Kategori arşivi: okyanus

Okyanuslar Acil Kurtarma Planı

Okyanuslarımız bize hayat verir. Oksijen ve besin ihtiyacımızı karşılar ve yeryüzünde ki yaşamın %80 ini kapsar. Bizler ise buna karşılık olarak barındırdığı deniz canlıları yağmalamakta, kirliliğe boğmakta ve iklim değişikliği ile ısılarını arttırmaktayız.

Aşırı avlanmanın bir sonucu olarak, okyanuslardaki orkinos, kılıç balığı, atlantik kılıç balığı ve köpek balıkları gibi iri yırtıcı balıkların popülasyon oranı 1950?lerdeki bolluğun onda biri oranına düştü. Sebep olduğumuz etkilerin gerçek boyutlarını henüz anlamaya başlıyoruz. İklim değişikliği, kutup denizlerindeki buzulların erimesine neden olmakta ve hava kirliliği okyanuslardaki asit oranını arttırmaktadır. Okyanuslarımızdaki bozulma hızla devam etmekte.

Ancak bu kriz; tahrip edici faaliyetlere yasak alanlar oluşturularak tersine çevirilebilir ve çevirilmelidir.Greenpeace 2006?da tüm dünyaya cesur bir vizyon sundu: Küresel deniz rezervleri ağı için okyanusların %40?ını kapsayan bir öneri. O zamandan beri, dünya liderleri CBD (biyolojik çeşitlilik sözleşmesi) altında ve WSSD?nin (sürdürülebilir kalkınma dünya zirvesi) uluslararası taahhütlerine rağmen 2012?ye kadar bir ağ oluşturulması konusunda önemli bir ilerleme gösteremediler.

Okyanuslarımızın durumu giderek kötüleşmeye devam ediyor. Bugün okyanusların %1’inden azı deniz rezervi olarak korunuyor. Bu yıl; Birleşmiş Milletler‘in ?Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Yılı? artan yıkımın akışını tersine çevirmek için eşsiz bir fırsat sunuyor. Dünyanın her yerinden politikacılar, Japonya’da düzenlenecek olan CBD‘de bir araya gelecekler. Greenpeace, liderleri, CBD?de deniz rezervleri için gerçekçi bir küresel ağ oluşturmaya ve ortaya konulan adımları eyleme geçirmeye çağırıyor.

Okyanuslarımız İçin Kritik Dönem

Greenpeace, 2006’da ”İyileşme için Yol Haritası” raporunu yayınlayarak Dünya denizlerinde bir küresel deniz rezervleri ağı tasarımını sundu. Bu rapor açık denizlerde Uluslar arası sulara odaklanarak, bir deniz rezervleri ağının küresel ölçekte neye benzeyebileceğini ve deniz rezervi kavramına bir kanıt sunuyor ? metodoloji ve prensip olarak farklı ölçeklere ve kıyısal sulara da aynı şekilde uygulanabilir. Bu aynı zamanda ülke karasularının sınırlarının ötesinde yatan okyanusların çok büyük bir bölümünün, küresel ortak değerlerimizin ve dolayısıyla uluslar arası topluluğun ortak sorumluluğunun korunması için bir çağrıdır. Bu temel öneri York Üniversitesi‘ndeki deniz bilimcisi Callum Roberts ve ekibi tarafından hazırlandı. Bu öneri haritası hazırlandığında uluslar arası camiada küresel bir deniz rezervleri oluşturmak için yeterli veri olmadığı yönündeki tartışmalara da bir örnek niteliğindedir. Şu andaki rapor ise ”İyileşme için Yol Haritası” raporunu güncelleyerek ve geliştirerek, acil eylem gerektiren açık denizlerde ve Ekonomik Münhasır Sahaların içinde kalan ulusal sulardaki öncelikli alanlara odaklanmakta ve dünya denizlerinde tamamen koruma altında deniz rezervleri oluşturmak adına atılması gereken adımları anlatıyor.

Açık Denizler

Akdeniz

Çok çeşitli ve karmaşık okyanus ortamlarından biridir. Akdeniz, Dünya okyanuslarının sadece % 0.7? sini temsil etmesine rağmen deniz yaşamının yaklaşık % 9? unu içinde barındırır. Aşırı avlanma, fosil yakıt çıkarma ve bu suların bütününün kötü yönetimi, Akdeniz’in eski haline gölge düşürdü. Kötü yönetimin en gözle görülür örneği Atlantik mavi yüzgeçli orkinosudur, ki her yıl burada yumurtlar. Akdeniz mavi yüzgeçli orkinos stokları o kadar tüketilmiştir ki bu balığın stokları tam anlamıyla çökme noktasındadır, ancak buna rağmen kotalar sürekli bilimsel önerilerin üzerinde belirlenmeye devam edilmektedir. Hükümetler, Barselona Konvansiyonu (BARCON) aracılığı ile, CBD bünyesinde verilen 2012 hedefini yerine getirmek için koruma alanları ağı oluşturma sözü verdi. Greenpeace, yaşayan Akdeniz ekosistemini korumaya yardımcı olmak için, BARCON‘a taraf ülkelere orkinos yumurtlama alanları olan Balear Adaları ve Sicilya Kanalını çevreleyen suların, bölgesel deniz rezervleri ağının parçası olarak korunmasını önermektedir. Buna ek olarak Grenpeace, Akdeniz hükümetlerine, BARCON sürecinin geliştirilmesi, yerel ve bölgesel deniz koruma çabalarının birleştirilmesinin yanı sıra, balıkçılık yönetimi kuruluşları ile deniz koruma gruplarının işbirliği içerisinde olmaları yönünde çağrıda bulunuyor.

Pasifik

Dünyadaki orkinosların yarıdan fazlası Pasifik‘ten gelmektedir fakat bu büyük okyanus bile tehdit altındadır. Balık popülasyonunun hızla azaldığının kanıtları giderek büyüyor. Yabancı filolar Pasifik orkinosunun % 80‘ini talan etmekte, çoğu okyanusun büyüklüğünü, denetim ve kontrolden kaçmak için avantaj olarak kullanıyor. Bilimsel değerlendirmeler, son yıllarda Pasifik Ada halklarının ve ekonomilerinin hayatta kalmasında anahtar rolü oynayan türlerde sürekli düşüş olduğunu göstermektedir. Greenpeace, Pasifik Ada hükümetleri ile daha iyi balıkçılık yönetimleri geliştirilmesi konusunda çalışıyor ve bu konuda geçtiğimiz yıllarda önemli ilerleme sağlandı. Nauru Sözleşmesinin kabul edilmesiyle, yakın geçmişte Pasifik bölgesinin 1.2 milyon kilometreden fazlası balıkçılıktan arındırıldı. Greenpeace, ada milletlerinin kıyı sularının arasında uzanan uluslararası sularda, dört anahtar bölge belirledi. Eğer ada halkının geleceği için balık olması isteniyorsa bu alanlar acilen deniz rezervi olarak ayrılmalı. Greenpeace, ayrıca yabancı balıkçı teknelerinin denetiminin arttırılmasının yanında kotaların da sıkı uygulanmasını talep etmektedir.

