlerler. Bu nedenle depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğini gösterir. Bu değişim, arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların ilk habercisi de olabilir.

Risk önlemede en temel görev tsunami dalgasına yakalanmamak olmalıdır !!!

Tsunaminin Fiziksel Özellikleri:

Normal okyanus dalgalan ortalama 100 m dalga uzunluğuna sahip olabilirler. Karşılaştırma yapılacak olursa tsunamilerde dalga uzunluğu 200 km’ye kadar çıkabilir. Ayrıca Tsunami diğer normal okyanus dalgalarına göre daha hızlı haraket eder. Suyun en derin olduğu okyanusun açık bölgelerinde tsunamilerin hızı saatte 900 km veya daha fazla olabilir (Normal okyanus dalgalarının hızı saatte 90 km’ye yakındır). Hız ve su derinliği arasındaki ilişkiden dolayı, dalgalar sığ kıyı sularına eriştiklerinde birbirlerinin üzerine yığılır biçimde aniden yavaşlarlar. Bu dalga yüksekliğinin sakin su seviyesinden çarpıcı bir biçimde artmasına neden olur. Bazı verilere göre bu dalgaların normal deniz seviyesinin 20, 30 hatta 40 metre kadar üzerine çıktıkları belgelenmiştir.

Tsunaminin kıyıya eriştikten sonraki davranışı normal okyanus dalgalarından farklıdır. Bazen kıyıdaki su, tsunami başlangıcından önce belirgin şekilde çekilebilir. Bu sırada deniz tabanı görülür. Balıklar çırpınmaya başlar. Tekneler tabana vurur. Çekilme olarak bilinen bu duruma göre, dalga tekrar kıyıya vurduğunda araştırma için ya da izleme için gidenlerin ölümüne sebep olabilir. Tsunaminin uzun dalga boyu nedeni ile kıyıya ulaşması ve çekilmesi uzun zaman alabilir. Su seviyesi yükselip doruk noktasına ulaştıktan sonra bu noktada dakikalarca kalabilir. Tsunamiler içinde doruk noktasına ulaşım 1 saat gibi uzun bir zaman alabilir. Bunun nedeni hıza ve dalga boyuna bağlı olan dalga frekansıdır. Uzun dalga boyuna sahip tsunami dalgasının bir tepe noktasından bir sonraki tepe noktasına ulaşma süresi uzun zaman alır. Dalga periyodu dediğimiz süre 5-60 dakika kadardır.

Tsunami kıyıya ulaştığında su seviyesi oldukça yüksek bir hal alır (genellikle metre cinsinden ifade edilir). Tsunami nedeni ile meydana gelen yükselmeler, dalga yüksekliğinin su derinliğinden, deniz dibi profilinden ve kıyı şeklinden etkilenmesi dolayısı ile bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Bazı durumlarda kıyı çizgisi dalgayı korunaklı bölgelere doğru yönlendirerek saptırabilir. Sözgelimi, Marmara denizinde meydana gelen bir tsunaminin Saray Burnu’na çarptıktan sonra yön değiştirerek Eminönü’ne, oradan da Halic’e girmesi olasılıdır. Deniz dibi topografyası veya kıyı dağılımları yüzünden dalga enerjisinin belli bir kıyı çizgisinde yoğunlaşmasına Dalga Kapanı denir. Eğer dalgalar dar ve uzun koy veya nehir ağızlarında yoğunlaşırsa, Bore denen dalga duvarı oluşabilir. Bunu yukarıda verdiğimiz örnekle şöyle açıklayabiliriz. Halic’e doğru yön değiştiren dalgalar buradaki vadinin dar ve dik yamaçlı olması nedeniyle var olan dalga yüksekliğinin -örneğin, 3 metre kabul edersek daha yüksekliğe çıkması yani dalga 3 metre ise bu olay sonucu 5 -10 metreye çıkması demektir. Bu da Haliç vadisi içindeki Eyüp ve yakınındaki yerleşim alanlarının da sular altında kalması demektir. Aslında açık deniz kenarında olmayan normalde bu tür anormal dalgalardan etkilenmesi beklenmeyen bu yerleşim alanlarının kıyı topografyasından kaynaklanan fiziksel bir durumla zarar görmesi demektir.

