Kategori arşivi: hayat

Hayat..

İnsan hayatı anlamaya başladığında, artık herşey için çok geçtir..

Şimdiye dek hiç duyulmamış sesler var kulaklarımda.. Düşüp peşine ardı sıra, giderim nasıl olsa. Bu ağaçlar, bu yollar, bu, bu yeryüzünde ne aradığını bilmeyen insan(lar), bu içine düşülesi deniz… Hepimiz, gidiyoruz sessizce her birimiz..

Burada yalandan başka bir şey yok hafız.. İnsanlarla dolu bir dünyanın ortasındayım.. Milyarlarca yıldır dönüp duran bir dünya. Giderek daha hızlı dönüyor sanki, daha çabuk akşam, daha çabuk sabah.. Ben yavaşladıkça daha da hızlı geçiyor zaman..

Önünde durduğun bu yol, sayısız dönemeçlerle dolu hayat yoludur. Yolun başındasındır, beklemeye devam edersin. Herşeyin, hepsinin sonucu belli.. Yürümekte, koşmakta ya da durup beklemekte özgürsün.. Senin gibi başka bekleyenler de var. Bazen onlarla karşılaşıyorsun. Hangi yoldan gitmen gerektiğini bilmiyorsun. Durup durup yürüyorsun.. Yollar ilerledikçe sapaklar artıyor. Dallanıp budaklanıyor. Herşey karmakarışık görünüyor. Arkadaşların, eşin dostun sana tavsiyelerede bulunuyor. Ne yapman gerektiğini sana söylüyorlar. Ama bakıyorsun ki onlar da yolda, kimse nereye gittiğini bilmiyor. Üzerinde durduğu yol bir yere gitmeyen insanlar sana yolu tarif ediyorlar. Sana hayatın anlamını söyleyecekler bıraksan, durma hadi onları dinle. Duydukların yabancı kelimeler değil, gideceğin yolu biliyor musun? Bu yol nereye gidiyor?

Herhangi bir yol ayrımında öleceksin. Bunu adın gibi biliyorsun. Bunun hangisi olduğunu bilmiyorsun. Belki bilmeyi de istemezsin. Ama belki sıradaki dönemeçte ölüm bekliyor.

Yolların sahibi seni izliyor. Attığın tüm adımları ve sonunda ne olacağını biliyor.Yaşın ilerledikçe, önceleri nasıl korkmadığını söylediğine gülüyorsun. Önceleri nasıl da uzaktı her şey. Artık telaşa gerek olmadığını biliyorsun. Acele etmene gerek yok. Hayat yeterince aceleci zaten, giderek yorulduğunu hissediyorsun. Zaman içinden akıp geçiyor sanki.

Bütün bunlar ne için… Nereye gidiyorum.. Belki de zaman diye birşey de yok. Güneş doğup batıyor diye, saati icat ettin diye nasıl emin olabilirsin aslında her şeyin geçip gittiğine. Belki de hala başladığın yerdesin. Geçip gittiğini düşündüğün her şey… Hepsi bir rüya gibi. Yaşarken ne kadar da uzun, nasıl da zor gelmişti oysa. Oysa şimdi hepsi bir anda olmuş gibi. Bir saniye sürmüş sanki. Sadece öyle olduğunu düşünmüşüm gibi. Beynin sana bir oyun oynuyor olabilir mi?

Bu güne kadar öğrendiğin her şeyi başkalarından öğrenmedin mi? Onların doğru olduğunu düşündükleri her şeyi. Sen de başkalarına anlatmadın mı?

İnandığın, bildiğini düşündüğün, emin olduğun her şeyi, sana başkaları aşılamadı mı?

Başka insanlardan bağımsız olarak bildiğin bir şey var mı?