Güney Okyanusu

Uzakta oluşu, bu okyanusu ciddi etkilerden uzaklaştırmamıştır. Hızla ilerleyen iklim değişikliği şimdiden derin etkiler yaratmıştır; bazı yerlerde deniz buzunun ölçüsünde değişikliğe yol açmış ve diğer türler için git gide artan etkilerle birlikte, krill* türünde azalmaya neden olmuştur. Japonya?nın balina avcı filosu, her yıl Güney Okyanusu Balina Sığınağı?nda pervasızca balina avcılığı yapmaktadır, bunun yanısıra endüstriyel balıkçılık filoları bölgedeki balıkları toplamak için bu uzak sulara gelmektedir. Birçoğunun Şili Levreği olarak bildiği Antarktik ve Patagonya dişbalığı da saldırganca avlanılmaktadır, oysa bu türün yok olması, foklar ve balinaların ana besin kaynağı olmasından dolayı, Antarktik besin ağını vurabilir. Dünya üzerindeki en az bozulmuş okyanus ekosistemi olan Ross Denizi, şüphesiz ki deniz rezervleri kapsamında korunmak için bir öncelik taşır.

Arktik Okyanusu

Diğer kutup bölgesinde, Arktik Okyanusu da ayn zamanda gittikçe artan bir baskının mağduru olmaktadır. İklim değişikliği, Greenpeace?in belgelediği üzere deniz buzunun daha hızlı erimesine neden olarak, bu buzlu suları kuzeye doğru ilerleyen balık filolarına açmıştır. Dünyanın diğer kısımlarındaki CO2 (karbondioksit) kirliliği de Arktik Okyanusu?ndaki asit oranını arttırmaktadır. Bu da pteropodları** ve besin ağının temelindeki diğer türleri etkileyeceğinden, hassas olan denizsel ekosistem için bir felaket anlamına gelebilir. Arktik sularına gözlerini diken yalnızca balıkçılık endüstrisi değil: enerji sektörü de Arktik buzulunun altında yatan fosil yakıtları çıkarmaya kararlı ve hükümetler, Arktik şelfinde bağımsızlık ve sondaj hakkı konusunda sık sık görüşmeler yapmakta. Greenpeace, Arktik Okyanusu?ndaki ekosistem hakkında bu kadar az şey biliniyorken, tarih boyunca buzlarla kaplı olan bu bölgedeki tüm endüstriyel faaliyetlerin durdurulmasını istiyor. Aynı zamanda hükümetler de, bu okyanusun kontrolü için kapsayıcı bir sistem oluşturmalıdır. Neredeyse bozulmamış olan bu okyanusun ve yaşamı bu alana bağımlı olan insanların korunması acilen sağlanmalıdır.

Etkili bir küresel deniz rezervleri ağının kurulması sadece açık denizlerde ortaklaşa bir hareket gerektirmiyor, aynı zamanda ülkeler, geniş kapsamlı ve örnek oluşturacak daha küçük deniz rezervleri ağları kurarak, kendi ulusal denizlerindeki görevlerini yerine getirmelidir.

*krill: Karidese benzeyen kabuklu bir deniz canlısı.
**pteropod: Engin denizlerde yaşayan deniz salyangozunun alt türlerinden biri.

Kaynak: Greenpeace

Mercan Resifleri

Avustralya açıklarındaki okyanusta 2000 km. uzunluğunda bir canlı yaşamaktadır. Bu canlı uzaydan dünyaya baktığımızda gözümüzle görebildiğimiz tek canlı olan ?Büyük Set ResifiGreat Barrier Reef? dir. Mercan dediğimiz canlılar bir araya gelerek çok büyük bir organizmanın parçalarını oluştururlar (Süperorganizma). Sadece Büyük Set Resifi?nde şu ana kadar 2000 balık, 400 mercan ve 4000 yumuşakça türü tespit edilmiştir. Bu kadar çok çeşitliliği ancak Amazon deltası ile kıyaslayabiliriz. Ama daha da şaşırtıcı olan, dünya geneline baktığımızda mercan resifleri 93.000 canlı türünü barındırmaktadır ki, bu da bilim adamlarının yaptığı açıklamaya göre şu ana kadar tespit edilebilenlerin ancak onda biridir.

Çoğumuz için mercan bir takı mücevheri olmaktan öte değildir. Oysaki mercanların bu dünya için ne kadar önemli olduğunu bilebilseydik, onlara gereken değeri üzerimize takarak değil, koruyarak verirdik. Bu yazımda sizlere mercanlar ve mercan resiflerinin önemi hakkında bilgiler vermeye çalışacağım.

Mercan Nedir?

Mercanlar koloni halinde yaşayan, kendini bir yere tespit ederek yaşayan organizmalardır. Yaşayan tek bir mercan bireyine polip adı verilir. Ağız, mide ve dokungaçlardan oluşan polipler kolonileşerek büyük mercan topluluklarını oluştururlar. Genellikle dallanmış bir yapı gösteren bu koloninin uç kısımlarına doğru daha fazla gözlenebilen polipler zaman içinde öldüklerinde vücutlarında bulunan kalsiyum karbonat ve silisten yapılı iskelet parçaları üst üste yığılarak koloniyi oluşturur. Çok uzun yıllar içinde mikroskobik boyuttaki milyarlarca parçacığın yığılması sonucu oluşan bu yapı bir kaza sonucu kırılana kadar büyür.

Mercanları sert ve yumuşak olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Sert mercan polipleri deniz suyundan aldıkları kalsiyum karbonatı sert kireç taşına dönüştürerek kendi iskelet yapılarını oluştururlar. Yumuşak mercanlarda ise böyle bir iskelet yapısı görülmez.

Mercanlarda beslenme iki türlü olur. Genellikle poliplerin içlerinde onlarla ortak yaşam sürdüren zeooxanthellae adlı alg çeşidi yaşar. Bu algler birer bitkidir ve fotosentez yaparak beslenirler. Bu beslenme sırasında poliplerin atıkları olan amonyak ve karbondioksiti de kullanarak onlara şeker, amino asit ve başka bileşenler üretirler. Alglerin ürettiği bu maddeler polipler için besin kaynağıdır. Bu enerji döngüsü öyle iyi işler ki hem algler ve hem de onları içlerinde barındıran polipler güneş ışığı dışında başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. Biz bu yaşam türüne simbiyotik yaşam deriz. Yani her iki tür de birbirine muhtaç bir yaşam sürer. Polip, yosuna güvenli bir yaşama ortamı ve gübre, yosun da polipe sürekli besin garanti eder.

Mercanların ikinci beslenme yolları ise suda serbest yüzen zooplanktonları ağızlarının çevresindeki kollarla yakalayarak olur. Zooplanktonlar deniz suyunda serbest yüzen mikroskobik hayvanlardır. Aynı zamanda diğer deniz canlılarının larvaları da bu besin çorbasının içinde yer alır. Mercan polipleri dokunaçları ile bu larva veya zooplanktonları tutarak ağızlarına götürürler. Bu tür beslenme daha çok geceleri olur. Bunun nedeni ise zooplanktonların geceleri su akıntılarında daha yoğun bulunmasıdır.