Tsunaminin yüksekliği daha sonra etkilenen bölgede yapılan gözlemlerle ortaya konur. Bu gözlem sırasında dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır. Yapıların kenarındaki su izleri, dalgalar tarafından karaların içlerine doğru fırlatılan çökeller, deniz kabuklan ve yosunların bulunduğu yerler, ağaçlardaki tuzlu suların etkilediği yükseklikler, taşınan cisimlerle zarar gören ağaçların yükseklikleri ve buna benzer parametrelerle dalga yüksekliği belirlenir. Olağan dışı tsunamilerin bastığı kıyılarda ağaçlar tuzlu sular nedeniyle etkilenir ve hatta yok olabilir.

Tsunamiler Nasıl Oluşur:

Büyük bir deniz dibi hareketine neden olan bu olay, aynı zamanda eşit hacimdeki suyun yer değiştirmesine de neden olur. Tsunamilerin çoğu deprem, volkanik patlama, denizaltı heyelanı, göktaşı çarpması gibi etkilerle oluşur. Deniz içindeki her depremde tsunami oluşmayabilir. Genellikle normal ya da ters faylanma dediğimiz düşey bir hareket gerekir.

Çoğu tsunami kıyıya yakın ya da uzak depremler nedeni ile meydana gelir. Dalga gruplarının asıl sebebi, enerji boşalımları ve deprem sonucu oluşan kabuksal deformasyonlardır. Tsunamiye neden olan herhangi bir depreme tsunamijenik deprem denir. Bu tür depremlerin en büyüğü 1703 yılında Japonya’nın Awa liman şehrini vuran depremdir. Bu depremde oluşan tsunamide 100 000 kişi bir anda hayatını kaybetmiştir. Bu şekilde oluşan diğer bir büyük deprem de 1755 Lizbon depremidir. Bu depremde dalga yüksekliğinin normal deniz seviyesinin 5 m üzerine çıkmasıyla Portekiz ile İspanya kıyılarında 60.000 insanın ölmesine neden olmuştur (o zamanki nüfus 235.000’dir). Tsunaminin büyüklüğü onu meydana getiren depremin büyüklüğüne bağlıdır. Daha büyük bir deprem daha büyük bir tsunaminin meydana gelmesine neden olur.

Depremlerin büyüklüğü ile tsunamilerin ilişkisi her zaman bu kadar basit değildir. Tsunamilerin meydana geliş nedeni kabuğun yatay deformasyonlarından çok düşey deformasyonlarıyla ilgilidir.

Faylar boyunca deniz tabanının 6 metre yer değiştirmesine rağmen, 1906 San Fransisko Depremi’nde tsunami meydana gelmemiştir. Depremin oluştuğu San Andreas Fayı, suyun dibinde düşey hareket olmadığı, yatay bir ötelenmeyle karakterize edilir. Bunun tersine, deniz tabanı düşey olarak hareket ederse su, sanki bir kürekle deformasyon seviyesinden dışarıya atılıyormuş gibi davranır. Yani, normal veya ters faylar boyunca gelişen düşey hareketler sonucu kabuksal ötelemeler tsunamiyi oluşturur.

Büyük depremlerde meydana gelen düşey hareket normal veya ters faylanma olsa bile, bazen orta büyüklükte bir tsunami oluşur ya da hiç oluşmayabilir. Bazen de meydana gelen deprem küçük ya da orta büyüklükte olmasına rağmen oluşan tsunami beklenenden daha büyük olabilir. Bu nedenle Japon uzmanlar tsunami oluşturan depremleri kökenlerine göre ayırmışlardır. Bir depremler, sarsıntının büyüklüğüne göre alışılmışın dışında tsunamiler yaratabilirler. 26.000 kişinin hayatını kaybettiği ve dalgaların 24 metreye yükseldiği 1986 Sanriku Depremi ile saate 800 km’lik bir hızla 4,5 saat sonra 18 metrelik dalgalarıyla Hilo kıyılarında 150 kişinin ölümüne ve 25 milyon dolarlık maddi zarara neden olan 1946 Unimak Depremi böyledir. Çünkü, bunlar çok büyük ölçekli depremler değildir. Buna rağmen hasar büyük olmuştur.