Belki de yolun herhangi bir yerindesin. Duruyor ya da yürüyorsun. Belki sıradaki yol ayrımından sonra (gitmeyi seçeceğin – seçtirileceğin) artık yazdıklarımı okuyamayacaksın. Yarın belki yaşamıyor olacaksın. Bir kısmımız için bu bir gerçek.. Halen daha yaşıyorken, ya da bu rüyanın içinde yaşadığın anda, bir şey seç. Gerçekten istediğin bir şey olsun. Nerde olmak istiyorsun. Yarın burada olmayacaklardan biri olma ihtimalini düşünerek, bugün kendin için bir şey yap. Neden buradasın? Diğer insanları bir anlığına unut. Sen kimsin, burada ne arıyorsun? Neyi bekliyorsun?

?Hayat kendini bulmakla alakalı değildir. Hayat kendini yaratmakla ilgilidir.?

“Yaptığınızı,, bir başka budalanın,, bunları sizden beklediğini düşündüğünüz için yapıyorsanız,, onun sizden bunları beklemesi de, sizin onun bunları beklediğini umduğunuzu sandığından ileri geliyorsa, herkes istemediği birşeyi yapıyor demektir.. o zaman ortaya budalaca bir durum çıkar..”

Biz öğrenim görmüş değil, sınavı kazanmış insanlarız, hayır! biz temiz değiliz sadece süsleniyoruz…!

Sükûtun kudretine inanıyorum. Bu mevzuu üzerine saatlerce konuşabilirim.

Bernard Shaw

Deniz Feneri

Zamanımızda sıradan bir insanın yaşayışı, firavunlar zamanında olduğundan daha mı iyidir?


Ona “Hepimiz Tanrı’nın elindeyiz” dedirten ne idi? Anlamıyordu. Gerçekler arasına sokuluveren bu içtensizlik onu kızdırıyor, rahatsız ediyordu. Yeniden örgüsünü örmeye başladı. “Bu dünyayı nasıl olur da bir tanrı yaratmış olabilir” diye kendi kendine sordu. Kafasıyla her zaman şu gerçeğe varıyordu: Dünyada ne mantık, ne düzen, ne de adalet vardır; acıdan, ölümden, yoksulluktan başka bir şey yoktur. Dünyanın yapamayacağı hiçbir kötülük yoktu; bunu biliyordu. Hiçbir mutluluk sürekli olmazdı; bunu biliyordu.

Ne tuhaftır, insan çoğu kez postadan önemli bir şey çıkmayacağını bilir de yine dört gözle mektup bekler.

İnsanların boyuna tıkınıp durmalarına dayanamıyordu. Bir şeyin böyle saatlerce sürüp gitmesine dayanamıyordu.

Ama, yine de dünya kuruldu kurulalı sevgi için şarkılar yakılıp duruyor, çelenkler, güller üst üste yığılıyor, insanlara sorarsanız on kişiden dokuzu, bize yalnız onu verin yeter, der. Oysaki kadınlar, bunu kendi deneylerinden biliyordu, böyle derken asıl istediklerinin bu olmadığını pekala hissederlerdi. Hissederlerdi ki sevgiden daha sıkıcı, daha çocukça, daha acımasız bir şey yoktur; ama yine de güzeldir ve onsuz olmaz.

Yaşam sadece bir kadınla yatmak demek değildir.

Bu arada mistikler, düş kurucular, kumsal boyunca yürüyorlar, bir su birikintisini karıştırıyorlar, bir taşa bakıyorlar, sonra kendi kendilerine “Ben neyim?”, “Bu nedir?” diye soruyorlardı ve birden onlara bir yanıt bağışlanıyordu ama bunun ne olduğunu kendileri de bilmiyordu. Yalnız o zaman artık kendilerini buzlar arasında sıcak, çölde serin hissediyorlardı.

Büsbütün aptal olmadıktan sonra, bir insan nasıl olur da yönleri bilmez, anlamıyordu.

Macalister’in oğlu balıklardan birini aldı, yanından dört köşe bir parça kesip, oltasının ucuna yem diye taktı. Hala canlı olan bu küçük vücut parçasını yeniden denize fırlattı.

