Kategori arşivi: İklim

Mercan Resifleri

Avustralya açıklarındaki okyanusta 2000 km. uzunluğunda bir canlı yaşamaktadır. Bu canlı uzaydan dünyaya baktığımızda gözümüzle görebildiğimiz tek canlı olan ?Büyük Set ResifiGreat Barrier Reef? dir. Mercan dediğimiz canlılar bir araya gelerek çok büyük bir organizmanın parçalarını oluştururlar (Süperorganizma). Sadece Büyük Set Resifi?nde şu ana kadar 2000 balık, 400 mercan ve 4000 yumuşakça türü tespit edilmiştir. Bu kadar çok çeşitliliği ancak Amazon deltası ile kıyaslayabiliriz. Ama daha da şaşırtıcı olan, dünya geneline baktığımızda mercan resifleri 93.000 canlı türünü barındırmaktadır ki, bu da bilim adamlarının yaptığı açıklamaya göre şu ana kadar tespit edilebilenlerin ancak onda biridir.

Çoğumuz için mercan bir takı mücevheri olmaktan öte değildir. Oysaki mercanların bu dünya için ne kadar önemli olduğunu bilebilseydik, onlara gereken değeri üzerimize takarak değil, koruyarak verirdik. Bu yazımda sizlere mercanlar ve mercan resiflerinin önemi hakkında bilgiler vermeye çalışacağım.

Mercan Nedir?

Mercanlar koloni halinde yaşayan, kendini bir yere tespit ederek yaşayan organizmalardır. Yaşayan tek bir mercan bireyine polip adı verilir. Ağız, mide ve dokungaçlardan oluşan polipler kolonileşerek büyük mercan topluluklarını oluştururlar. Genellikle dallanmış bir yapı gösteren bu koloninin uç kısımlarına doğru daha fazla gözlenebilen polipler zaman içinde öldüklerinde vücutlarında bulunan kalsiyum karbonat ve silisten yapılı iskelet parçaları üst üste yığılarak koloniyi oluşturur. Çok uzun yıllar içinde mikroskobik boyuttaki milyarlarca parçacığın yığılması sonucu oluşan bu yapı bir kaza sonucu kırılana kadar büyür.

Mercanları sert ve yumuşak olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Sert mercan polipleri deniz suyundan aldıkları kalsiyum karbonatı sert kireç taşına dönüştürerek kendi iskelet yapılarını oluştururlar. Yumuşak mercanlarda ise böyle bir iskelet yapısı görülmez.

Mercanlarda beslenme iki türlü olur. Genellikle poliplerin içlerinde onlarla ortak yaşam sürdüren zeooxanthellae adlı alg çeşidi yaşar. Bu algler birer bitkidir ve fotosentez yaparak beslenirler. Bu beslenme sırasında poliplerin atıkları olan amonyak ve karbondioksiti de kullanarak onlara şeker, amino asit ve başka bileşenler üretirler. Alglerin ürettiği bu maddeler polipler için besin kaynağıdır. Bu enerji döngüsü öyle iyi işler ki hem algler ve hem de onları içlerinde barındıran polipler güneş ışığı dışında başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. Biz bu yaşam türüne simbiyotik yaşam deriz. Yani her iki tür de birbirine muhtaç bir yaşam sürer. Polip, yosuna güvenli bir yaşama ortamı ve gübre, yosun da polipe sürekli besin garanti eder.

Mercanların ikinci beslenme yolları ise suda serbest yüzen zooplanktonları ağızlarının çevresindeki kollarla yakalayarak olur. Zooplanktonlar deniz suyunda serbest yüzen mikroskobik hayvanlardır. Aynı zamanda diğer deniz canlılarının larvaları da bu besin çorbasının içinde yer alır. Mercan polipleri dokunaçları ile bu larva veya zooplanktonları tutarak ağızlarına götürürler. Bu tür beslenme daha çok geceleri olur. Bunun nedeni ise zooplanktonların geceleri su akıntılarında daha yoğun bulunmasıdır.

Mercanlar sert (stony corals) ve yumuşak (soft corals) olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Sert mercanlar, korunmak ve belirli bir yapı içinde kolonileşmek için iskelet oluştururlar. Yumuşak mercanlar iskelet oluşturmazlar. Yumuşak mercanların bir bölümü, sert mercanların büyük bir çoğunluğu simbiyotiktir. Sert mercanların son derece karmaşık yapıda olan iskelet yapıları, kalsiyum (Ca), magnezyum (Mg) ve strontyum (Sr) elementlerinin karbonat (CO3) bileşiklerinden oluşur. Üst üste gelerek büyüyen ve yayılan iskelet yapısının altta kalan bölümleri zamanla dağılıp ezilerek sıkışır ve kristalleşerek kireç taşına dönüşür. Resiflerin gelişimi oldukça yavaştır, bir yılda yaklaşık olarak 2 cm kadar büyüyebilirler. Bu açıdan bakıldığında Büyük Set Resifi?nin milyonlarca yıllık bir canlı olduğunu söyleyebiliriz.

Karbon Çevrimi ve Önemi

Mercan resiflerinin önemini anlayabilmek için karbon (C) elementinin bu dünya için ne kadar önemli olduğunu görmek gerekir. Karbon hava, toprak, su ve canlılar arasında dolaşır. Gaz halindeki karbon, karbondioksit olarak atmosferde ve sularda erimiş haldedir. Su içerisinde bulunan karbon, mercan resifleri ve suda yaşayan canlıların iç veya midye gibi kabuklu canlıların dış iskeletlerinde depo edilir. Karadaki karbon, kireçtaşları, dolamitler gibi kayalar ve kalkerli kabuklar, petrol, doğal gaz ve kömür gibi fosil yakıtlarda bulunur. Canlı organizmaların kimyasal yapısının vazgeçilmez bir bileşeni olduğundan canlılar da bir karbon deposu durumundadır.

Karbondioksit atmosferi oluşturan su buharı ve diğer birçok gazla birlikte, dünyaya sera etkisi yaparak soğumasını önlemekte ve yeryüzünü ortalama 14 derece sıcaklıkta tutmaktadır. Fakat son 150 yıldan beri artan karbondioksit oranı, dünyanın %30 oranında ısınmasına neden olmuştur. Ancak bu noktada ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Çünkü yapılan hesaplar insanoğlunun yılda 8 milyar ton olarak verdiği karbondioksitin yarısının yok olduğunu gösterir. Karbondioksit, yüzyılın en büyük tehlikesi olarak kabul edilen küresel ısınmanın başrol oyuncularından biri olarak kabul edildiği halde iklim değişiklikleri beklenildiği oranda korkunç boyutlara ulaşmamaktadır. Peki karbondioksit fazlası nasıl yok olmaktadır?