Mercanlar sert (stony corals) ve yumuşak (soft corals) olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Sert mercanlar, korunmak ve belirli bir yapı içinde kolonileşmek için iskelet oluştururlar. Yumuşak mercanlar iskelet oluşturmazlar. Yumuşak mercanların bir bölümü, sert mercanların büyük bir çoğunluğu simbiyotiktir. Sert mercanların son derece karmaşık yapıda olan iskelet yapıları, kalsiyum (Ca), magnezyum (Mg) ve strontyum (Sr) elementlerinin karbonat (CO3) bileşiklerinden oluşur. Üst üste gelerek büyüyen ve yayılan iskelet yapısının altta kalan bölümleri zamanla dağılıp ezilerek sıkışır ve kristalleşerek kireç taşına dönüşür. Resiflerin gelişimi oldukça yavaştır, bir yılda yaklaşık olarak 2 cm kadar büyüyebilirler. Bu açıdan bakıldığında Büyük Set Resifi?nin milyonlarca yıllık bir canlı olduğunu söyleyebiliriz.

Karbon Çevrimi ve Önemi

Mercan resiflerinin önemini anlayabilmek için karbon (C) elementinin bu dünya için ne kadar önemli olduğunu görmek gerekir. Karbon hava, toprak, su ve canlılar arasında dolaşır. Gaz halindeki karbon, karbondioksit olarak atmosferde ve sularda erimiş haldedir. Su içerisinde bulunan karbon, mercan resifleri ve suda yaşayan canlıların iç veya midye gibi kabuklu canlıların dış iskeletlerinde depo edilir. Karadaki karbon, kireçtaşları, dolamitler gibi kayalar ve kalkerli kabuklar, petrol, doğal gaz ve kömür gibi fosil yakıtlarda bulunur. Canlı organizmaların kimyasal yapısının vazgeçilmez bir bileşeni olduğundan canlılar da bir karbon deposu durumundadır.

Karbondioksit atmosferi oluşturan su buharı ve diğer birçok gazla birlikte, dünyaya sera etkisi yaparak soğumasını önlemekte ve yeryüzünü ortalama 14 derece sıcaklıkta tutmaktadır. Fakat son 150 yıldan beri artan karbondioksit oranı, dünyanın %30 oranında ısınmasına neden olmuştur. Ancak bu noktada ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Çünkü yapılan hesaplar insanoğlunun yılda 8 milyar ton olarak verdiği karbondioksitin yarısının yok olduğunu gösterir. Karbondioksit, yüzyılın en büyük tehlikesi olarak kabul edilen küresel ısınmanın başrol oyuncularından biri olarak kabul edildiği halde iklim değişiklikleri beklenildiği oranda korkunç boyutlara ulaşmamaktadır. Peki karbondioksit fazlası nasıl yok olmaktadır?

Yapılan araştırmalar, ormanların ve okyanusların insanoğlunun ürettiği milyarlarca ton karbondioksitin yarısını emerek yok ettiğini göstermektedir. Bilimadamları, dünyadaki kıtaların büyük kısmını barındıran dolayısı ile daha fazla insanın yaşadığı kuzey yarımkürede karbondioksit gazının daha çok biriktiği konusuna odaklanmıştı. Fakat yapılan ölçümler, kuzey ve güney yarımküre arasındaki farkın çok düşük değerde olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü kuzey yarımküredeki ormanlık ve yeşil alanlar karbonu alarak fotosentez işleminde kullanıyor, bitkiler beslenip büyürken fotosentez işlemi sırasında açığa çıkan oksijen ile bu bitkisel emici sistemler atmosferi temizliyorlar.

Yılda ortalama iki milyar tonun üzerindeki karbon, diğer bir ifadeyle döngüde yok olan karbonun yarısı okyanuslara gider. Bitkilerin daha hafif olan ?karbon 12? içeren gazları kullanmaları ve bu durumda ?karbon 13? gazının atmosferde birikmesine rağmen okyanusların karbon gazı konusunda seçici olmaması atmosferin temizlenmesinde önemli bir rol oynar. Karbondioksit özellikle soğuk okyanus sularında kolayca çözünürken deniz bitkileri hızla çözünmüş karbonla beslenerek büyümekte ve bunları yiyen deniz canlılarının ölüp denizin dibinde birikmesi ile karbon deniz altında depolanmaktadır. Denizlerde emilen karbonun bitkilerin oksijen üretmesinde kullanılmaması nedeniyle de, dünyada oksijen dengede kalmaktadır.

Görüldüğü gibi karbon elementinin doğru çevrimi insanoğlunun ve tüm diğer tüm canlıların yaşaması için en temel koşuldur. Peki bu çevrim bozulursa ne olur?

Küresel Isınma ve Yaklaşan Felaketler

Karbon çevriminin bozulması, insanoğlunun ürettiği karbon miktarının artması ve gezegenin karbon emici kuyularının bunu yeterince yok edememesi durumudur. Bu dengenin bozulması durumunda:

  • Küresel ısınmaya bağlı olarak, iklimde kavurucu sıcaklar, şiddetli fırtanalar, düzensiz yağışlar gibi değişiklikler oluşur.
  • Çöller genişleyebilir, mercan resifleri yok olabilir, dünyanın bir bölümü ısınırken, bir bölümü hiçbir canlının yaşayamayacağı oranda dondurucu soğuklara maruz kalabilir.
  • Küresel ısınmaya bağlı olarak, okyanus sularının ısınması daha az karbondioksitin çözülmesine neden olur. Bu, okyanus bitkilerinin büyüyememesi ve balinalardan küçük deniz canlılarına kadar bitkilerle beslenen pek çok canlının yaşamının tehdit altına girmesi demektir.
  • Dünya ısınırsa bitkiler emdikleri karbondan daha fazlasını atmosfere geri gönderir. Bu durumda atmosferdeki karbondioksit oranı artar, oksijen oranı azalır, yaşam sona erer.
  • Karbon döngüsündeki bu hassas işleyişte, sadece çok küçük bir değişimin olması durumunda dünyanın dengesi bozulabilir.

Mercan Resiflerinin Önemi

Mercan resifleri okyanuslar için çok önemlidir. Karada Amazon ormanlarını dünyanın akciğeri olarak görüyorsak, okyanuslarda da mercan resifleri aynı şekilde görebiliriz. Çünkü karbon döngüsünün yaşandığı yer bu resiflerdir. Mercan resifleri büyük okyanus dalgalarına ve gel-gitler karşı doğal bir set oluşturur, kıyı şeritlerinin korunmasına yardımcı olur. İçinde barındırdığı balıklar ve diğer kabuklu canlılar insanlar için çok önemli bir besin ve geçim kaynağıdır. Resifler birçok büyük canlının üremek için geldikleri yerlerdir. İnsanların yoğun olarak avladığı balıklar ya bu resiflerde ürer ya da bu resiflerin ürettiği besinleri kullanır. Dünyada milyonlarca insan denizden elde edilen besinlerle beslenmektedir. Bu besinlerin bir piramid şeklinde birbirine bağlı bir zincir oluşturduğunu düşünecek olursak, resiflerdeki düzenin bozulması bu zincirin bozulması demektir.

Mercan resiflerindeki hayat nasıl sona erer ve bunun etkileri ne olur?

Mercan Resifleri Ölürken

Doğanın dengesi çok ince çizgiler ile çizilmiştir. Bu dengenin bozulması durumunda zincirleme ve çok hızlı reaksiyonlar olabilir. Dünyada yaşayan tüm canlıların birbirleri ile doğrudan veya dolaylı ilişkisi vardır. Bu nedenle sadece yakın çevremizdeki canlılar değil tüm canlıların bu dünya için önemi olduğu bilinmelidir.