Öyleyse ne idi bu? Ne demek oluyordu? Birtakım şeyler böyle birden ellerini uzatıp insanı yakalayabilirler miydi? O kılıç kesebilir miydi? O yumruk inebilir miydi? İnsanın güven içinde olacağı hiçbir yer yok muydu? Dünyanın gidişini yürekten bilmek olanağı yok muydu? Bir yol gösterenimiz, başımızı sokacağımız bir sığınak yok muydu? Yaşam böyle, beklenmeyen bilinmez bir şey miydi? İnsan kendini bir kulenin tepesinden boşluğa atı mı veriyordu? Yaşlı insanlar için bile yaşam bu muydu? Hep böyle, insanı şaşırtan, beklenmeyen, bilinmeyen bir şey miydi?

Acı insanı nasıl da aptallaştırıyor!

Naciye Akseki Öncül: Virginia Woolf’a göre en önemli sorun önce kimin için ne yazdığını bilmektir. Çünkü bu, nasıl yazılacağını bilmek demektir. Virginia Woolf’un amaçladığı okuyucu, okuma alışkanlığı olan, başka çağların ve başka ulusların yazınını da bilen bir okuyucudur. Virginia Woolf haftalık yazmak, günlük yazmak, kısa yazmak, uzun yazmak, akşam evine yorgun argın dönen insana yazmak istemiyor, okuyucusuna kolay kazanılan bir zevk vermek istemiyor. Trende okunmak, kırda vakit geçirmek için okunmak, uykulu zamanlarımızda okunmak istemiyor; onu okumak için tüm ciddiyetimizle kitap okumaya hazırlanmamız gerek. O zaman Virginia Woolf bize beklediğimiz zevki vermeye hazırdır.

Virginia Woolf

Kaynak : http://piktobet.blogspot.com

Daralma

Eğer evliyseniz bilirsiniz: Kendi kendinize “Tanrım ben ne halt yedim!” dediğiniz anlar vardır.

Karılarını öldüren herifler sonunda daima yakalanır. Siz istediğiniz kadar o anda başka bir yerde olduğunuzu ispatlayın, onlar yine de failin siz olduğunuzu mükemmelen bilir ve bir punduna getirip sizi enselerler. Bir kadının icabına bakıldığında, ilk şüpheli daima kocasıdır. Bu da size, insanların evliliğe gerçekte nasıl baktığını kenarından köşesinden anlatıverir.

Bizim gibi insanların temel sorunu, hepimizin kaybedecek bir şeylerimizin olduğunu sanmamız. Ve aslında ev sahibi filan olmadığımız için, yarısına geldiğimiz taksitlerimizin sonuncusunu yatırmadan önce bir aksilik olur diye ödümüz koptuğu için, iyice boka batmış bulunuyoruz. Hepimiz satın alındık, hem de kendi paramızla. Hiçbir yeri görmediği ve zili çalmadığı halde Belle Vue (Güzel Manzara) denen bu tuğladan yapılmış oyuncak evlere bedelinin iki katını ödemek için burnundan ter damlayan bu zavallı kahrolası orospu çocuklarının, bu yalakaların istisnasız hepsi, ülkelerini Bolşevizme karşı savunmak için savaş meydanında kanının son damlasına kadar çarpışmaya hazırdır.

İşinde gerçekten usta birini seyretmekte her zaman büyüleyici bir yan vardır.

Hayatta hiçbir şey siyah beyaz değildir.

Eğer birazcık şişmansanız hemen herkes, hatta bir yabancı bile, size görünüşünüzle ilgili aşağılayıcı bir anlam içeren bir ad takmayı kendine hak görüyor. Kambur ya da şaşı veya tavşan dudaklı bir arkadaşınızı düşünün. Ona durumunu hatırlatan bir lakap takar mıydınız? Oysa her şişman doğal olarak etiketlenir. Ben, insanların otomatik sırtına şaplattığı, kaburgalarını dürttüğü tiplerdenim ve bunların hemen hepsi de benim bundan hoşlandığımı sanır. Nedense şişman bir adamın bir şey hissetmediğini sanırlar.