Yapılan araştırmalar, ormanların ve okyanusların insanoğlunun ürettiği milyarlarca ton karbondioksitin yarısını emerek yok ettiğini göstermektedir. Bilimadamları, dünyadaki kıtaların büyük kısmını barındıran dolayısı ile daha fazla insanın yaşadığı kuzey yarımkürede karbondioksit gazının daha çok biriktiği konusuna odaklanmıştı. Fakat yapılan ölçümler, kuzey ve güney yarımküre arasındaki farkın çok düşük değerde olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü kuzey yarımküredeki ormanlık ve yeşil alanlar karbonu alarak fotosentez işleminde kullanıyor, bitkiler beslenip büyürken fotosentez işlemi sırasında açığa çıkan oksijen ile bu bitkisel emici sistemler atmosferi temizliyorlar.

Yılda ortalama iki milyar tonun üzerindeki karbon, diğer bir ifadeyle döngüde yok olan karbonun yarısı okyanuslara gider. Bitkilerin daha hafif olan ?karbon 12? içeren gazları kullanmaları ve bu durumda ?karbon 13? gazının atmosferde birikmesine rağmen okyanusların karbon gazı konusunda seçici olmaması atmosferin temizlenmesinde önemli bir rol oynar. Karbondioksit özellikle soğuk okyanus sularında kolayca çözünürken deniz bitkileri hızla çözünmüş karbonla beslenerek büyümekte ve bunları yiyen deniz canlılarının ölüp denizin dibinde birikmesi ile karbon deniz altında depolanmaktadır. Denizlerde emilen karbonun bitkilerin oksijen üretmesinde kullanılmaması nedeniyle de, dünyada oksijen dengede kalmaktadır.

Görüldüğü gibi karbon elementinin doğru çevrimi insanoğlunun ve tüm diğer tüm canlıların yaşaması için en temel koşuldur. Peki bu çevrim bozulursa ne olur?

Küresel Isınma ve Yaklaşan Felaketler

Karbon çevriminin bozulması, insanoğlunun ürettiği karbon miktarının artması ve gezegenin karbon emici kuyularının bunu yeterince yok edememesi durumudur. Bu dengenin bozulması durumunda:

  • Küresel ısınmaya bağlı olarak, iklimde kavurucu sıcaklar, şiddetli fırtanalar, düzensiz yağışlar gibi değişiklikler oluşur.
  • Çöller genişleyebilir, mercan resifleri yok olabilir, dünyanın bir bölümü ısınırken, bir bölümü hiçbir canlının yaşayamayacağı oranda dondurucu soğuklara maruz kalabilir.
  • Küresel ısınmaya bağlı olarak, okyanus sularının ısınması daha az karbondioksitin çözülmesine neden olur. Bu, okyanus bitkilerinin büyüyememesi ve balinalardan küçük deniz canlılarına kadar bitkilerle beslenen pek çok canlının yaşamının tehdit altına girmesi demektir.
  • Dünya ısınırsa bitkiler emdikleri karbondan daha fazlasını atmosfere geri gönderir. Bu durumda atmosferdeki karbondioksit oranı artar, oksijen oranı azalır, yaşam sona erer.
  • Karbon döngüsündeki bu hassas işleyişte, sadece çok küçük bir değişimin olması durumunda dünyanın dengesi bozulabilir.

Mercan Resiflerinin Önemi

Mercan resifleri okyanuslar için çok önemlidir. Karada Amazon ormanlarını dünyanın akciğeri olarak görüyorsak, okyanuslarda da mercan resifleri aynı şekilde görebiliriz. Çünkü karbon döngüsünün yaşandığı yer bu resiflerdir. Mercan resifleri büyük okyanus dalgalarına ve gel-gitler karşı doğal bir set oluşturur, kıyı şeritlerinin korunmasına yardımcı olur. İçinde barındırdığı balıklar ve diğer kabuklu canlılar insanlar için çok önemli bir besin ve geçim kaynağıdır. Resifler birçok büyük canlının üremek için geldikleri yerlerdir. İnsanların yoğun olarak avladığı balıklar ya bu resiflerde ürer ya da bu resiflerin ürettiği besinleri kullanır. Dünyada milyonlarca insan denizden elde edilen besinlerle beslenmektedir. Bu besinlerin bir piramid şeklinde birbirine bağlı bir zincir oluşturduğunu düşünecek olursak, resiflerdeki düzenin bozulması bu zincirin bozulması demektir.

Mercan resiflerindeki hayat nasıl sona erer ve bunun etkileri ne olur?

Mercan Resifleri Ölürken

Doğanın dengesi çok ince çizgiler ile çizilmiştir. Bu dengenin bozulması durumunda zincirleme ve çok hızlı reaksiyonlar olabilir. Dünyada yaşayan tüm canlıların birbirleri ile doğrudan veya dolaylı ilişkisi vardır. Bu nedenle sadece yakın çevremizdeki canlılar değil tüm canlıların bu dünya için önemi olduğu bilinmelidir.

Mercan resiflerinde birçok bilimsel araştırma yapılmaktadır. Bu araştırmaların bazılarına göre önümüzdeki 30 yıl içinde bu resiflerin üçte birinin yok olacağı savunulmaktadır. Bunun en önemli nedeni küresel ısınmadır. Küresel ısınmanın nedeni insanoğludur. Isınma sonucu denizlerdeki asit oranı değişmekte ve buna uyum sağlayamayan başta mercanlar olmak üzere birçok canlı ölmektedir. Küresel ısınma konusunda rapor üreten enstitüler bu yüzyılın sonuna kadar 2-5C derecelik bir artış bekliyor. Bu rakamlar küçük gibi gözükmesine rağmen dünyanın genel ısısındaki 0.5C derecelik bir artışın bile ne kadar büyük kuraklıklar yarattığını El Nino akıntısı sırasında yaşadık.

Okyanuslardaki ısınmanın, mercan kayalıkları ve deniz canlılarına etkisini incelemek üzere uluslararası bir ekibin Şeysel Adaları’nda 21 alan ve 50 bin metrekarelik mercan kayalıklarında 1994-2005 yıllarında yaptığı araştırma sonuçları yayımlandı. Hint Okyanusu yüzeyindeki sıcaklığın 1998’de eşi görülmedik biçimde arttığını saptayan ekibin araştırmasında, bu artışın çok sayıda mercan resifinin yeniden ortaya çıkmasını engelleyerek, kısa ve uzun vadede yıkıcı etkileri olduğu belirlendi. İncelenen mercan kayalıklarının büyük bölümünün yok olduğu ya da yosunla kaplandığı, mercanların yok olmasının çeşitli deniz canlılarını önemli bir barınak ve beslenme kaynağından mahrum bıraktığı belirtilen araştırmada, incelenen bölgedeki mercanlardan geriye 2005 itibarıyla sadece yüzde 7.5’in kaldığı vurgulandı. Sıcaklık artşından en çok etkilenen bölgede balık türleri çeşitliliğinin yüzde 50 oranında azaldığı belirtilirken, 1998’den hemen sonra küçük balık türlerinin daha hızlı yok olduğunun ve bu azalmanın besin zinciri üzerinde kalıcı etkisinin görülmeye başlandığının altı çizildi.