Mercan resiflerinde birçok bilimsel araştırma yapılmaktadır. Bu araştırmaların bazılarına göre önümüzdeki 30 yıl içinde bu resiflerin üçte birinin yok olacağı savunulmaktadır. Bunun en önemli nedeni küresel ısınmadır. Küresel ısınmanın nedeni insanoğludur. Isınma sonucu denizlerdeki asit oranı değişmekte ve buna uyum sağlayamayan başta mercanlar olmak üzere birçok canlı ölmektedir. Küresel ısınma konusunda rapor üreten enstitüler bu yüzyılın sonuna kadar 2-5C derecelik bir artış bekliyor. Bu rakamlar küçük gibi gözükmesine rağmen dünyanın genel ısısındaki 0.5C derecelik bir artışın bile ne kadar büyük kuraklıklar yarattığını El Nino akıntısı sırasında yaşadık.

Okyanuslardaki ısınmanın, mercan kayalıkları ve deniz canlılarına etkisini incelemek üzere uluslararası bir ekibin Şeysel Adaları’nda 21 alan ve 50 bin metrekarelik mercan kayalıklarında 1994-2005 yıllarında yaptığı araştırma sonuçları yayımlandı. Hint Okyanusu yüzeyindeki sıcaklığın 1998’de eşi görülmedik biçimde arttığını saptayan ekibin araştırmasında, bu artışın çok sayıda mercan resifinin yeniden ortaya çıkmasını engelleyerek, kısa ve uzun vadede yıkıcı etkileri olduğu belirlendi. İncelenen mercan kayalıklarının büyük bölümünün yok olduğu ya da yosunla kaplandığı, mercanların yok olmasının çeşitli deniz canlılarını önemli bir barınak ve beslenme kaynağından mahrum bıraktığı belirtilen araştırmada, incelenen bölgedeki mercanlardan geriye 2005 itibarıyla sadece yüzde 7.5’in kaldığı vurgulandı. Sıcaklık artşından en çok etkilenen bölgede balık türleri çeşitliliğinin yüzde 50 oranında azaldığı belirtilirken, 1998’den hemen sonra küçük balık türlerinin daha hızlı yok olduğunun ve bu azalmanın besin zinciri üzerinde kalıcı etkisinin görülmeye başlandığının altı çizildi.

Mercanlar bir dış etki ile kırılmadığı sürece büyürler. Fakat ısınma ve asit oranlarındaki değişimler mercanları öldürür ve katılaştırır. Beyaz-gri bir renk alan ölü mercanların artık büyümesi imkansızdır. Mercan resiflerinin tahrip olması birçok deniz canlısının da artık yok olması ve karbon döngüsünün de bozulması demektir.

Neler Yapmalıyız?

Günümüzde çevre ile ilgili olayları incelediğimizde beklenen felaketlerin hemen hepsini yaşadığımızı ve ne yazık ki her geçen süre bunun artarak devam ettiğini görüyoruz. Dünyaya en çok karbondioksit gazı salan ABD bu olayı bilmesine rağmen yaşanan çevre katliamına seyirci kalabilmektedir. Bazı film yapımcılarının çevre felaketleri ile ilgili filmler yapması boşuna değildir. İnsanları bu filmler ile uyarmaya ve bilinçlendirmeye çalışmaktadırlar. Ne yazık ki bu filmlerin senaryoları hayal mahsulü değil, bazı bilim adamlarının raporları okunarak yazılmaktadır.

Birçok uzmanın görüşüne göre 2050 yılı kritik bir tarih olarak verilmektedir. Eğer küresel ısınma bu şekilde devam ederse 2050 yılında dünya yaşanır bir yer olmaktan çıkacaktır. Fakat en kritik yıllar önümüzdeki 10 yıldır, zira bu dönemde alınacak önlemler ile geri dönülmez noktaya gelinip gelinmeyeceği belli olacaktır. Dünya Yaban Hayatı Koruma Fonu (WWF)?nın raporuna göre Akdeniz havzasında bulunan Türkiye?de 40 dereceye yakın sıcaklıkların mevsim normali olacağı, tarım alanlarının ise yüzde 40?nın kuruyacağı belirtilmektedir. Yine aynı raporda tüm dünyada mercan resiflerinin ise sadece yüzde üçünün kalacağı, bütün dünyada ama özellikle de yoksul ülkelerde çok büyük kıtlıklar ve toplu ölümler olacağı açıklanmıştır.

Bu durumun önüne geçebilmek için yapmamız gereken en önemli şey karbondioksit salınımını azaltmak için, petrol türevli yakıtlardan bitkisel türevli yakıtlara ve hidrojen, rüzgar enerjisi gibi enerji kaynaklarına yönelmektir.

Dünyanın en büyük 7?inci ekonomisi California aynı zamanda küresel anlamda sera gazı salınımında da dünya 12?incisi. Son alınan bir kararla California, küresel ısınmayla bağımsız bir yönetim olarak mücadele edeceğini, gelecekte hidrojenli otomobillerin eyalette yaygınlaştırmayı hedefledikleni açıkladı. Bu kararın tüm ABD?ye örnek olmasını temenni etmekten başka şansımız yok. Zira 1997 imzalanan, ancak Rusya?nın da imza koyması ile 2005 yılında devreye alınabilen Kyoto Protokolü küresel ısınmaya karşı atılmış en önemli adım. ABD 8 milyon kişinin işsiz kalabileceği ve ekonomisinin çökebileceği korkusu ile bu protokolü imzalamıyor. Peki imzalanmayan bu protokolde kısaca neler yer alıyor?

  • Atmosfere salınan sera gazı miktarı yüzde 5’e çekilecek.
  • Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek.
  • Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik temel ilke olacak.
  • Atmosfere bırakılan metan ve karbondioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek.
  • Fosil yakıtlar yerine örneğin bio dizel yakıt kullanılacak.
  • Çimento, demir çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek.
  • Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokacak.
  • Güneş enerjisinin önü açılacak. Nükleer enerjide karbon oranı sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak.
  • Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacak.

İşte imzalanmayan protokolün yaptırımları ve hızla yok olmaya doğru giden bir dünya, ABD?nin ekonomik çöküntü beklentisine karşılık dünya ekonomisinin çöküntüsü ve 8 milyon kişinin işsiz kalması korkusu karşısında insanlığın yok olması… Birilerinin karar vermesi gerekecek ama çok fazla zamanımızın olmadığı açık.

Doğanın mucizelerini ve bize sunduğu nimetleri daha iyi kavrayabilirsek, hepimiz insanlığın geleceği için daha duyarlı davranabiliriz.

Kaynak: Mutlu PAYASLIOĞLU

National Geographic, Nature, Atlas, Bilim ve Teknik dergileri ile İnternet ortamından toplanan bilgiler.