Okyanuslarla büyük anakara arasında takım adaların olduğu ve iki kıtanın birbirinin altına daldığı kıyılarda depremden sonra adaların su altındaki pekişmemiş kütleleri derin deniz çukurlarına doğru kayar ve çökerler. Bu durum depremin etkisinin daha da büyümesine neden olur ve büyük tsunamiler oluşur. Sanriku ve Unimak tsunamileri bu şekildedir. Dalma batma kuşağı olmamasına karşın böyle bir etki Marmara denizinde de oluşabilir. Çünkü Marmara’da 1000 metreyi geçen 3 tane çukur bulunmaktadır. Bu çukurların yamaçlarında askıda duran, kaymaya hazır bazı çökel kütleleri vardır. Bu çökellerin varlığı bu konuda uzman olan Doç. Dr. Erkan Gökaşan ve arkadaşları tarafından denizaltı sismik kesitleriyle ortaya konmuş ve bunlar bilimsel platformlarda tartışılarak kabul görmüştür. Bu demektir ki Marmara’da büyük olmayan (yaklaşık M=6.5) bir depremde bile büyüklüğü ile bağdaşmayan anormal tsunamiler oluşabilir.

Diğer taraftan, 2 Eylül 1992’de orta büyüklükteki Nikaragua Depreminde (Richter ölçeğine göre 7 büyüklüğünde) beklenenden daha büyük bir tsunami oluşmuştur. Tsunaminin maksimum dalga yüksekliği 10 metreye varmıştır. Dalgalardan yaklaşık 170 kişi hayatını kaybederken, 500 kişi de yaralanmıştır. Bu arada 1500 ev yıkılmış ve 13 000 kişi evsiz kalmıştır. Sanriku ve Aleutian adalarının tersine Nikaragua kıyıları jeolojik olarak daha farklıdır. Bu farklılığa rağmen her ikisinde de orta büyüklükteki depremlerde büyük tsunamiler oluşmuştur. Bunun nedeni Sanriku ve Hilo depremlerinde heyelanlar depremin etkisini arttırmıştır. Nikaragua da ise tsunamiyi büyüten faktör fayların düşey hareketidir. Yıllar boyunca sismologlar büyük depremleri oluşturan karışık tektonik hareketleri anlamak için sismik dalga formlarını incelemektedir. Bilim adamları tsunamileri anlamak için tsunami kayıtlarında geliş tarihlerine ve diğer verilere bakarak bu tsunamileri tekrar yaratmaya yanimodellemeye çalışmaktadırlar. Tsunamileri modellemek, depremleri modellemekten daha kolaydır. Bu tür modelleme çalışmaları artık Türk bilim adamları tarafından da yapılmaktadır.

Dünyada Meydana Gelen Tsunami Felaketleri:

-21 Temmuz 365: İskenderiye’de depremin yol açtığı tsunamide 50 binden fazla kişi öldü.

-7 Temmuz 1692: Jamaika’da depremin yol açtığı tsunamide binlerce kişi öldü.

-1700 yılı: Japonya’da depremin yol açtığı tsunamide 30 bin kişi öldü.

-1 Kasım 1755: Portekiz’de depremin yol açtığı tsunamide, 6 ila 15 metre yüksekliğindeki dev dalgalar 10 bin ila 60 bin kişinin ölümüne yol açtı.

-8 Ağustos 1868: Şili’de depremin yol açtığı 15 metrelik dev dalgalarda binlerce kişi hayatını kaybetti.

-26-27 Ağustos 1883: Endonezya’nın Krakatoa adasında yanardağ patlaması sonucu oluşan tsunamide 36 bin kişi öldü.

-15 Haziran 1896: Japonya’da depremin yol açtığı tsunamide, 30 metrelik dev dalgalar 280 kilometrelik sahil şeridini yıktı ve 27 bin 122 kişinin ölümüne yol açtı.

-28 Aralık 1908: Depremin yol açtığı tsunamide, 8 metrelik dev dalgalar, İtalya’nın sahil kentleri ve Sicilya’yı vurdu, 120 bin kişi öldü.

-1 Eylül 1923: Japonya’da depremin yol açtığı tsunamide, 11 metrelik dev dalgalar Sagami Körfezi, Kanto Ovası, Atami ve Nebuvaka’yı vurdu. Çıkan yangın ve toprak kaymalarıyla birlikte 145 bin kişi yaşamını yitirdi.

-3 Mart 1933: Japonya’da depremin yol açtığı tsunamide, Sanriku’da 2990 kişi öldü.

-1 Nisan 1946: Alaska’da meydana gelen depremin yol açtığı tsunamide, 35 metreyi bulan dev dalgalar Hilo, Havai ve Aleutian adalarını vurdu, 165 kişi öldü.

-1960 yılı mayıs ayı: Şili’de bir dizi depremin yol açtığı tsunamide 2300 kişi öldü, Havai’de 61 kişi yaşamını yitirdi.