Gerçek şudur ki, bir kadın hiçbir erkeğe şakacıktan bakmaz, yeter ki o erkek onu, ona aşık olduğuna inandırsın.

Geçmiş tuhaf bir şey. Her zaman sizinledir, bence on ya da yirmi yıl önce olmuş bir şeyi düşünmeksizin bir saat bile geçiremeyiz, yine de çoğunlukla hiçbir gerçekliği yoktur, tarih kitaplarındaki bir sürü malzeme gibi, o da yalnızca bildik bir olgular dizisinden ibarettir. Sonra şans eseri bir görüntü veya ses ya da koku, özellikle de koku, size çarpar ve sadece geçmiş canlanmakla kalmaz, siz de gerçekten geçmişe dönüverirsiniz.

Ne okumak istediysem onu okudum ve onlardan, bana okulda öğrettiklerinden çok daha fazlasını öğrendim.

İnsan çok gençken, uzun zamandır burnunun dibinde duran şeylerin bir gün ansızın farkına varıyor. Etrafınızda olup bitenleri, uyku mahmurluğunu üzerinizden atmaya çalışırken olduğu gibi, birer birer algılamaya başlıyorsunuz. Mesela, birden bir köpeğimiz olduğunu fark ettiğimde 4 yaşındaydım. Adı Nailer’dı ve şimdi artık rastlanmayan türden, yaşlı, beyaz bir İngiliz teriyeriydi. Onu mutfak masasının altında bulmuş ve nasılsa bir anda bize ait ve adının da Nailer olduğunu anlamıştım.

Bugün bir Peni Canavarı gören kimse var mı acaba? Sadece 1 peniye, 2 litreden fazla köpüklü limonatayla dolu koca bir şişe. Savaşın ortadan kaldırdığı bir başka şey de budur.

Bir şekilde atlatmak mümkünse, kimsenin aklına vergi ödemek gelmez.

Çok eskilere döndüğünüzde, insanları hep belli, özel bir yerde ve kimi karakteristik özellikleri içinde hatırlarsınız. Size hep aynı şeyleri yapıyorlarmış gibi gelir.

İnsanlar tuttukları balıklara dair yalanlar uydururlar, yakalayıp da kaçırdıkları balıklar hakkındaysa daha büyük yalanlar..

Sürdürdüğümüz bu yaşamda yapmak istediğimiz şeyleri yapmayız. Bu, sürekli çalışmamızdan dolayı değildir. Bir çiftçi yamağı ya da Yahudi bir terzi bile sürekli çalışmaz. Bu, bizi sürekli budalalık yapmamız için dürtüp duran, içimizdeki şeytandan dolayıdır. Yapmaya değer şeyler hariç, her şey için daima vakit vardır. Gerçekten hoşlandığınız bir şey düşünün. Sonra da, saat saat, yaşamınızın kaçta kaçını onu yapmak için harcadığınızı hesaplayın. Ardından da tıraş olmak, otobüslere binip inmek, tren istasyonlarında beklemek, açık saçık hikayeler anlatıp dinlemek, gazete okumak gibi şeylere harcadığınız vakti hesaplayın.

Savaş, insanı, eğer öldürmezse, düşünmeye zorluyor. Anlatılması imkansız bir alay zırvadan sonra, toplumu sonsuz ve sorgulanamaz bir şey olarak görmek mümkün olmuyor. Biliyorsunuz ki, bunların hepsi palavradır.