Resimler:

http://www.rjfisher.lgusd.k12.ca.us/staff/vnabokov/

http://www.coral.org/node/4000

http://www.earthconsciousmag.com/caribbean-coral-reefs-flattened/

http://www.greendiary.com/entry/coral-reefs-may-soon-be-just-a-story/

http://photography.nationalgeographic.com/photography/enlarge/multicolored-reef-indonesia_pod_image.html

http://www.citypictures.org/r-islands-223-coral-reefs-micronesia-2627.htm

http://www.stpetefloridavacationrental.com/

Okyanuslardan Gelen Enerji (Dalga Enerjisi)

Yerküremizin dörtte üçünü kaplayan, çok eski zamanlardan beri oldukça önemli bir yaşam kaynağı olarak kullanılmış, sonsuz bir biyoçeşitlilik içeren okyanusların ve denizlerin dünyaya yeterli miktarda enerji sağlayabilecek potansiyele sahip olduğunu biliyor muydunuz? Günümüzde okyanuslardan ve denizlerden enerji eldesi için birçok yöntem kullanılıyor. Bunların başlıcaları dalga, gel-git ve akıntı enerjisi sistemleri ile okyanusların derin ve sığ suları arasındaki sıcaklık farkından yararlanarak enerji elde eden (OTEC) sistemlerdir. Bu sistemlerden çoğu prototip aşamasında, ancak ticari ünitelerin kurulması ve faaliyete geçmesi an meselesi.

Dalgalar, Dünya üzerindeki toprak ve suların farklı ısınması sonucu oluşan rüzgârların deniz yüzeyinde esmesi ile meydana gelir. Deniz dalgalarındaki güç dalga yüksekliği, dalga hareketi, dalga boyu ve su yoğunluğu ile belirlenir. Dalga yüksekliği ise rüzgâr hızı, rüzgârın esme zamanı, esen rüzgârın suya olan mesafesi ve su derinliğine bağlıdır. Genellikle büyük dalgalardan daha çok enerji elde edilir.

Deniz dalgalarından enerji elde edilmesi konusunda ilk çalışmayı 1892 yılında A. W. Stahl yapmıştır. Günümüzde dünyanın değişik merkezlerinde bu konuda araştırmalar yapılıp prototipler geliştiriliyor.

Dalgalardan enerji elde eden tüm sistemler deniz yüzeyinde ya da deniz yüzeyine yakın kurulur. Bu sistemler dalganın geliş yönüne dik ya da paralel kurulmalarına ve enerjiyi dönüştürme biçimlerine göre farklılaşabilir.

Çeşitli kaynaklarda Türkiye?nin dalga enerjisi potansiyeli yıllık yaklaşık 140 milyar kW (kilo Watt) saat olarak öngörülüyor. Ülkemizde yıllık 120 milyar kWsaat elektrik elde edildiği dikkate alındığında, dalga enerjisi potansiyelimizin elektrik ihtiyacımızı karşılayabileceği tahmin ediliyor.

Örneğin, sonlandırıcı sistemler dalganın geliş yönüne dik olarak kurulur. Salınımlı su kolonları sonlandırıcı sistemlere bir örnek olarak verilebilir. Bu aygıtlarda su, içinde hava dolu bir bölme olan bir kolona dolar. Dalga etkisiyle, su kolonundaki bölme piston gibi yukarı aşağı hareket ederek havayı hareket ettirir ve kolona bağlı olan türbin çalışır.

Bir diğer sistem olan nokta absorplayıcı sistemde sabit bir silindir içinde dalga hareketiyle hareket eden şamandıra, elektromekanik ya da hidrolik enerji dönüştürücüleri çalıştırır. Amerika Birleşik Devletleri Reedsport Oregon?da kurulan PowerBuoy sisteminde bu yöntemle dalgalardan 40 kW elektriksel güç elde ediliyor.

Dalga hareketi zayıflatıcı sistemler, dalga geliş yönüne paralel olarak kurulur. Dalga hareketi ile cihazın bağlantı yerlerinde oluşan eğilip bükülmeler makinedeki yağı basınçlandırır ve hidrolik motoru çalıştıran hidrolik çekiç hareketli hale getirilir. İlk olarak İskoçya?da bir firmanın ürettiği Pelamis Dalga Gücü ünitesi de bu prensiple çalışıyor. Pelamis makineleri kullanılarak 2008 yılının Eylül ayında Portekiz?de (Aguçadora Dalga Parkı) dünyanın ilk ticari dalga tarlası kurulmuş. Burada üç adet 750 kW güç üreten, toplam 2,25 MW?lık (Mega Watt) sistem bulunmakta.

Havuz sistemlerinde dalga enerjisini kullanmak için bir rampa vasıtasıyla deniz seviyesinden yüksekte doğal havuz oluşturulur ve rampaya yerleştirilen uygun bir türbinden geçen su kütlesiyle elektrik enerjisi elde edilir. Wave Dragon sistemi buna bir örnektir. Danimarka?da kurulan bu sistemden, 2009 yılında MW mertebesinde elektriksel güç üretilmesi bekleniyor.

Dalgaların yüksek güçlerine karşın düşük hızlarda ve farklı yönlerde hareket edebilmeleri, fırtınalara ve tuzlu suya dayanabilecek yapıların yüksek maliyeti, kurulum ve bakım giderlerinin yüksekliği gibi problemler sebebiyle dalga enerjisi eldesi şu anda ticari olarak geniş çapta kullanılmıyor.

Ülkemizin Marmara Denizi dışında sahil uzunluğu yaklaşık 8200 km?dir. Balıkçılık, turizm ve askeri tesisler nedeniyle elektrik eldesi için bunun yalnızca 1/5?i kullanılabilir ise de dalga enerjisi Türkiye için çok önemli bir kaynaktır. Ancak sistem seçiminde yöresel meteorolojik şartlar, enerji talebi, üretilen enerjinin taşınımı da düşünülmelidir.

Ülkemizde de dalga enerjisinden elektrik elde etme çalışmaları son yıllarda hız kazanmıştır. Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü (BOREN) ve Türkiye Elektromekanik Sanayi A.Ş. (TEMSAN) işbirliğinde 15.02.2008 tarihinde başlatılan ?Dalga Enerjisinden Elektrik Üretimi? konulu proje kapsamında, denizdeki dalgaların dikey hareketini elektrik enerjisine çeviren bir sistem tasarımı gerçekleştirilmiştir. Sakarya Karasu?da 2009 yılında kurulan prototip sistemde günde ortalama 5 kWsaat enerji elde edilmektedir.

Okyanusların Derin ve Sığ Suları Arasındaki Sıcaklık Farkından Yararlanılarak Enerji Elde Edilmesi

Okyanusların derin ve sığ suları arasındaki sıcaklık farkından yararlanarak enerji elde edilen sistemlerde (Ocean Thermal Energy Conversion – OTEC), bu sıcaklık farkından yararlanarak çalışan bir ısı makinesi yardımıyla elektrik üretilir. Sıcaklık farkına bağlı olarak elde edilen verim ve güç artar. Özellikle Oğlak ve Yengeç Dönenceleri?nin arasındaki kuşakta (Ekvator?un 23° kuzeyi ve güneyi) kalan bölgeler, bu tip enerjinin elde edilmesi için hayli uygundur.

OTEC santralleri güç üretiminden başka iklimlendirme sistemlerinde, tarımda, su ürünleri yetiştiriciliğinde, deniz suyunun tuzdan arındırılmasında, mineral ve hidrojen üretiminde de kullanılır.