-28 Mart 1964: Alaska’da deprem ve toprak kaymalarının yol açtığı tsunamide, en yükseği 30 metreyi bulan dev dalgalar 130 kişinin ölümüne neden oldu.

-17 Ağustos 1976: Filipinler’de depremin yol açtığı tsunami Mindanao adasını vurdu, 8 bin kişi öldü.

-18 Temmuz 1979: Endonezya’nın Lomblem adasında yanardağ patlamasının yol açtığı tsunamide 539 kişi öldü.

-16 Ekim 1979: Fransa’da deniz dibinde meydana gelen toprak kaymalarının neden olduğu 2 tsunami, Nice’i vurdu, 23 kişi yaşamını yitirdi.

-1 Eylül 1992: Nikaragua’da depremin yol açtığı tsunamide, 11 metrelik dev dalgalar 170 kişiyi öldürdü.

-12 Aralık 1992: Flores ve Babi adalarında, depremin yol açtığı tsunamilerde, 5 ila 25 metre yüksekliğindeki dalgalar Flores’te 1690, Babi’de 263 kişinin ölümüne yol açtı.

-12 Temmuz 1993: Japonya’da deniz dibinde meydana gelen depremin yol açtığı tsunamide, 5 ila 30 metre yüksekliğindeki dev dalgalar Okuşiri adasını vurdu, 200 kişi öldü.

-3 Haziran 1994: Endonezya’da depremlerin yol açtığı tsunamide, 60 metreden yüksek dev dalgalar Batı Cava bölgesini vurdu, 223 kişi öldü.

-11 Kasım 1994: Mindoro Adasında meydana gelen depremin yol açtığı tsunamide 70 kişi öldü.

-21 Şubat 1996: Depremin yol açtığı tsunami, Peru’nun kuzey sahilini vurdu. 5 metrelik dev dalgalar 12 kişiyi öldürdü.

-17 Temmuz 1998: Papua Yeni Gine’de depremin yol açtığı tsunamide, 7 ila 15 metrelik dev dalgalar 3 bin kişinin ölümüne yol açtı.

-26 Aralık 2004: Endonezya’nın Sumatra adasının batı sahili açıklarında meydana gelen 9,2 büyüklüğündeki deprem ve tsunamide Güney Asya’yı vurdu, felakette 200 binden fazla kişi öldü.

Hazırlayan:
Arş. Gör. Özlem KARAGÖZ, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü

Katil Yosun

10 yıl önce Ege?nin güneyinde tespit edilen ?terörist yosun? olarak adlandırılan “Caulerpa Racemosa? isimli tehlikeli yosun için 2002 yılından bu yana alınan tedbirlerin sonuç verip vermediğinin anlaşılması için yeni bir çalışma başlatıldı. Caulerpa Racemosa yosunu denizdeki canlı yaşamını tehdit ediyor.

Muğla Çevre ve Orman İl Müdürlüğü, Muğla Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi ve Marmaris Çevrecileri Derneği (MÇD) tarafından başlatılan çalışma kapsamında ilk olarak yosunların tespit edildiği yerlerden olan Keçi Adası kıyısında dernek üyesi dalgıçlar tarafından dalış yapıldı.

Dalgıçların sualtında çektiği görüntüler uzmanların incelemesi için kaydedildi. Dalış sırasında Muğla Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi?nden Yrd. Doç. Dr. Mustafa Erdem, Muğla Çevre ve Orman İl Müdürlüğü?nde görevli Çevre Mühendisi Yusuf Köroğlu gözlemci olarak hazır bulundu.

MÇD Başkanı Ahmet Kutengin, basın mensuplarına yaptığı açıklamada, araştırmalar sonucunda elde edilen bilgiler doğrultusunda ne gibi ek önlemlerin alınması gerektiği konusunda planlar yapılacağını belirterek, “Terörist yosunların, ilk tespit edildiği günden bu yana nasıl bir değişim gösterdiğini belirlemek için böyle bir çalışma başlatıldı. Bu değişim negatif ya da pozitif yönde olabilir. Alınan önlemlerin bir fayda sağlayıp sağlamadığını da bu çalışma sayesinde öğrenebileceğiz” dedi.

Güney Ege kıyılarında tehlikeli yosun türünün tespit edilmesinin ardından, bu yosunların daha geniş bir alana yayılmasını önlemek amacıyla 2002 yılında “Yerel İzleme Komitesi” oluşturulmuş ve Muğla kıyılarında “terörist yosun” tespit edilen yerlerde teknelerin demir atmalarına izin verilmeyerek, söz konusu canlıların gelişmesinin sağlayan güneş ile temasını kesmek için çalışmalar yapılmıştı.