Mercanlar bir dış etki ile kırılmadığı sürece büyürler. Fakat ısınma ve asit oranlarındaki değişimler mercanları öldürür ve katılaştırır. Beyaz-gri bir renk alan ölü mercanların artık büyümesi imkansızdır. Mercan resiflerinin tahrip olması birçok deniz canlısının da artık yok olması ve karbon döngüsünün de bozulması demektir.

Neler Yapmalıyız?

Günümüzde çevre ile ilgili olayları incelediğimizde beklenen felaketlerin hemen hepsini yaşadığımızı ve ne yazık ki her geçen süre bunun artarak devam ettiğini görüyoruz. Dünyaya en çok karbondioksit gazı salan ABD bu olayı bilmesine rağmen yaşanan çevre katliamına seyirci kalabilmektedir. Bazı film yapımcılarının çevre felaketleri ile ilgili filmler yapması boşuna değildir. İnsanları bu filmler ile uyarmaya ve bilinçlendirmeye çalışmaktadırlar. Ne yazık ki bu filmlerin senaryoları hayal mahsulü değil, bazı bilim adamlarının raporları okunarak yazılmaktadır.

Birçok uzmanın görüşüne göre 2050 yılı kritik bir tarih olarak verilmektedir. Eğer küresel ısınma bu şekilde devam ederse 2050 yılında dünya yaşanır bir yer olmaktan çıkacaktır. Fakat en kritik yıllar önümüzdeki 10 yıldır, zira bu dönemde alınacak önlemler ile geri dönülmez noktaya gelinip gelinmeyeceği belli olacaktır. Dünya Yaban Hayatı Koruma Fonu (WWF)?nın raporuna göre Akdeniz havzasında bulunan Türkiye?de 40 dereceye yakın sıcaklıkların mevsim normali olacağı, tarım alanlarının ise yüzde 40?nın kuruyacağı belirtilmektedir. Yine aynı raporda tüm dünyada mercan resiflerinin ise sadece yüzde üçünün kalacağı, bütün dünyada ama özellikle de yoksul ülkelerde çok büyük kıtlıklar ve toplu ölümler olacağı açıklanmıştır.

Bu durumun önüne geçebilmek için yapmamız gereken en önemli şey karbondioksit salınımını azaltmak için, petrol türevli yakıtlardan bitkisel türevli yakıtlara ve hidrojen, rüzgar enerjisi gibi enerji kaynaklarına yönelmektir.

Dünyanın en büyük 7?inci ekonomisi California aynı zamanda küresel anlamda sera gazı salınımında da dünya 12?incisi. Son alınan bir kararla California, küresel ısınmayla bağımsız bir yönetim olarak mücadele edeceğini, gelecekte hidrojenli otomobillerin eyalette yaygınlaştırmayı hedefledikleni açıkladı. Bu kararın tüm ABD?ye örnek olmasını temenni etmekten başka şansımız yok. Zira 1997 imzalanan, ancak Rusya?nın da imza koyması ile 2005 yılında devreye alınabilen Kyoto Protokolü küresel ısınmaya karşı atılmış en önemli adım. ABD 8 milyon kişinin işsiz kalabileceği ve ekonomisinin çökebileceği korkusu ile bu protokolü imzalamıyor. Peki imzalanmayan bu protokolde kısaca neler yer alıyor?

  • Atmosfere salınan sera gazı miktarı yüzde 5’e çekilecek.
  • Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek.
  • Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik temel ilke olacak.
  • Atmosfere bırakılan metan ve karbondioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek.
  • Fosil yakıtlar yerine örneğin bio dizel yakıt kullanılacak.
  • Çimento, demir çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek.
  • Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokacak.
  • Güneş enerjisinin önü açılacak. Nükleer enerjide karbon oranı sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak.
  • Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacak.

İşte imzalanmayan protokolün yaptırımları ve hızla yok olmaya doğru giden bir dünya, ABD?nin ekonomik çöküntü beklentisine karşılık dünya ekonomisinin çöküntüsü ve 8 milyon kişinin işsiz kalması korkusu karşısında insanlığın yok olması… Birilerinin karar vermesi gerekecek ama çok fazla zamanımızın olmadığı açık.

Doğanın mucizelerini ve bize sunduğu nimetleri daha iyi kavrayabilirsek, hepimiz insanlığın geleceği için daha duyarlı davranabiliriz.

Kaynak: Mutlu PAYASLIOĞLU

National Geographic, Nature, Atlas, Bilim ve Teknik dergileri ile İnternet ortamından toplanan bilgiler.

Resimler:

http://www.rjfisher.lgusd.k12.ca.us/staff/vnabokov/

http://www.coral.org/node/4000

http://www.earthconsciousmag.com/caribbean-coral-reefs-flattened/

http://www.greendiary.com/entry/coral-reefs-may-soon-be-just-a-story/

http://photography.nationalgeographic.com/photography/enlarge/multicolored-reef-indonesia_pod_image.html

http://www.citypictures.org/r-islands-223-coral-reefs-micronesia-2627.htm

http://www.stpetefloridavacationrental.com/

İklim Değişikliği Raporu – Tüdav

Türkiye üç tarafı farklı özellikteki denizlerle çevrili bir ülke. Hem karası, hem de denizleri küresel ısınmadan nasıl etkileneceği üzerine bir öngörü ise mevcut değil. Bilim dünyası okyanus ve denizlerin küresel ısınmadan ne kadar etkileneceği, hangi türlerin yaşam bölgelerini değiştireceği hangi türlerin yok olacağını, biyoçeşitliliğin nasıl bir hal alacağını irdelemesine karşın, doğanın çok bileşenli bir sistemden oluşması nedeniyle tam bir kestirim de yapamamaktadır. Bununla birlikte bazı değişimler, öngörülerin yaşanan gerçekliğe dönüştüğünü de göstermekte.