Bir gece yatağa girersiniz, kendinizi hala genç sanıyorsunuzdur, aklınız kızlarda ve başka şeylerdedir, sonra sabah bir de uyanır bakarsınız ki, meğer siz sadece, çocuklara pabuç almak için burnundan ter damlamaktan başka bir işe yaramayan, zavallı şişko moruğun tekiymişsiniz.

Toplantılarda hep böyledir: Gelen insanların yarısının konuya dair en ufak bir fikirlerinin olmaması, değişmez bir kuraldır.

Dinle evlat, her şeyi yanlış anlamışsın. 1914’te çok şerefli bir iş yaptığımızı sanan bizdik. Meğer değilmiş. Meğer sadece kanlı bir mahfilmiş. Eğer bir kez daha olursa, ondan uzak dur. Vücudunun neden kurşunlarla delik deşik olmasını isteyesin ki? Onu bir kıza sakla. Sanıyorsun ki, savaş kahramanlıktan ve Victoria madalyalarından ibarettir; ama değil. Bu aralar kimseye süngü tak emri gelmiyor, geldiğinde anlarsın. O zaman bir de bakarsın ki, hiç de kahraman mahraman değilmişsin. Tek bildiğin üç gündür uyumadığın, kokarca gibi koktuğun, krkudan altına doldurduğun ve ellerinin soğuktan tüfeğini tutamayacak kadar donduğudur. Ama bunların da zerre kadar önemi yoktur. Bütün mesele sonrasıdır.

Sevgili dostum. Güneşin altında yeni olan hiçbir şey yok.

Durgun bir günde odun ateşinin nasıl göründüğünü bilirsiniz. Tamamen yanıp ak küle dönmüş; ama hala şeklini muhafaza eden odunlar ve külün altından akseden o parlak, kızıl ışıma. Kızıl korun daha da canlı görünmesi ilginçtir, insana canlı her şeyden daha büyük bir yaşam duygusu verir. Onda bir tür yoğunluk, bir titreşim, şimdi tam kelimelerini bulamayacağım bir şeyler vardır. Ama insana hayatta olduğunu hissettirir. Etraftaki başka her şeyi hissetmenizi sağlayan, resimdeki nokta gibidir.

İnsanlar neden bu kadar budala yaratıklardır acaba? Vakitlerini türlü çeşitli ahmaklıklar peşinde koşarak harcayacaklarına, neden sadece gezinip etraflarına bakmazlar? Örneğin şu havuzu -ve içindekileri- alalım. Orada su kertenkeleleri, suyılanları, suböcekleri, mayısböcekleri, sülükler ve ancak mikroskopla görebileceğimiz, Tanrı bilir daha neler yaşıyordu. Yaşamlarının sırrı işte oracıkta, suyun içindeydi. İnsan bütün bir ömrü, hatta on ömrü, onları seyretmekle geçirebilir ve yine de, o bir tek havuzun bile dibine ulaşmış sayılmazdı. Ve bütün bunlar olurken, içinizi o harikuladelik duygusu kaplar, içinizde o tuhaf ateş yanardı. Aslında sahip olmaya değer tek şey buydu ve biz bunu elimizin tersiyle itiyorduk.

Bir şeyin olmadan öncesiyle olduktan sonrası çok farklıdır.

İnsan aklına dair bildiğim bir şey varsa, o da dura dura ilerlediğidir. Neredeyse bir ömür boyu hiçbir şey hissetmezsiniz. Ondan sonra şimdi bana olduğu gibi, son çeyrek saat içinde şok geçirirsiniz.

Bunların hepsi olacaktı. Aklınızın gerisine attığınız, korktuğunuz, bir kabus olduğunu ya da sadece yabancı ülkelerdekilerin başına geldiğini sandığınız her şey olurdu. Bombalar, ekmek kuyrukları, kauçuk coplar, dikenli teller, renkli gömlekler, sloganlar, koca yüzler, yatak odası pencerelerinden ateş eden makineli tüfekler. Hepsi olacaktı. Biliyordum. Kaçış yoktu. İsteyen mücadele edebilir ya da başını çevirip görmemiş gibi yapabilir veya İngiliz anahtarını kapıp suratları dağıtabilirdi. Ama mümkün değildi. Hepsi olacaktı.