Katil Yosun, deniz için hayati öneme sahip deniz çayırlarının yerini alarak, uzun bir süreç içerisinde canlı çeşitliliğini tehdit ediyor, hızla yayılarak çok geniş bir alana yayılıyor. Bu yosunlar, çok kolay yer değiştirebiliyor, bir geminin zincirinde ya da dalgıcın paletiyle bile  bir bir yerden bir yere kolaylıkla taşınabiliyor.

Yosunun, Süveyş Kanalı?nı geçerek İsrail, Lübnan ve Suriye kıyılarına, oradan da Doğu Akdeniz kıyılarına ulaştığı belirtiliyor.

İtalya, Fransa ve İspanya?da hızla yayılma eğilimi gösteren zararlı yosunun, Yunanistan, Tunus, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, İsrail, Mısır, Lübnan, Libya, Suriye kıyılarında da tespit edildiği belirtildi.

Deniz Yaşamını Tehdit Ediyor

Yosunun, diğer deniz bitkileri üzerinde yayılarak deniz yaşamını olumsuz etkilediği biliniyor. Süngerler çevresindeki balıkları ve bitkisel canlılar için barınak olan sualtı çayırlarına zarar veren bu yosun türü, sudaki oksijeni aşırı tüketerek çevresindeki biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden oluyor.

Bilmemek En İyisi

Zen Ustası Hogen’ın amaçsız yolculuğu onu nasıl evine geri getirdi

(“İşte Bu,” 1. bölümden)

Masumiyetin sıra dışı zekası üzerine



TAHTA ÇIKAN DOGEN ZENJİ DEDİ Kİ:

“ZEN USTASI HOGEN KEİSHİN ZENJİ’DEN DERS ALDI.

KEİSHİN ZENJİ ONA, ‘JOZA, NEREYE GİDİYORSUN?’ DİYE SORDU.

HOGEN DEDİ Kİ,’AMAÇSIZ BİR HAC YOLCULUĞUNA ÇIKIYORUM.’

KEİSHİN DEDİ Kİ, ‘HAC YOLCULUĞUNUN HEDEFİ NEDİR?’

HOGEN, ‘BİLMİYORUM,’ DEDİ.

KEİSHİN, ‘BİLMEMEK EN MAHREM OLANI,’ DEDİ.

HOGEN ANİDEN MÜTHİŞ AYDINLANDI.”


Zen sadece Zen’dir. Hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Benzersizdir ? şu bakımdan benzersiz, insan bilincinin başına gelen en sıradan ve aynı zamanda en sıradışı fenomen olduğu için. Sıradan çünkü bilgiye inanmaz, beyne inanmaz.

Felsefe veya din değildir. Tüm kalbiyle sıradan varoluşu kabullenmektir, insanın tüm benliği ile, tamamen hayal ürünü olan başka dünyaları arzulamadan. Ezoterik saçmalıklar ile ilgilenmez, metafizik ile de. Karşı kıyıya geçmek için çırpınmaz; bu kıyı fazlasıyla yeterlidir. Bu kıyıyı kabullenişi öylesine müthiştir ki bu kabullenme sayesinde kıyı da değişime uğrar – ve bu kıyı karşı kıyıya dönüşür.

Bu bedenin ta kendisi buda. Bu toprağın ta kendisi lotus cenneti.

Böylece sıradandır. Belli bir türde spiritüellik, bir kutsallık yaratmanı istemez. Senden tek istediği hayatının her anını spontan bir coşku içinde yaşamandır. İşte o zaman sıradan olan kutsallaşır.

Bugün, zamanın bir parçası değil. Bunu hiç düşündün mü? Bugün ne kadar sürer? Geçmişin bir süresi vardır, geleceğin de öyle. Bugünün süresi nedir? Ne kadar devam eder? Geçmiş ile gelecek arasında, bugünü ölçebilir misiniz? O ölçülemez; neredeyse yok. O zamana ait değil: o sonsuzluğun zamanı delmesi oluyor.

Zen bugünde yaşar. Tüm öğreti şudur: bugünde nasıl olunur, artık varolmayan geçmişten nasıl kurtulunur ve henüz olmamış gelecek ile nasıl uğraşılmaz, ve varolan anın içinde odaklanarak nasıl kalınır.