Tropikal okyanusların genellikle 30-40 m kalınlıkta olan yüzey tabakasının sıcaklığı Güneş?ten alınan ısı enerjisiyle 25 °C civarına yükselir. Buna karşılık, kutuplardan okyanusların derinliklerine ve tropikal bölgeye kayan soğuk su kütlesi sıcaklığı 5 °C civarında bir ortam oluşturur. Bu iki ortam arasındaki sıcaklık farkı OTEC çevriminin temelidir. Genellikle birbirine karışmayan sıcak yüzey suyu ile soğuk taban suyu bir ısı makinesinin çalıştırılabilmesine olanak verir.

OTEC santralleri kapalı, açık ya da hibrit adı verilen çevrimler ile çalışabilir.

Kapalı Çevrim:

Bu türde amonyak, propan ya da klor-flor-karbon bileşimleri gibi düşük kaynama noktasına sahip bir sıvı, kapalı çevrimin içine pompalanır. Bu sıvı, evaporatörden geçerken sıcak yüzey suyu ile buharlaşır ve basıncı artar. Yüksek basınca sahip bu buhar bir alternatör-türbin grubundan geçirilerek elektrik enerjisi elde edilir. Türbinden atılan buhar kondenserden geçirilerek tekrar sıvı fazına döndürülür. Soğutma suyu derin deniz tabanından alınan soğuk sudur. Böylece tamamlanan çevrim yeniden başlar ve devam eder.

Açık Çevrim:

Bu çevrimde amonyak ya da propan gibi bir çalışma malzemesi kullanılmamaktadır. Bunların yerine, sıcak yüzey suyu vakumda ani olarak buharlaştırılır. Bu işlem sonucu elde edilen su buharı türbini çalıştırır ve alternatörden elektrik üretililir. Kapalı çevrimde olduğu gibi, türbinde iş gördükten sonra kondensere iletilen su buharı burada soğuk taban suyu ile yoğuşur. Bu yoğuşma ile oluşan taze suyun, içme suyu dahil, pek çok amaçla kullanılması mümkündür.

Hibrit Sistemler:

Hibrit sistemler hem kapalı hem de açık çevrimlerin özelliklerini taşır. Sıcak deniz suyu bir vakumda ani olarak buharlaştırılır. Su buharı, kapalı çevrim sıvısı olan amonyağı buharlaştırır ve buharlaşan akışkan elektrik üretimi için türbini çalıştırır. Isı değiştiricide yoğunlaşan saf su başka amaçlarla da kullanılabilir.

OTEC fikri tarihte ilk kez Fransız fizikçi D?Arsonval tarafından 1881 yılında ileri sürülmüş. Bu fikir, 1926?da Fransız mühendis Georges Claude?un 60 kW gücünde ve 20 °C sıcaklık farkıyla çalışan türbini sayesinde gerçekleştirilebilmiş. Aynı bilim adamı 1930?da Küba açıklarında 22 kW civarında güç üretmiş.

ABD?de 1979 yılında Mini OTEC adıyla, 50 kW gücünde bir prototip tesis geliştirilmiş. Bunu, daha büyük kapasiteli sistemlerin oluşturulması izlemiş. Bu sistemlerde hem elektrik elde ediliyor hem de tatlı su üretimi yapılıyor.

OTEC santralleri çevre sorunu yaratmamaları ve elektrik enerjisi eldesi yanında pek çok başka alanda da kullanılmaları nedeniyle oldukça avantajlıdır. Ancak düşük verimlerle (yaklaşık % 2) çalışırlar. Bu nedenle, uygulanabilir olmaları için bu tesislerin 1000 kW ve daha büyük güçte olmaları gerekir.

Gel-Git Enerjisi

Gel-git enerjisi elde edilirken, akıntı ya da gel-git sebebiyle yer değiştiren su kütlelerinin sahip olduğu kinetik ya da potansiyel enerji elektrik enerjisine dönüştürülür.

Bilindiği gibi su seviyelerindeki periyodik değişmeler ve gel-git akımlarının gücü Dünya?nın Ay?a ve Güneş?e göre konumuna ve deniz tabanının ve kıyı şeridinin yapısına bağlı. Gel-git enerji elde edilmesi için bu olguyu kullanılıyor.

Gel-git enerjisi elde etmek için iki ana yöntem kullanılır.

Barajlarda gel-git sırasında oluşan yükseklik farkının potansiyel enerjisinden yararlanarak enerji elde edilmesi yöntemi: Bu yöntemde, uygun bulunan koyların ağzı bir barajla kapatılarak gelen su tutulur, çekilme sonrasında da yükseklik farkından yararlanılarak türbinler aracılığı ile elektrik üretilir. Dünyada bu yöntemle çalışan, Fransa Rance?de 240 MW?lık, Kuzey Amerika Annapolis Royal?da 18 MW?lık ve Rusya?da 1,2 MW?lık sistemler bulunmaktadır.

Hareket eden suyun kinetik enerjisinin türbinleri çalıştırmasıyla enerji elde edilmesi yöntemi: Bu yöntem daha düşük maliyetli ve barajlara oranla daha düşük çevresel etkiye sahip olduğundan son yıllarda popülerdir. Ancak geliştirilen üniteler prototip aşamasındadır.

Nisan 2008?de Kuzey İrlanda?da bu yöntemle çalışan, SeaGen isminde 1,2 MW?lık bir sistem kurulmuştur. Bu cihazla Haziran 2008?de şebekeye 150 kW elektrik verilmiştir.

Akıntı Enerjisi

Deniz tabanına yerleştirilen türbinler aracılığı ile denizlerdeki ve okyanuslardaki düzenli akıntıların kinetik enerjilerinin elektrik enerjisine dönüştürülmesi akıntı enerjisinin temelini oluşturur.

Dünyada akıntı enerjisi kullanılarak elektrik üretimi henüz prototip aşamasındadır. Örneğin İngiltere Lynmouth?da Mayıs 2003?ten beri kurulu olan üniteden 300 kW?lık güç elde ediliyor. Ayrıca, gel-git enerjisi elde etmek için kurulan SeaGen sisteminin derin deniz akıntılarından enerji elde etmek için de kullanılması planlanıyor.

Ülkemizde de özellikle Çanakkale Boğazı?ndaki akıntı enerjisinden yararlanarak elektrik üretimi planlayan şirketler bulunuyor. Ancak çalışmalar fizibilite ve saha belirleme aşamasında.

Sonuç olarak, okyanus ve deniz kaynaklarının yenilenebilir enerji teknolojilerine büyük katkı sağlayacak potansiyelleri var. Teknoloji geliştirilmesi konusunda ileri düzeyde çalışmalar yapılmasına rağmen ticarileşme yönünde ilerleme kaydedilmesi için idari ve ekonomik bazı düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bunlar, sırası ile, elektrik şebekesine bağlantının sağlanması, kanuni çerçevelerle okyanus ve deniz enerjileri kullanımının yaygınlaştırılması, kaynakların ve fiziksel verilerin analizi, ekonomik önlemlerin alınması ve halkın bilgilendirilmesi olarak sıralanabilir.

Rüzgâr Nasıl Oluşur?

Dünya yüzeyinde bulunan toprak ve suyun güneş ışığını emmesi birbirlerinden farklıdır. Gündüz, toprak üzerindeki hava su kaynakları üzerindeki havadan daha çabuk ısınır. Toprak üzerindeki hava ısıyla genleşip yükselirken, su kaynakları üzerinde bulunan daha soğuk hava taşınıp kara üzerindeki havanın yerini alır. Bu da rüzgârları oluşturur. Geceleri, rüzgâr tersine döner, çünkü kara üzerindeki hava, deniz üzerindeki havadan daha çabuk soğur. Büyük atmosferik rüzgârlar da buna benzer olarak Ekvator üzerindeki havanın, Kuzey ve Güney Kutuplarındaki havadan daha çok ısınmasıyla oluşur.