Yanılsamaymış! Aldatmacaymış! Ortalık yalan dolandan geçilmiyormuş, bunların önemi yoktu. Kötü günler geliyordu, tornadan geçirilip bütün çıkıntıları alınmış ve dümdüz edilmiş, aerodinamik insanlar da. Daha sonra ne gelecekti bilmiyorum, umurumda da değildi açıkçası. Tek bildiğim, eğer şu dünyada sevdiğiniz bir tek şey varsa, ona şimdiden elveda demenin zamanı gelmişti. Çünkü hiç susmayan bir makineli tüfek ateşi altında, bildik, tanıdık her şey kayıp gidiyor ve ağır ağır lağıma gömülüyordu.

Yazar: George Orwell

Çevirmen: Zuhal Bilgin (İthaki)

Kaynak: http://piktobet.blogspot.com

Resimler :

http://www.radikalgenc.com/uploads/The_Road_Home_by_ForlornExistence.jpg

http://colour-imagination.deviantart.com/art/Stop-all-the-Clocks-28966951

grafikrim.com

http://www.redbubble.com/people/mmeiri1/art/2567749-sorrowful-expression-take-two

 

Yağmur

Uyu! Gözlerinde renksiz bir perde,

Uykulu gözlerim sonsuz bir boşluğa takılı şimdilerde.. Bir boşluğun içinde susuz gibisin.. Suya doyamamışsın, renksiz bir perdenin ardından bakar gibisin.. Sessiz sedasız gider gibisin.. Sesine kulak veren yok şimdilerde.. Hüzünbaz saatlere gebe gibisin..

Bir parça uzaklaş kederlerinden

Ruhsuz bir iç aleminden.. Sayılı saatler yaşıyorum şimdilerde..

Bir ruh gülümsüyor gibi derinden

Meh-tabin ördügü saatler nerde?

Gülümsüyorum bir ruh gibi derinden.. Uzaklaşabildiğimce kederlerimden..

Varsın bahçelerde rüzgar gezinsin,

Hepsi serap, hepsi bir hayal, kuytu köşelerinde zincirli ellerin.. Kayıp giden zamanı kovalar gibidir bu ruhun, kederinden soyunup teslim ettiğin bedenin.. Varsın bahçelerde şimdi ayakların gezinsin..

Yağmur ince ince topraga sinsin,

Bir başka alemden gelmiş gibisin,

Islansın kederinden hayat.. Öyle bir sev ki kimse yanılmasın.. Toprağa kadar sinsin yağmur ince ince.. Çok uzaklardan gelmiş gibisin sanki.. Sanki değil gibisin eskisi gibi.. Ellerim tutuklu gizli kalmış bahçelerde… Uzun uzadıya gidiyorum bugün yine.. Sanki başka birisin.. Başka alemlerden gelmiş, hiç bilmediğim uzaklara gider gibisin..

Dalmış gözlerinle pencerelerde.

Pencerenin kuytusunda dalgın bakışlarım.. Kimseleri aramıyor artık gözlerim. Beni kendi halime bırak, rüzgâra bırak, suya bırak sesim kesilmeden.. Ufacık bir çerçevenin ardındaydı bir zamanlar gözlerim..

Perdesiz Hayat Arayışları..

Köşe bucak gezmelerdeyim. Sesiyle tüm sesleri bitiren, tüm yaralarımızı saran hafif bir meltem.. Seyrüsefer halindeyim.. Geçici yorgunluklar içindeyim, olabildiğince soğuk bir yerdeyim, içerdeyim.. İçerisi, dışarıdan daha soğuk, daha korkunç herşey.. Tanıdık bildik yüzler, yüzler ki surete dönmüş, dönüşmüş. Durdurak bilmeyen bir sessizliğe sarılmış koşuyorum, kanat çırparak karanlık sularına gömülüyorum… Derinden derine sızlıyor yaralarım.. Okyanus kokusu duyuyorum daha derinlerde..