Zen’in tüm yaklaşımı bugüne aittir, ama bunun sayesinde geçmiş ile gelecek arasında köprü oluşturabiliyor. Pek çok şeye köprü oluşturabiliyor: geçmişle gelecek, Doğu ile Batı, beden ile ruh arasında. Birleşemez gibi duran sözcükleri birleştirebiliyor: bu dünya ve o, sıradan ve kutsal.

Şu ufak anektoda girmeden evvel birkaç şeyi anlamamız iyi olacak. İlk önce: Ustalar doğruyu söylemiyor. İsteseler de bunu yapamazlar; imkansızdır. O zaman işlevleri nedir? Ne yapıyorlar? Doğruyu söyleyemiyorlar, ama senin içinde uyumakta olan gerçeği açığa çıkarabiliyorlar. Onu kışkırtıyorlar, ona meydan okuyorlar. Seni sarsıp uyandırabiliyorlar. Sana Tanrı’yı, nirvanayı, gerçeği veremiyorlar çünkü her şeyden önce bunlar zaten senin içinde var. Sen onlarla birlikte dünyaya geliyorsun. Onlar birer parçan olarak senin içinde yer alıyor. Senin öz varlığına aitler. O nedenle sana gerçeği veriyor numarası yapan birisi senin saflığını, kolay inanırlığını suistimal ediyor. Kendisi çok kurnaz – hem kurnaz hem de tamamen cahil. Hiçbir şey bilmiyor; gerçeğin en ufak bir noktasını bile görmüş değil. O yalancı Usta.

Gerçek verilemez; o zaten senin içinde. Ortaya çıkarılabilir, kışkırtılabilir. Bir ortam yaratılabilir, böylece gerçek uyanıp içinden yükselme fırsatını bulur.

Ustanın görevi sandığından daha karmaşıktır. Eğer gerçek aktarılabilseydi her şey çok daha basit ve kolay olurdu. Ama aktarılamıyor, o nedenle dolaylı yol ve yöntemler bulmak gerekiyor.

Yeni Ahit’te Lazarus’un güzel öyküsü yer alıyor. Hristiyanlar bu öykünün ana fikrini tamamen kaçırıyorlar. İsa öyle şanssız ki – yanlış ellere düşmüş durumda. Lazarus’un öyküsünü, ölüm ve dirilişinin öyküsünü tek bir Hristiyan din alimi bile anlayamamıştır.

Lazarus ölür. Mary Magdalene ile Martha’nın erkek kardeşi ve İsa’nın tutkulu bir takipçisidir. İsa uzak diyarlardadır; haberi ve “hemen gel” davetini aldığında iki gün geçmiştir bile, ve Lazarus’un evine vardığında dört gün geçmiştir. Ancak Mary ile Martha onu beklemektedirler – ona olan güvenleri sonsuzdur. Bütün köy onlara gülmektedir. O ikisi diğerlerinin gözünde aptaldır çünkü cesedi bir mağarada saklıyorlardır; günlerdir cesedin başında nöbet tutmaktadırlar. Ceset kokmaya başlamıştır; çürümektedir. Yazının Devamı İçin Tıkla! »

Sürü İnsanı

Genelin dahil olduğu bir konuda yazmak benim için zor ve zahmetli bir iş olsa da, sessiz kalamayacağım bir konudur sürü insanı. Neden sessiz kalamam; çünkü hergün içlerinden geçerim, hergün mecburen yanlarında bulunurum, hergün muhattap olurum, yani her gün sürekli içli dışlı olduğum, bir türlü (henüz) aralarından sıyrılıp gidemediğim güruh?un hakkında yazmamak düşünülemezdi.

Sürü insanından kurtulamazsınız. İstediğiniz yere gidin, kaçmayı deneyebilirsiniz ama asla başaramazsınız. Her yerin sahibi onlardır. Bir yerin sahibi olmaları için çaba göstermeleri gerekmez. Orada doğmaları bile oranın sahibi olmalarına yeterlidir. Düşünmeleri, araştırmaları gerekmez. Hazır bulduklarını yerler. Dedeleri, babaları önlerine ne koyduysa odur aslolan onlar için, başka birşey aramaları gerekmez. Beyin gelişimi beş yaşından iyibaren durur. Bu yaş uydurulmuş, lafın gelişi öyle söylenmiş değildir. Kesinlikle tarafımdan tecrübeyle sabittir, bu beş yaş seviyesine erişenler, konuşulabilir olan kesimdir. Sürü insanının ulaşabileceği zeka yaşı beş yaşındaki çocuğunkiyle aynıdır. Sürü insanı her meslekte her kesimde sayısız çoklukta bulunur. Hiç farketmez, profesör de olur, öğretmen, polis, doktor, mühendis her meslekte çalışabilir. İnanılmaz derecede büyük bir çoğunluğu sürü insanı olan bu dünyada zaten iyi dediğimiz yerlere gelmek hakkında da yorum yaparım ama hiç gereği yok daha fazla söylemenin, anlayan, yorum yapabilen buyursun devamını kendi yazsın…