Bilim ve Teknik Mayıs 2009

Işıl Işık Gülsaç Dr., Kimya Mühendisi,
Uzman Araştırmacı,
TÜBİTAK Marmara
Araştırma Merkezi,
Enerji Enstitüsü

Kaynaklar
International Energy Agency, Implementing
Agreement on Ocean Energy Systems (IEA-OES),
Yıllık Rapor, 2007.
Dean, R. G., Dalrymple, R. A., ?Water Wave
Mechanics for Engineers and Scientists?, Advanced
Series on Ocean Engineering, World Scientific,
Singapore, C. 2, s. 64?65, 1991.

Ozgener, O., Ulgen, K., Hepbasli, A.,
?Wind and Wave Power Potential?, Energy Sources,
Cilt 26, s. 891-901, 2004.
Külünk, H., Eyice, S., Yeni Enerji Kaynakları, 1983.
Kaygusuz, K., ?Energy Policy and Climate Change in
Turkey?, Energy Conversion and Management,
Cilt 44, s.1671-1688, 2003.

Erden Eruç Pasifik?te İlerliyor

Pasifik?te  Kürekle Aşılan 1.000 Mil / Erden Eruç 1.000 Mildir  Pasifik?te Kürek Çekiyor!


2006 baharında ?Atlas Okyanusu?nu kürekle geçen ilk Türk?  unvanını kazanan ve Temmuz ayında  kürekle Pasifik geçişi için  Bodega Bay?den denize açılan Erden Eruç kürekle Pasifik geçişini  sürdürüyor. Eruç, yaklaşık 1 ay içinde 1.000 millik mesafe kat etti;  geçişi tamamlamak için ise daha 5.560 mil kürek çekmesi  gerekiyor.

[youtube]http://www.youtube.com/watch?v=3Cbd6rqgcWY[/youtube]

Kürekle Pasifik Geçişi için 11 Temmuz Çarşamba günü San Fransisko?daki Bodega Bay  limanından yola çıkan Erden Eruç, Aktaş Group sponsorluğundaki yolculuğunda 1.000 mili  geride bıraktı. Eruç, Türkler için ?yeni bir ilk? teşkil edecek bu ikinci okyanus geçişiyle, 7  ay sonra Avustralya?nın doğu kıyısındaki Mooloolaba limanına ulaşmayı hedefliyor. Bunun  için 5.560 deniz mili daha kat etmesi gerekiyor. Eruç denizdeyken kara ile iletişimini uydu  telefonu aracılığıyla sağlıyor.

Erden Eruç, Temmuz 2007’de Pasifik Okyanusu’nu geçmek üzere Kaliforniya’daki Bodega  Bay’den denize açıldı. 9 aydır okyanusta yalnız başına kürek çeken Eruç, o zamandan beri  yaklaşık 9.000 deniz milini geride bıraktı. 1896 yılına kadar uzanan bir geçmişi olan  okyanus kürekçiliği sporunda Eruç, Atlas Okyanusu’nu geçen ilk Türk unvanını taşıyor.  Ayrıca, 8 nisan itibariyle, okyanus geçişlerinde dünya sıralamasına göre “denizde geçen  toplam sürede” 4., “en uzun süreli yalnız geçişlerde” ise 274 günle 3. sırada yer alıyor.  Erden Eruç, Türkiye’yi dünya kamuoyunda temsil eden önemli bir isim. 8 nisan itibariyle  Eruç?un 402 günü denizde geçti. Bu toplam süre, sadece Pasifik geçişindeki gün sayısını  kapsamıyor. Mayıs 2006’da Karayip Denizi’nde noktalanan Atlas Okyanusu geçişinde  denizde geçirdiği gün sayısı da bu süreye dahil. Eruç’un 4. olduğu bu sıralamada birinciliği  ise, 937 günle Peter Bird elinde bulunduruyor.

Londra Merkezli Okyanus Kürekçileri Derneği istatistiklerine göre, eğer 28 Nisan’da hâlâ  denizde olursa dünya sıralamasında “en uzun süreli yalnız geçişlerde” ikinci, 9 Mayıs’ta ise  305 günle ilk sıraya yerleşecek.  Ayrıca Eruç, Atlas Okyanusu geçişi ile, 1896 yılından beri okyanusu kürekle geçmeyi  başaranlar arasında 151., Atlas Okyanusu’nu doğudan batıya tek başına geçenler arasında  ise 33. sırada.

Eruç, 312 gün iki saat Pasifik Okyanus?unda kaldı. Taze yiyecekler kısa sürede bittiği veya bozulduğu için hazır yemekler kullandı. Bu süre zarfında üç köpekbalığı tutup yedi, denize düşme ihtimaline karşı sürekli tekneye ayağından bağlı kaldı. Okyanustan canlı bağlantıyla çocuklara konferans verdi. Kamarada, alabora ihtimaline karşı göğsünden ve belinden kavrayacak emniyet kayışı bağladı. Elektronik malzemelerin enerjisini güneş enerjisiyle doldurulabilir akülerle sağladı. Çöplerini poşetledi, suyunu özel filtre sistemiyle sağladı. Bir albatros türünü yaşadığı yerden üç bin kilometre uzakta fotoğraflayarak kitaplara girdi.

Destekçileri Yanında

ABD?deki Around-n-Over Vakfı?nın kurucusu da olan Erden Eruç?un Pasifik Okyanusu  geçişi sponsorluğunu Aktaş Group üstleniyor. İlk denemesinde Eruç?u çıkış noktası olan  San Fransisko?da yalnız bırakmayan Aktaş Group yöneticileri, geçiş süresince yaşanacak  tüm zorluklarda kendisinin arkasında olduklarını ifade ediyorlar.

Aktaş Group, yerli ve uluslararası pazarlarda, ağırlıklı olarak otomotiv sektörüne yönelik  hava süspansiyon sistemleri üreten ve kauçuk sektöründeki bu tecrübesi ile inşaat  sektörü için yalıtım sistemleri geliştiren, sektörünün öncü kuruluşlarından biri. Eruç?a bu  zorlu ve ilginç serüveninde destek verecek olan Aktaş, tıpkı Eruç gibi gençlere farklı  vizyonlar kazandırmayı, onların kişisel gelişimlerine katkı sağlamayı hedefliyor ve bu  önemli projeyi, grubun sosyal sorumluluk anlayışı çerçevesinde değerlendiriyor.

Yaklaşık 6.700 Mil Kürek Çekecek

11 Temmuz?da denize açılan Eruç, Pasifik geçişinde yaklaşık 6.700 deniz mili (12.400 km)  mesafe kat edecek. Mümkün olursa ekvatorun güneyindeki Polinezya adalarından birine  uğrayacak olan Eruç, 2008 başlarında Avustralya?nın doğu kıyısında karaya çıkmayı  hedefliyor. Eruç, Avustralya?ya yaklaşırken güneydoğudan ters rüzgar alacak. Bu kış  Pasifik?teki su sıcaklığının normalin üstünde seyredeceğini ve dolayısıyla El Niño şartlarının şimdiden oluştuğunu belirten Eruç, genellikle bu şartların ticaret rüzgarlarında  zayıflatıcı etki yarattığını ifade edip, sakin bir geçiş umuyor.