Uluslararası iklim değişimi çalışmaları (IPCC), geçen yüz yılda deniz seviyesinin küresel ölçekte 10 – 20 cm yükseldiğini ve bunun ağırlıklı olarak küresel ısınmadan kaynaklandığını, bu yüzyılda ise 40-60 cm daha yükseleceğini belirtmekte. Küresel iklim değişiklikleri ve deniz seviyesindeki yükselmelerden etkilenecek ülkelerin başında Maldiv, Tuvalu vb. gibi küçük ada devletleri geliyor. Bu devletler denizden sadece 2 – 5 metre kadar yüksekteler ve deniz suyu seviyesindeki yükselmeler bu ülkelerdeki yaşamın bitmesine neden olacağı düşünülmektedir. Öngörülere göre su seviyesinin yükselmesi, Bengadeş?te, toplam ülke alanın % 12 – 28 sinin kaybına neden olacaktır. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin esas etkisi denizlerin en verimli alanları olan kıyılarda görülecektir. Çünkü rüzgar ve yağmurların düzensiz hal alması sonucu besleyici maddelerin deniz ortamına aktarımı da değişecek, değişen akıntı rejimi de göz önüne alındığında günümüzdeki canlı verimliliği ve göç dinamiği kısmen veya tamamen değişecektir. Deniz suyundaki sıcaklık artışı Pasifik ve Hint okyanusundaki mercanların sararması ve toplu ölümüne yol açmıştır. Örneğin Karayiplerde 1989 -1990 yıllarında deniz suyu sıcaklığının 2 derece artması yani su sıcaklığının 28 – 29 C den 30 – 31 C ye yükselmesi, mercanların kitlesel ölümüne neden olmuştur. Oysa mercanların ortadan kalkması sadece denizlerdeki biyoçeşitliliğin yıkımına yol açmaz, ayrıca küresel ısınmadan birinci derece sorumlu olan karbondioksitin denizler tarafından emilimi de azalır. Bu tür süreçler uzmanlar tarafından sistemin küresel çöküşünün işareti olarak yorumlanmaktadır. Benzer olaylar Malezya, Endonezya ve Tayland bölgelerinde de görülmüştür. Dünya denizleri ve okyanuslarında bunlar yaşanırken küresel ısınma ve deniz suyu seviyesindeki değişimler ülkemizi acaba nasıl etkileyecektir?

Ne yazık ki bu soruya yeterli cevabı verecek durumda değiliz. Zira ülkemizde bu konuda çalışan interdisipliner bir kadro yoktur. Dahası bu tür bir araştırmaya önem verilmemekte, ulusal bir irade de ortada görülmemektedir. Oysa küresel ısınmanın denizlerimizi çok yönlü etkileyeceği ortadadır. Küresel ısınmanın denizlerimize etkisini sadece biyoçeşitlilikteki değişime indirgeyemeyiz. Bozulan atmosferik ritim ile denizlerimizde daha farklı bir rüzgar ve akıntı sistemi ortaya çıkacak, bazı limanlarımızda ulaşım aksayacak, balıkçı filolarımızın ve her türlü deniz araçlarının seyri zorlaşacak, balık çiftlikleri şiddetli dalgalara maruz kalacak, adalara ulaşım aksayacak, deniz ortamı kara alanından daha riskli bir hal alacaktır. Böylesi bir katastrofa hazırlıklı olanlar denizlerde bayrak gösterirken, hazırlıksız yakalananlar ya ciddi acılar yaşayacak, ya da karaya hapsolarak denizi seyretmek zorunda kalacaktır.

27 ilimizin deniz kıyısında olmasından dolayı bu illerimizdeki kıyı yapıları, balıkçılık, turizm gibi ticari faaliyetleri ciddi zarar görecektir. Nüfus artışının % 2.1 olduğu ülkemizde denizlerimiz hala bir protein deposu iken küresel ısınma ile ortaya çıkacak sorunlar geleneksel balık avcılığına, av türlerine ve yöntemlerine ciddi bir darbe vuracaktır. Bununla birlikte bunun hangi bölgelerde ve hangi şiddette olacağını şimdiden söylemek mümkün değil. Hazırlık ise yok. Etkinin saptanması sanıldığı kadar da kolay değil. Yani doğanın nasıl bir reaksiyon göstereceğini, değişimlerin hangi bölgelerde nasıl olacağını saptamak ta zor. Bunu önceden kestirmenin tek yolu ise denizlerimiz üzerine yaptığız izlemeleri daha geniş bir alana yaymak ve izlenilen parametreleri de arttırmak olarak özetleyebiliriz. Benzer metodik yaklaşım, karalar içinde geçerli ve küresel iklim değişimin etkisini kara ? deniz ? atmosfer etkileşimi şeklinde bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu değişimleri takip eden ülkeler elde ettikleri verilere göre ulusal politikalarını oluşturacaklarından karlı çıkacaklar, değişimi takip etmeyenler ise diğerlerine muhtaç kalacaklardır.

Küresel ısınmanın ülkemiz denizlerinde başta biyoçeşitliliğe yapacağı etkiye baktığımızda her denizin farklı sorunlarla karşı karşıya kalacağını görürüz.

Akdeniz; Cebelitarık Boğazı ile Atlantik Okyanusu?na bağlı ve Atlantik Okyanusundaki ekolojik ? oşinografik değişimler Akdeniz?i direk etkilemektedir. Diğer yandan, Akdeniz; Kızıldeniz ve Hint Okyanusu?ndaki değişimlere de açıktır. Çünkü 163 km uzunluk, 15 metre derinlik ve 365 m genişlikteki Süveyş Kanalı yoluyla birçok tür Akdeniz e girmiştir ve hala girmektedir. Örneğin Akdeniz?de bulunduğu bilinen 650 balık türünden 90 tanesi havzanın yeni müdavimleridir. Bunlardan 59 tür Süveyş Kanalı yoluyla Akdeniz?e girmiştir. Bazıları da Atlantik Okyanusundan gelerek yeni ortama uyuma çalışmaktadır. Halen 300 civarında Kızıldeniz kökenli denizel tür Akdeniz?dedir. Ülkemiz sularında tespit edilen Hint Okyanusu kökenli balıkların sayısı şimdiden 30 un üzerindedir ve bunların arasında ticari değere sahip olanlar balıkçılarımızca avlanmaktadır. Sadece İskenderun Körfezi?nde avlanan yabancı türler toplam avın % 20 sini oluştururken bu oranın yakın zamanda artması beklenmektedir. Yani, yeni balık türlerinin Akdeniz?e girmesi zamanla balık avcılığında değişimlere neden olmuştur. Başta av türleri değişmiş, Hint Okyanusu kökenli, çok renkli birçok yabancı tür ticari değerinden dolayı avlanır hale gelmiştir. Doğu Akdeniz?de görülen bu balık türlerindeki değişme ve yeni gelen türlerin tüketici açısından önemi ise lezzetteki farklılıktır. Birçok tatil köyünde yenilen bu renkli balıklar geleneksel tatları aratmakta, çoğu kez kimse yediği balığın Hint Okyanusunun sıcak sularından geldiğini ve ne olduğunu bilmemektedir.