Sürü insanının hayatı tamamen bencillik üzerine kurulmuştur. Bencilliği, sevdiği kişilere karşı daha yoğun görülür fakat bunun farkında olmak istemez. Onları sevdiği için, onların iyiliği için böyle davrandığını, yaptığını söyler. Örneğin, ülkemiz bazında düşünelim, anlamak kolay olsun; liseden çıkmış öss galibi biri, meslek tercihi yaparken (öss de kupon doldururkenki halden bahsediyorum meslek tercihi derken yanlış anlamayın) gerçekten istediği mesleği mi seçer yoksa ailesi tarafından onay göreceği, çevresi yakınları tarafından olumlu bakacakları bir meslek tercihi mi yapar. Ya da diyelim ki çöpçü olmak istedi. Hayalindeki meslek çöpçülük. Çocuğunuz çöpçü olmak isteseydi, ne yapardınız. Ona engel olurdunuz değil mi? 20 yıl okumuş, üniversite bitirmiş, ?ben çöpçü olmak istiyorum? diyor. Ne yaparsınız. (Çöpçülüğü küçümsediğimi falan düşünecek bazı sivri zekalılar, bu parantez onlar için açıldı, böyle düşünenler gerçekten empati kurmaya çalışarak düşünsünler, acaba çocuğunuz gelip böyle söylese ne dersiniz, tepkiniz ne olur. O anı bir hayal etmeye çalışın. Şimdi acaba ben mi çöpçülüğü küçümsüyorum siz mi?) Küçüklüğünden beri çocuklara ne öğretilir, yoldan çevirin gani gani çocuk her yer, ne olmak istiyormuş sorun, bir tanesi çöpçü olmak istiyorum diyecek mi? Hepsi öğretmen, doktor, mühendis vb. olacak. Ya da biraz daha ülkemizin dışından bakalım; 14 yaşındaki kızınız yelkenle dünya turuna çıkacağını söyleseydi ne yapardınız? Onun iyiliği için karşı çıkardınız değil mi? O?nun iyiliği… O?nın iyiliği için mesleğine karar verirsiniz, ona neyi yapıp neyi yapamayacağını söylersiniz.. Siz herşeyi çok iyi bilen insanlar olduğunuz için, herşeyden çok emin olduğunuz için..

Durun, daha da kızacağınız örnekler var sırada. 20-30 yaşındaki çocuğunuz (halen daha çocuğunuz çünkü) gelip ben artık sizin inandığınız dine inanmıyorum, deseydi? Empati kurmaya çalışın diyorsam da bunu anlamak gerçekten çok zor.

Kaç tane iyi eğitim almış iyi bir işi olan kadının bir inşaat işçisiyle beraber olduğunu, evli olduğunu gördünüz. (aaaa ne ayııııp, ben onun iç güzelliğini seviyorum)

(Gerçi, bu yazıyı ramazan ayında yemek yiyiyor diye (yolda değil yanlış anlamayın lokantada) dayak yiyenlerin, dayak atanların ülkesinden yazıyorum, kusuruma bakmayın.)

Dünyanın sorunu akıllılar hep kuşku içindeyken, aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır. Bernard Russel.

Sürü insanı umudunu öbür dünyaya bağlamıştır. Amma velakin ömrü boyunca inandığını söylediği, hararetle savunduğu, uğruna öldüğü din konusunda bile tutarlı değildir. Çünkü babasından atasından gördüğünün üzerine konmuştur. Sorgulamaz, sorgulamayı dinden çıkmakla eş tutar. Ona göre inandığı herşey kesin doğrudur. O kadar emindir ki inandığını söylediği dinin kitabını bile okumaya gerek duymaz. Ne yazdığı mühim değildir. Okumasına, anlamasına gerek yoktur. İnandığını söylediği kitabın ilk cümlesi, sonraki cümlesi oku olsa dahi, okumaz. Bu şekilde yıllarca yaşar, yaşlanır ve ölür..