Bir o kadar kelime sayıyor dilim.. Cümlelerimin içi dolu, ancak kelime bulamıyorum yazacak… Kelimeler.. Sonbaharın sarı yaprakları gibi kuruyup dağıldılar.. -Son anımız bir meleğin dokunuşuna istinaden…- Perdesiz hayat arayışları bizimkisi… Doğdukça yeniden doğmak bizimkisi… Her anını başka bir anlayışla kucaklamak.. Duyduğun her kelime yabancıdır artık. Anlamak mümkün değil. Kuşlar kanat bile çırpmadan önümüzden süzülüp gittiler.. Bir bildikleri vardı elbet. Elbet yokluğun süpürüp giderdi hüzünleri..

Sessizlik kapkara bir boşluğun yansıması.. Dünya dediğimiz içinde bir ömrü tüketip anlayamadığımız yer.. Gün içi şehirsel yolculuklar. İneceğim durağa kendim karar verdim sanıyorken ben…

Herşeyin sırasının gelmesini bekledim. Zerremize kadar işleyerek içimizden geçen zaman, en ufak bir şeyi bile unutturmuyorken bana.. Eşgaline uygun bir kadının kızıl saçları uzakta belli belirsiz.. Bu uzaklık pek bir nadir, pek bir tesadüfidir.. Nerededir şimdi kimledir.. Ardını dönüp gitmektedir şimdi akşamlar… Tebessüm vaktidir, gülmektedir yavaştan, sırası gelen gülmektedir. -Hayatı hafif acılı ya da bol acılı yiyeceksin, acısız yersen tatsız olur..- Yorgun değilim ben bu akşam, ama yine de düşüyorum. Düşlüyorum var olmakla yok olmanın arasında çizgisiz kâğıtlar… Hiç bilmez miyim; laf ebeliğine lüzüm yoktu bu kadar. Ancak, olduğu gibi söylenmez, söylenemez ah bu şarkılar…

Kendine İyi Bak..

Belirsiz isimlerden uzakta..

Şimdi saat on ikidir.. Bedenimden oldukça uzakta oturuyorum bu gece.. Seyrediyorum kendimi ..

Ben neyim hafız!. Ayakta durabildiğime hayret ediyorum. Nasıl söylenirse öyle söyleyebilseydim ben de keşke. Yazmak; süslemek belki de. Olduğu gibi anlatamayanların tercihi mi yazmak? Gördüğü gibi mi? Hissettiğin gibi mi?

Bugün kendimi daha uzaktan izledim. Bedenimi terk etmek için can atan ruhum, tüm insancıl duygulardan gün geçtikçe sıyrılıyor. Hafiflik hissediyorum.. Giderek hafifliyorum. Günler geçtikçe her şey daha basit gelmeye başlıyor. Bunca kalabalığın arasında, hafifliğin, hayallerin, gerçeğin, karmaşanın, koşuşturmacanın arasında, sanki ben değilim gündüz yaşayan. Başka bir ben gibi. Hoşlanmadığım bir ben. Tiksindiğim belki. Sevemedim kendimi. Neler söylüyor dilim böyle. Halbuki konuştuklarım değil düşünüyor olduklarım. Aklımdan geçenler değil ki bunlar. Bir sükunet, bir dinginlik duyuyorken tam da?

Allah?ım beni burada bırakma.. Nasıl görünüyor olduğum hakkında endişe içindeyim. Et ve kemiğin arasında bunalmışım.. Daralıyorum.. Çekiştirip durmayın, biraz açılayım.. Biraz rüzgar esse kendime gelirim.