Bütün bu türlerin doğu Akdeniz?e girmesi ve koloni oluşturup yerli türlerle alan rekabetine girmesinin ana nedenlerinden biri Akdeniz?deki su sıcaklığının artışıdır. Akdeniz?de artık tropikalleşme yaşanmaktadır ve bu tüm havzayı etkilemektedir. Daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa taxifolia türü yosun ile bir çok balık havzada başarılı bir şekilde gelişmekte, hatta alan kazanmaktadır. Çünkü Batı Akdeniz?de son 10 yılda yüzey suyu sıcaklığı 0.2 C derece artmıştır. Bu artış 13 C gibi sabit bir sıcaklıkta yaşamaya alışan derin deniz balıklar için tehdit oluşturmaktadır. Akdeniz içinde Doğu Akdeniz her zaman daha sıcak bir bölge olmuştur. Öyle ki bazen yaz aylarındaki yüzey suyu sıcaklığı 28 – 29 C?yi bulur. Bu sıcaklıklar kış aylarında bile her zaman 20 C üstünde su sıcaklıkları bildiğimiz Tropik denizleri yansıtmaktadır. Batı Akdeniz?de dip sularındaki sıcaklık 1960 tan beri 0.12 C yükselmiştir. Buna karşın Doğu Akdeniz?deki deniz suyu yükselmesi 1992 den beri ortalama olarak 12 cm?dir. Akdeniz?deki bu sıcaklık artışları sadece balıklar ve omurgasız türleri değil birçok göçmen tür için de tehlikelidir. Bu değişimin devam etmesi halinde sıcaklık artışına duyarlı olan veya dar sıcaklık aralıklarında üreme yeteneğine sahip denizel türlerin üreme dönemlerinin değişmesi
ve dağılım alanlarının alt üst olması kaçınılmaz olacaktır.

Son yıllarda Orta Akdeniz ve Ege Denizi?nde de görülen yumuşak mercanların (Gorgonlar) ölümü de küresel ısınmayla ilintilidir. Soğuk suya yatkın bu türlerde yüzey sularının termoklin tabakasının altına inmesiyle gorgonların ölüm görülmektedir. 12.000 den fazla deniz canlısının bulunduğu Akdeniz?de bunların kaç tanesinin ve hangi türlerin küresel ısınmadan etkileneceğini kestirmek şimdilik zordur. Deniz suyu seviyesindeki değişimler Akdeniz?deki uzun ve geniş plajların supralitoral zonu ile gel – git bölgesindeki (Mediolitoral) türleri daha fazla etkileyecektir. Bu canlıların arasında kumsalları üreme alanı olarak kullanan veya yumurta bırakan deniz kaplumbağası gibi türlerin üreme alanları plajların yüzey alanlarının azalmasıyla tehlike altına girecektir. Akdeniz?de deniz suyu seviyesindeki yükselmeler hareket yeteneği zayıf sesil ve sedenter türleri daha fazla etkilerken, balık gibi aktif yüzücü türleri adaptasyon yeteneği nedeniyle daha az etkileyecektir.

Denizel canlılardan özellikle de bazı balık türleri, küresel ısınmanın anlaşılmasında belirteç görevi görürler. Su sıcaklığı; balık türlerinin üremesi ve ideal yaşam alanı oluşturması nedeniyle en belirleyici faktörlerin başında gelir. Balıklar larva ve juvenil denilen ergin öncesi safhalarında su sıcaklığı değişimine karşı oldukça duyarlıdır. Bu nedenle deniz ve nehir arasında göç eden balıkların bu olumsuzluktan etkilenmeleri kaçınılmazdır. Akdeniz?de yaşayan ve Karadeniz ve Marmara? da 20 yıl önce nadir görülen Sardalya, Kupes ve Salpa gibi balıkların bu denizlerde sıkça görülmeye başlanması, hatta İğneada gibi Batı Karadeniz?de avcılığına başlanması deniz suyu sıcaklığının artışıyla ilişkilendirilmektedir. Yine, Thallossoma pavo (Gün balığı) türü balıkların artık Marmara Denizi?nde de görülebilmesi, dağılımının Akdeniz?in güneyinden daha kuzeye çıkması küresel ısınmasın etkileriyle açıklanmaktadır.

Termofilik olarak adlandırılan (Sıcağı seven) Arbacia lixula denilen bir tür deniz kestanesinin Kuzey Ege ve Marmara Denizi‘nde yoğun olarak görülmeye başlanması bu denizlerdeki faunal değişimin öncü işareti olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Karadeniz?in Akdenizleşmesi süreci devam etmektedir. Bilindiği gibi Akdeniz – Karadeniz bağlantısı son 6.000 yılda tekrar sağlanmış ve Akdeniz kökenli türler bu denize girmişlerdir. Bu dönemde bu günkünün aksine Akdeniz?in su seviyesi daha yüksek idi. Bu giriş günümüzde de devam etmekte olup bu olaya Mediteranizasyon (Akdenizleşme) denilmektedir. Akdeniz?den Karadeniz?e geçen türlerin temel özelliği yüksek tuzluluk ve sıcak sularda yaşamasıdır. Örneğin Mıgrı, Baraküda, Peygamber balığı gibi balık türlerinin bu denize girmesi termofilik türlerin dağılımının genişlediğini gösterir. Bununda sebebi ise havzanın su sıcaklığındaki yükselmeyle ilişkilendirilmektedir. Karadeniz?de Akdenizleşmenin hızlanması ve bir çok yeni türün bu denize girmesi ve besin zincirini değiştirmesi önümüzdeki yıllarda daha da belirginleşebilir. Karadeniz?deki ekolojik değişimde bir diğer belirleyici etmen bu havzadaki organik yüklerin üretim ve tüketim bilançosuna bağlı olacaktır. Bu aşamada küresel ısınmanın plankton üretimini ne ölçüde değiştireceğini bilememekteyiz. Ancak günümüzde Hamsi ve Çaça gibi balıklar planktonlarla beslenerek, su kolonundaki organik yüklerin denizden emilmesini sonuçlar. Bunun olmadığı yani planktonların diplerde biriktiği bir süreçte dipte H2S oluşumu hızlanacaktır. Dolayısıyla sistemdeki organik maddeleri tüketen balıkların azalmasıyla H2S tabakası daha da yükselecektir. Bu haliyle Akdeniz ve Karadeniz arasında biyolojik koridor, bariyer ve aklimizasyon görevi gören Türk Boğazlar sisteminin aklimizasyonun yerini adaptasyonun alacağını söylemek zor olmaz. Ayrıca, Hint Okyanusundan Akdeniz?e geçen türlerin geçişini sağlayan Süveyş Kanalının yaptığı görevi İstanbul Boğazı?nın yapıp yapmayacağı veya bunu etkileyen faktörlerin ne olduğu sorusu cevaplanmayı beklemektedir. Zira yüzey suyunda tuzluluğu %o 40 olan Akdeniz?in , %o 38 olan Ege , %o 20 olan Marmara , % o18 olan Karadeniz , %o 16 olan Kuzey batı, %o 14 olan Azak- Kerç boğazı sisteminde yüzey suyu sıcaklığının artışı, Akdeniz kökenli türlerin bu denize girişini hızlandırabilir. Dış çevredeki değişimin hızına yetişemeyen türlerin kaybolması da olası görülmektedir. Diğer yandan, küresel ısınma nedeniyle okyanuslar ve denizlerdeki ana taşıyıcı akıntılarda değişimler görülebilir. Bunun Akdeniz ve Karadeniz arasındaki akıntı sistemine vereceği etki de incelemeye değer bir başka konudur. Çünkü Akdeniz?den Karadeniz?e çıkan yüksek tuzluluklu ve sıcak alt akıntı ile Karadeniz?den gelen düşük tuzlukluklu soğuk üst akıntı deniz canlılarının dağılımını ve göçlerini düzenler. Deniz suyu sıcaklığının artışı Termofilik balık türlerinin Karadeniz?e geçişleri ve girişlerini etkileyeceğinden bu yeni bir lesepsiyen göçe benzetilebilir. Bu olguların ışığında Karadeniz?deki av kompozisyonu ve balık türleri de değişecek, türler de muhtemelen artacaktır. Avlanan balıkların miktarları da değişebilir. Bu ise yüzyıllardır geleneksel hale gelmiş Karadeniz balıkçılığının değişime uğraması demektir. Ancak, küresel ısınma Karadeniz?deki H2S tabakasının kalınlığını değiştirerek en olumsuz etkisini gösterebilir. Zira Akdeniz?den gelen sular daha sıcak olacak, Karadeniz?de bu dengeyi sağlayan tatlı su girdisiyse sıcaklık artışıyla hem azalacak, hem de sıcaklık ve yoğunluk ara tabakası yükselecektir. Bu ise anoksik tabakanın yükselmesini sağlayabilir. Bu tabakanın yükselmesi ise zaten hacimsel olarak sadece % 7 lik bir alanı deniz canlılarının beslenme ve üremelerine uygun olan alanın azalması demektir. Bu da Karadeniz gibi sınırlı su yenilenmesine sahip, izole ve genetik değişimin az olduğu bir deniz için kaos demektir. Karadeniz?deki deniz suyu seviyesinin yükselmesi veya su sıcaklığının artışı soğuk su seven mersin balığı, alabalık başta olmak üzere bir çok türü de olumsuz etkileyecektir.