Kendi görüşünün, inancının dışında bir görüşü asla kabul etmez. Hatta gerekirse cezalandırmaktan yanadır. Çünkü kendisi gibi olanlar çoğunluktadır. Bunu toplumun refahı için yaptığını, bazı ulvi değerler için, yaptığını söyler. Ama kendisinin azınlıkta olsaydı ve diğerlerinin ona böyle davrandığında neler hissedeceğini düşünmez. O şanslı doğmuş kesimdendir. Doğarken verilmiştir ona verilen, doğuştan şanslıdır. Allah sürü insanını doğuştan doğru yola bırakmıştır. Emin oldukları yola.. Ve tabi atalarını da.. Milliyetçilik tabi ki..

Aslında milliyetçilik konusuna pek fazla girmek istemiyorum ama kısaca geçiyorum;

Milliyetçilik = doğduğun yerle övünmek (değil de nedir). Doğacağın yeri sen mi seçtin, sen seçtiysen eyvallah, yok eğer seçmediysen bu nedir. Almanya?da doğmuş olsaydın da milliyetçi olacaktın o zaman. Sen seçmedin ki! Fransız milliyetçisi de olabilirdin…

Konuya dair hoşunuza gitmeyebilecek çeşitli alıntılar,

Nietzsche: Sürü dünyaya egemendir ve özgür olanı dışlayan bir tavırla hareket eder. Bu tip insanlar hayatın sertliğine karşı tek başlarına karşı koyamaz. Mutlaka bir çobana ihtiyaçları vardır. Büyüğü dinler, koşulsuz, sorgulamasız saygı gösterirler. Kendilerinde sorgulama, düşünme, yaratma gibi özelliklerin kırıntısı bile bulunmaz. Sürüye göre iyi olanlar kendileri gibi olanlardan başkaları değildir.

Yine Nietzsche: Hayat Bir neşe pınarıdır. Lakin ayak takımı da içince tüm pınarlar zehirlenir, bozulur.

Özgür insan yaşadığı toplumun geleneklerinden tamamen sıyrılmış, kendince düşünebilen, ama hala kendini bulamamış insan tipidir. Sürüyle beraber yaşasa da sessiz başkaldırışlarıyla sürüden ayrılmıştır.

Sürü insanı tamamen cahildir. Kendisinin cahil olduğunun da farkında değildir. Bunu asla kabul etmez. Gerçek insan makama mevkliye değer katarken, makam ve mevki sürü insanına sözde değer katar. (Sen benim kim olduğumu biliyor musun? diyen birileriyle mutlaka karşılaşmışsınızdır. Bunu özellikle belirtmek isterim.. Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?)

Heraklitos: Kitle sığır gibi tıkınmakla geçirir gününü..

Sürekli konuşur ancak hiç dinlemezler.

Hoffer: Kesin inançlılar zaten herşeyi bilir der.

Hayat bir yolculuktur ve yolculuk gidilecek yerden kat be kat önemlidir.

Jonathan Swift: Dünyaya gerçek bir dahi geldiğinde onu şu işaretten tanıyabilirsiniz, tüm ahmaklar ona karşı birleşmişlerdir.

Sürü , dünyaya egemendir ve özgür olanı dışlayan bir tavırla hareket eder. Ahlak , sürü insanın önemli bir düşünsel yapısı olup , sürünün tür korunumunda önemli bir araçtır.

Bu tip insanlar , hayatın sertliğine karşı tek başlarına karşı koyamazlar.Mutlaka bir çobana ihtiyaçları vardır.Bu çoban , genellikle din adamlarıdırlar.

Nihilistik bir yaşam tarzı ile yaşar, büyüğü dinler, saygı gösterir. Hayvani içgüdülerini, ahlak ve din maskesi altında ehlileştirmiştir. Kendi başınayken sürü insanında hiçbir hastalık yoktur. Hatta çok değerlidir. Ama yönetilmeye ihtiyaç duyduklarından dolayı, bir çobana gereksinimleri vardır. -papazlar bunu bilir-..” Tanrı’ya inanır, onu över, din adamlarını Tanrı’nın sözcüsü sayarak onlara sığınırlar. Değer yaratıp yıkamaz, önlerine konulan anlam ve tanımlarca yaşarlar.

Schopenhauer:  İçinde ışığı olmayan insanlar kalabalığa karışıp ışık edinmeye çalışırlar.