Hangi yana gitsem kaybetmişim sanki.. Saatler mi durmuş zaman mı? Zaman akmıyor hafız, zaman umursamazlık, zaman ihanet, yalan, zaman bine bölünen hatıra.. Kelebek kanatlarına bağlı anılar. Günlerce aktılar uzun uzadıya.. Seyretmek bile acılar içinde ölmek için fazlasıyla yeterli. Sonu belli olmayan günleri sayıyorum.. İçimde beni dehşete düşüren muhteşem bir acı.. Acılar yağmur olup yağıyor üzerime. Sürekli ıslak kalıyorum ben hafız, ne diyeyim, nasıl anlatayım. Rüzgara tutulup uçamıyorum. Koşup uzaklaşamıyorum. Benden daha yaşlı bu gözlerim. Ne söylüyorlar anlamıyorum. Ne yana baksam yok? Ne yana dönsem kayboluyorum.. Kendime aynada bile bakamıyorum. Yüzüm ne renk, ruhum hangi okyanusa denize sevdalı.. Perdeler çekili sanki içimde.. Kimseler bilmez, kimseler görmez.. Kimselere söylen(e)mez.

?Kendine iyi bak.. Kendine bakmak.. Dönüp kendine bir bak. İyice bak kendine eğer yapabilirsen. O kadar kolay mı kendini görmek aynaya bakmadan. Ya da hangi ayna gösterebilir sana kendini. Kim olduğunu.. (Ben bu sayfanın ortasında ne arıyorum). Hayat dediğimiz yerin herhangi bir noktasını işgal etmekteyim. Geçici bir rahatsızlık vermekteyim.

Üstadın Hatırına..

Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var? Karanlıktan geldiler, karanlığa gidiyorlar. Ummandaki dalgalar gibi sayısız. Tarihi yok bu sürünün. Macerası yok. Yıldızlara tırmanan merdivenden habersiz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği şeyleri tekrarlayan uzviyet. Kafanın vecdinden habersiz. Bu sarhoş karnaval alayını yıldızlar, yüzbinlerce yıldız, kayıtsız bakışlarıyla seyrediyor.

Biz rüzgarların meçhul bir ülkeye, saadete sürüklediği birer gemiydik. Hakketmemişdik bu saadeti. Bir mucizeyi yaşıyorduk. Ve yaşıyoruz. Aşk, dehadan çok daha nadir. Bunun için binbir ihtimal bir araya gelecek. Arzda hayatın başlaması gibi bir şey. İnsanın maymundan üremesi gibi bir şey. Ben görmeyeceğim, sen yaşamamış olacaksın. Ve bütün muhitimiz bakar kör olacak. Ne seni farkedecekler, ne beni. Ben kimseye benzemeyenim. Sen kimseye benzemeyensin.

Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

Olmak veya olmamak, hayat ve ölüm. O kadar iç içe, o kadar kucak kucağa ki. Ve insanı deli eden, olabileceğin, olması gerekenin parmaklarımızdan kayıvermesi. Trajedi bu. Kırmızıya oynayayım derken siyaha oynamak. Bir kere kırmızıya oynadınız mı geriye dönemiyorsunuz artık.

Itır gülün sesi, ışık sonsuzun. Geceleri ölüm konuşur karanlıklarda.

“Sensiz giden trenler, ufuklarda kaybolan birer ümit
Nehir gibi akmıyor günler Heraklit Heraklit.
Zaman masal kuşlarına benziyor
Abûs, kocaman, sâkit.
Ve geceleri
Alnında dolaşır biteviye
Kirli, soğuk pençeleri.
Yıldızları söndürmüş fırtına,
Batan gemidesin;
Senden ne kalacak yarına!
Kıyılardan imdat isteyen sesin.”

Tanrıya inanmayan bir dünyanın çocukları için aşk herhangi bir jest…

Hz. Muhammed (SAV): ‘İnsanlar sana fetva verse de sen yine kendi kalbine bir danış’

http://fildisikule.8m.com/meric.htm