Küresel ısınmayla Karadeniz su sıcaklığındaki artış dahası, değişen atmosferik ritm nedeniyle yağış rejimi değişecek, denize besleyici yükler birden girecek, böylelikle mevsimsel plankton patlamaları yaşanabilecektir. Günümüzde yaşandığı gibi tüketiminden fazla üreyen organik maddelerin dibe yığılması ve bunların denizel sülfatları sülfürlere indirgenmesiyle canlı yaşamın dar bir kuşağa hapsedileceği gibi, organik maddelerin karadan gelen sediment yükler altına hapsedilmesiyle tersine yani H2S zonunun daha da inceleceği bir sürece de tanık olabiliriz. Böylesi bir süreçle Karadeniz daha iyi bir ortama da geçebilir.

Türkiye kıyılarındaki uzun dönemli deniz seviyesi değişimleri için kullanılan ölçüm (Mareograf) istasyonlarının sayısı yeterli değildir. Sınırlı mevcut veriler, yılda ortalama 7 mm lik deniz seviyesi artışının olduğunu göstermektedir. Bunun da kıyısal ekosistemde başta erozyon olmak üzere tuzlanma ve diğer değişim ve tahribatalara yola açacağı aşikardır.

Özellikle dalga zonunda yaşayan deniz yosunlarının ve bunlarla birlikte yaşayan omurgalı ve omurgasız canlıların su seviyesi yükselmelerinden etkilenmeleri kesindir. Bu yosunların başta eklembacaklı, kabuklu ve balıklara yaşam alanı oluşturması ve bunun zamanla yok olarak besin zincirini temelden etkilemesi kaçınılmazdır. Bunun ne zaman olacağı ve türlerin bu ekolojik değişimlere karşı hangi adaptif yeteneklerini geliştirecekleri de inceleme konusudur.

Doğal olarak, Karadeniz?deki hidrolojik değişimler, akıntılarla taşınan pelajik göçmen balıkların yumurtalarının dağılım alanını ve derinliğini değiştirecektir. Örneğin İlkbaharda Karadeniz?e çıkan göçmen pelajik balıkların yumurtlama alanları ve dağılımları incelenmeye değer bir konudur. Sulak alanlardaki su seviyesi yükselmeleri ise yeni türlerin bu alanlara girmesine, eski ile yeni türler arasındaki mücadeleye de sahne olacaktır.

Nihayet, deniz suyunun ısınması sonucunda yüksek sıcaklıkta yaşayan bakterilerin artması ve bunların hastalık oluşturma kapasiteleri daha da artacaktır. Bunun küresel boyutta olması da mümkündür. Küresel ısınma denizlerde yapılan balık yetiştiriciliği için tehlikedir. Çünkü su sıcaklıklarının artması özellikle yazın daha fazla hastalık demektir. Bunun için üretimde daha fazla aşı ve kimyasal madde kullanma zorunluluğu ortaya çıkacaktır.

Sonuç

Küresel ısınma sadece canlı yaşamını direk olarak etkilemeyecek, habitat yıkımlarına da yol açacaktır. Böylece küresel ısınma ekosistem değişikliklerini de beraber getirecektir. Örneğin bu durum özellikle Posidonia oceanica?da ve Mytilus galloprovincialis?de görülecektir. Akdeniz endemiği ve çok üretken bir deniz çiçekli bitkisi olan P. oceanica, Akdeniz havzasında sıcaklığın yüksek olduğu bölgelerde (İsrail, Lübnan kıyıları) dağılım göstermemektedir. Denizsel ortamda sıcaklık artışlarının bu türün dağılım sınırlarını azaltacak ve dolayısıyla birçok bentik ve pelajik canlının üreme ve beslenme alanı ortadan kalkacaktır. Henüz içerdiği biyoçeşitlilik tam olarak ortaya konulmamış bu türün fenolojisindeki değişimler, birçok türün daha tanımlanmadan ortadan kalkması demektir. Aynı durum soğuk suları seven ve ekonomik öneme sahip Mytilus galloprovincialis?de gerçeklecektir. Sıcaklık faktörü nedeniyle ülkemizde güney dağılım sınırı orta Ege olan M. galloprovincialis, sıcaklık artışıyla birlikte dağılım sınırını kuzeye doğru azaltacaktır. Bu türün İzmir Körfezi?nde yüksek sıcaklığın değerlerinin olduğu yaz aylarında sığ sularda toplu ölümlerinin olduğu günümüzde rapor edilmektedir.

  • Küresel ısınma türlerin fizyolojik dengelerinde de değişimlere yol açacaktır. Üreme dönemlerinde ve eşeysel olgunluğa erişme yaşlarında bir değişimin, canlıların kondisyonlarında ve boylarında da değişikliği beraberinde getirebilecektir.
  • Karadeniz?de özellikle soğuk mevsimlerde hamsilerin kuzeye yaptıkları göçler ya azalacak veya duracaktır. Bu da ülkemize milyonlarca liralık zarara ve birçok balıkçı ailenin işsiz kalmasına yol açacaktır.
  • Ülkemizde su ana kadar tespit edilmiş yabancı tür sayısı 277 dir. Ülkemiz denizlerine yabancı türlerin zamana bağlı olarak yerleşim hızlarını inceleyecek olursak, 1961-1980 yılları arasında 1 yabancı türün ülkemiz sularına gelmesi 16 hafta da bir olurken bu oran 1980-2000 yılları arasında 3.7 haftaya kadar düşmüştür (ÇINAR et al., 2005). Periyotlar arasındaki bu büyük farklılık, periyotlar arasında yapılan bilimsel çalışmaların sıklığından kaynaklandığı gibi küresel ısınma nedeniyle sıcak seven Kızıldeniz kökenli türlerin Akdeniz?de girişlerinin artmasından ve Akdeniz baseninde dağılım alanlarını genişletmesinde de kaynaklanmaktadır. Buna en iyi örnek halk arasında Karavida olarak bilinen türlerden Erugosquilla massevensis?in daha önceleri sadece Akdeniz kıyılarımızda bulunurken 2004 yılında Marmara Denizi?ne kaydedilmiştir.
  • Küresel ısınma ve tropikalleşme etkisiyle Akdeniz?e ve Karadeniz?e giren türlerin sayıları ve diğer özellikleriyle ilgili ülkemizde bir veri bankasının oluşturulması gerekir. Böylelikle önümüzdeki dönemdeki ekolojik gelişmelerle ilgili daha doğru tahminlerin yapılması mümkün olabilecektir.
  • GOOS ?Med GLOSS olarak bilinen ve UNEP ?IOC, UNECSO tarafından yürütülen (Deniz suyu yükselmeleri izleme ağı) çalışmalarının takip etmek, ülkemizde kurulacak birden çok interdisipliner çalışma grubu ile Türkiye denizlerinin vakit geçirmeden izleme çalışmalarına başlanması gerekir. Bu konuda devletin yetkili organları harekete geçmeli, Üniversiteler arasında birkaç on yıl gibi uzun süreli araştırma projelerine başlanılmalıdır.

Girişte sözü edildiği gibi izlenmeden değişimleri anlamak mümkün değildir. İzlemek ise geniş bir alanda mümkün olduğunca sık bir ağda ve uzun sürece yayılı olmalıdır. Bu konuda hükümetlerin ve devletin ilgili kurumlarının kararlılığı önemlidir ve ülkenin geleceğini direk ilgilendirmektedir.

  • Öte yandan sadece kârı hedefleyen üretim anlayışının dünyayı ve insanlığı bir kaosa götürdüğü de bir gerçektir. Mevcut üretim ilişkisiyle gezegenimizde tüm canlıların geleceği tehlike altına girmiştir. Küresel iklim değişikliği yaklaşık 200 yıllık sanayi devrimi ve bunu izleyen kapitalist üretim süreçlerinin bir sonucu olduğuna göre bu süreçlerin yeniden değerlendirilmesi ve tüm canlılığın mutluluk ve refahına göre dizayn edilmesi gerekir. Aksi takdirde, suyu ısınan okyanuslar, denizler veya dünya değil, buna neden olan biz insanlar ve hiçbir suçu olmayan diğer canlılar olacaktır.

Resimler:

http://www.inloughborough.com/news/000852/Climate%20Change%20Conference

http://www.uncoverage.net/2010/10/the-climate-change-dictionary/

http://www.kemenche.com/kemenche/?p=1012

http://www.ecochiccollection.co.uk/magazine/people-planet/campaigns-we-love/cancun-climate-change-2010-review

http://www.sott.net/articles/show/128521-Climate-Change-Swindlers-and-the-Political-Agenda

http://www.gencbilim.com/Haber/iklim-Degisikligi-Zirvesi-basliyor_53232.html

İklim Bilmecesi

İklim sistemi, birbirine bağlı çok sayıda unsurdan oluşuyor. Araştırmalara göre 8 bin 200 yıl önce buzul erimesi sonucunda büyük miktarda soğuk ve tatlı suyun okyanusa karışması, Batı Avrupa?yı ısıtan okyanus akıntısını yavaşlattı ve iklimi soğuttu.

Sahra Çölü?nün tozları rüzgarlarla Florida?ya kadar ulaşıyor ve buradaki fırtınaları ve yağmurları etkiliyor. Çalışmalar, tozlu sıcak havanın kasırga oluşumunu engelleyeceğini, yağmur oluşumunu azaltacağını gösteriyor. Himalayalar?daki kar örtüsünün azalması muson rüzgarlarını güçlendiriyor bu da Umman Denizi?ndeki fitoplanktonların çoğalmasını sağlıyor. Fitoplanktonlar da bulut oluşumunu etkiliyor.

NASA?nın, atmosferdeki parçacıkların iklime etkisini araştırmak için gönderdiği Calipso uydusunun çektiği ilk görüntülerde, kükürt dioksitten oluşan bir duman bulutu görülüyordu. Endonezya üstünde 7 Haziran 2006?da görüntülenen bu duman bulutu, 17 bin kilometre ötede bulunan Montserrat Adası?ndaki Soufriere Hills Yanardağı?nın patlamasıyla ortaya çıkmış, 18 günde neredeyse dünyanın yarı çevresini katetmişti. Bu yalnızca küçük bir patlamaydı… Öyle bir dünyadayız ki, yanardağ patlamalarıyla açığa çıkan kükürt dioksit, etkili bir sera gazı olan metanı üreten bakterilerin çoğalmasını engelleyerek bu gazın atmosferdeki oranının düşmesine neden oluyor. Sahra Çölü?ndeki toz fırtınası, Florida?daki fırtınaları etkiliyor; uzaydan gelen yüksek enerjili kozmik ışınlar bulut oluşumunu tetikliyor. Birbirine bağlı çok sayıda etken, ki bunların bazıları bilim insanlarınca yeni incelenmeye başlandı, iklim sisteminde rol oynuyor.

Zincirin Halkaları

Himalayalar?daki kar örtüsünün azalmasıyla, binlerce kilometre ötedeki okyanus besin zincirinin değişebileceği, karbon döngüsünün ve iklimin etkilenebileceği kimin aklına gelirdi? Science dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, Güneybatı Asya?daki, özellikle de Himalayalar?daki karların iklim değişikliğine bağlı olarak azalması, daha az güneş ışınının uzaya geri yansımasına ve karadaki sıcaklığın artmasına neden oluyor. Kara ve deniz arasındaki sıcaklık farkının büyümesi muson rüzgarlarını güçlendiriyor. Daha güçlü esen muson rüzgarları, Umman Denizi?ni karıştırarak besleyici maddeleri yüzeye taşıyor ve fitoplankton ?patlamalarına? yol açıyor. Yüzey sularında yaşayan tek hücreli bu mikroorganizmalar gözle görülemeyecek kadar küçük. Ancak denizlerde trilyonlarca fitoplankton var ve toplu halde uzaydan bile görülüyorlar. Sudan büyük miktarda erimiş karbondioksiti alıyor ve küresel fotosentezin yaklaşık yarısını yapıyorlar. Öldüklerindeyse içlerindeki organik karbonun bir kısmı deniz tabanına gömülüyor. Böylece yüzey sularında erimiş karbondioksit miktarı azalıyor; atmosferden suya karbon geçişi artıyor. Sayılarındaki büyük çaplı artışlar bir sera gazı olan karbondioksitin atmosferdeki oranını değiştirerek dünyanın soğumasına neden olabilir. Peki fitoplanktonlar çoğalırlarsa başka neler olabilir? Umman Denizi?nin batısındaki fitoplankton yoğunluğunun 7 yılda yüzde 350?den fazla arttığını keşfeden araştırmacılar, artışların balıkçılık alanlarının verimliliğini fazlalaştıracağını, ancak çok yüksek artışların, derinlerdeki oksijenin tükenmesine ve balık ölümlerine neden olabileceğini ifade ediyorlar. Fitoplanktonların dağılımı, deniz yüzeyi sıcaklığını ve üst okyanus akıntılarını da değiştirebiliyor.

Fitoplanktonlarla Gelen Bulutlar

Yaşam ve iklim çeşitli döngülerle birbirine bağlı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de, fitoplanktonların güneşli günlerde bulut oluşumuna neden olan maddeler salgılayarak iklimi etkilemeleri. Yaz mevsiminde, güneşten gelen zararlı ultraviyole ışınlarının yoğun olduğu zamanlarda salgıladıkları dimetilsülfit (DMS) adındaki uçucu madde sudan atmosfere geçiyor ve oksijenle reaksiyona girerek kükürt bileşikleri oluşturuyor. Bunlar, çevrelerinde su buharının yoğunlaştığı ?yoğunlaşma çekirdeği” görevi yapıyor ve yansıtıcı etkisi çok olan bulutların oluşmasını sağlıyorlar. Tüm bu işlemler çok kısa bir sürede gerçekleşiyor; böylece fitoplanktonlar uzun süre zararlı güneş ışınlarına maruz kalmıyorlar. Amerika Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi?nce (NOAA) 2006 yılında yürütülen projeler kapsamında, DMS?yi mercek altına alan bilim insanları, oluşan bu bulutların güneş ışınlarını geri yansıtarak küresel sıcaklıkları etkilediğini belirtiyor.

Okyanus Akıntısı

Peki, Dünya iklimine önemli etkileri olan fitoplanktonların yaşamı neye bağlı? Çalışmaları, haziran ayında Nature dergisinde yayımlanan Princeton Üniversitesi araştırmacılarına göre, Güney Kutbu yakınındaki bir okyanus akıntısı, atmosferdeki karbondioksit düzeyinin ayarlanmasında anahtar rolü oynuyor. Antarktika çevresindeki suların, yeni adıyla Güney Okyanusu?nun atmosferdeki karbondioksit düzeyini değiştirerek Kuzey Yarımküre?nin iklimini değiştirebileceği biliniyordu. Ancak buradaki akıntının ayrıntılarının ne kadar önemli olduğu yeni yapılan çalışmalar sonucunda açığa çıktı. Araştırma grubundan Irina Marinov, Güney Okyanusu?nun derinlerinden gelerek yüzeye çıkan suların, 60 derece güney enleminin iki yanına doğru yayıldığını belirtiyor. Kuzeye doğru akan sular, dibe batmış besleyici maddeleri dünya okyanuslarına dağıtırken, güneye doğru akan sular, havadan karbondioksit emiyor ve yine derinlere iniyor. Marinov, bu kadar belirgin bir işlev farklılığının kendilerini şaşırttığını da söylüyor. Yaklaşık iki yıl önce de, aynı araştırma grubundan Jorge Sarmiento ve ekibi, tüm deniz canlılarının tahminen dörtte üçünün yaşamının, besin zincirinin en altında olan fitoplanktonların büyümesi için gerekli olan besleyici maddeleri yüzeye taşıyan bu akıntıya bağlı olduğunu keşfetmişti.

Himalayalar?daki kar örtüsünün azalması muson rüzgarlarını, muson rüzgarları fitoplanktonları, fitoplanktonlar deniz suyu sıcaklığını, atmosferdeki karbondioksiti, bulut oluşumunu etkiliyor. Ünlü çevre koruma örgütü Sierra Club?ın kurucusu John Muirherhangi bir şeyi tek olarak ayırmaya çalıştığımızda, onu evrendeki her şeye bağlı buluyoruz” diyordu. Bu zincir de yalnızca bir kesit. Ne dersiniz, uzayda parçalanan bir göktaşı da böyle zincire dahil olmuş olabilir mi? Yılın başında Nature dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, yaklaşık sekiz milyon yıl önce, büyük bir göktaşının parçalanması sonucunda Dünya kozmik toz yağmuruna tutuldu. Araştırmayı yürüten Kenneth Farley ve ekibi, küresel soğuma ve Asya musonlarının güçlenmesinin de, kozmik yağmurla aynı döneme denk geldiğini belirtiyor. Bilim insanları, kozmik parçacıkların, gezegenimizde iklimin soğumasına yol açmış olabileceği fikrini öne sürüyorlar. İşin bir diğer ilginç yanı da, yine aynı dönemde, Atlas ve Hint okyanuslarıyla Büyük Okyanus?ta fitoplankton patlamaları olduğunun saptanmış olması. Geology dergisinde yayımlanan bir başka çalışmaya göre, bu soğuma döneminde Antarktika?daki buzullaşmanın artması, rüzgarları güçlendirmiş, bu da biyolojik üretkenliğin artmasına yol açmış olabilir. Göktaşlarından buzullara, musonlara, fitoplanktonlara uzanan bir zincir…

Küresel ısınmaya karşı, okyanusların demirle gübrelenmesiyle fitoplanktonların çoğaltılması ya da atmosfere kükürt basılarak dünyanın soğutulmaya çalışılması gibi yöntemlerin gündeme geldiği şu günlerde, sisteme yapılacak bir müdahalenin, sistemin diğer unsurlarını da değiştirebileceği gerçeği hatırdan çıkarılmamalı.

 

Kaynak: SELCEN PİRGE – ATLAS A?USTOS 2006