Pasifik geçişi sırasında balık tutmayı uman Eruç, şimdilik oltasının boş çıktığını,  güneybatıdaki daha sıcak sulara vardığında balık tutmayı umduğunu ifade ediyor. İçinde  Pasifik geçişinin kalan 7 aylık kısmı için yiyecek  ve su kaynatmak üzere yakıt bulunan  teknede, deniz suyundan tuzu arıtarak tatlı su üreten elektrikli bir su cihazı ve bunun gibi  bütün elektrikli aksamı çalıştıran aküleri şarj eden güneş panelleri yer alıyor. Okyanus  geçişleri için özel olarak inşa edilmiş bu tekne su tutmuyor ve büyük bir dalgada  devrilirse kendiliğinden doğrulacak şekilde tasarlanmış bulunuyor.

Around-n-Over Vakfı?nın Amacı

  • Çocuklara kas gücü ile gerçekleştirilen araştırma ve yolculuklardan esinlenerek  hazırlanmış eğitim faaliyetleriyle ilham vermek, onları bilgilendirmek
  • Çocukların daha iyi birer yurttaş olabilmeleri için sağlık, özveri ve azim değerlerini  işlemek, onları doğaya sahip çıkmaları için teşvik  etmek, sigara içmemeleri  konusunda telkinde bulunmak
  • Kendine yetme mücadelesinde olan gelişmekteki toplumlara temel eğitim amaçlı  kaynak, uzmanlık ve tesis sağlamak

 

Tsunamiler

Tüm Dünya üzgün ve şaşkın. Güneydoğu Asya’da meydana gelen 9 Büyüklüğündeki depremin ardından oluşan tsunami dalgaları yaklaşık 200 000 insanın ölümüne neden oldu. Maddi zarar 14 Milyar dolar. Yüzyılımızın en önemli 5 büyük depreminden biri. Son 40 yılın en büyük doğal afeti. 1000 km. Tık kırık boyunca tüm coğrafya değişti. Afetlerin arttığı bir yüzyıla mı giriyoruz?  Türkiye kıyılarında tsunami olur mu?

Prof. Dr. Şükrü ERSOY,
YTÜ Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi
Beşiktaş-lstanbul
sersoy@yildiz.edu.tr

Mitolojiye inanır mısınız bilmem ama yeryüzünde söylencelerin, destanların büyük bir kısmı geçmişte gerçekten olmuş doğal afetlere dayanmaktadır. Bu öykülerin önemli bir kısmı da su baskınları üzerinedir. Nuh Tufanı, Atlantis ve Gılgamış destanı gibi daha birçok öykü hep suların gücüyle ilgilidir. Yunan mitolojisinde depremleri ve tsunamileri oluşturan insan biçimli tanrı Poseidon (roma tanrısı olarak Neptün) öfkelenince deprem ve dev deniz dalgalan oluşturan bir tanrıdır. Bu söylencelerden birine göre (Yunan mitolojisi), Atinalıların kralı Theseus’un, Hippolytus adında yakışıklı bir oğlu vardır. Theseus’un karısı Pheadra, Hippolytos’a aşık olur, fakat aşkına karşılık bulamaz. Hippolytos’un onu reddetmesi üzerine Phaedra Hippolytos’un kendisine tecavüz ettiğini söyleyen bir mektup bırakarak kendini asar. Theseus, Phaedra’nın ölümünden etkilenip Hippolytus’un suçlu olduğuna inanır. Hippolytus savaş arabasını taşlık deniz kıyısında sürerken dev bir deniz dalgası (tsunami) onun üzerine gelir ve kıyıyı sular altında bırakır. Dalga çekildikten sonra Hippolytus’un parçalanmış cesedi bulunur. Hippolytus’un ölü bedeni sonunda gerçeği geç te olsa öğrenen Theseus’a götürülür. Phaedra ve Hippolytos’un efsanesindeki dalganın Santorini volkanının M.Ö. 1600’ler-de harekete geçmesinden kaynaklanan tsunami olduğuna inanılmaktadır. Şu anda adı Thera olan bu volkanik ada, Akdeniz’de Girit’in kuzeydoğusundadır. Günümüzden 3600 önceki bu katalizmik hareketlenme (geçmişte kaydedilen en kuvvetli volkanik hareketlenme) Girit’teki Minoan medeniyetinin yok olmasında büyük rol oynamıştır. Volkanik hareketleme yüzünden meydana gelen deniz dalgalan Girit’e yakın kıyılan ve tarımsal alanlan sular altında bırakmıştır. Doğu Akdenizdeki kıyısal düz arazilerin çoğuda sular altında kalmıştır. Hatta bu dev dalgalar birkaç saat içinde Mısır kıyılarını bile vurmuştur. Efsanevi mitolojik ülke Atlantis‘in sular altında kalması ile ünlenen Deucalion ve kansı Pyrhha hakkındaki söylencedeki su baskınlarının nedeni de bu dalgalarla açıklanabilir.

Tsunamilerle ilgili ilk bilgiler M.Ö. 6. yüzyıldan önce Anoksogoras, Demokritos, Aristotle, Starbo ve Pliny ile başlar M.Ö. 5. yüzyılda Thucydides tsunamilere depremlerin neden olduğu görüşünü savunmuştur. Orta çağda İbni Sina ve Omar Al Alam‘da bu görüşün üzerinde durmuştur. Aynı görüş Darwin ve diğer araştıncılar tarafından paylaşılmıştır. Tsunami konusunda en önemli çalışmalan bundan en çok zarar gören Japonlar yapmıştır. Orta Doğu’da tsunamiye ilişkin ilk bilgiler günümüzden 4000 yıl öncesine dayanan Ugarit ve günümüzden 3370 yıl öncesine dayanan Ras Samara’da bulunan tabletlerde yazılıdır. Tsunami sözcüğü literatüre 1896’da 26 000 kişinin öldüğü Japonya’daki Meiji Büyük Sanriku tsunamisinden sonra kullanılmaya başlamıştır.

Tsunami nedir ?

Tsunami deniz tabanının düşey hareketinden kaynaklanan uzun okyanus dalgalandır. Japoncada liman dalgası anlamına gelir. Tsunami “tunami” diye okunur. Tsunamiler bazen sismik deniz dalgalan olarak da isimlendirilirler. Bazende -yanlış olarak- gel-git dalgalan da denir.

Tablo 1: Tarihteki en büyük tsunamiler.

Tarih

Kaynak

Bölgesi

Yüksekliği

Oluşum Sebebi

Vurum

1600 MÖ

Santorini


. Volkanik Patlama

Akdeniz ve Yunan kıyılarını harap etmiştir

1/11/1755

Portekiz

5-10 m

Deprem

İspanya ve Portekiz kıyılarında yüzlerce insan can vermiştir

13/8/1868

Peru-Şili

>10m

Deprem

Havaii’ye zarar vermiş ve Yeni Zelanda da gözlenmiştir.

27/8/1883

Krakatau

40 m

Volkanik Patlama

30,000’den fazla ölü

15/6/1896

Sanriku,

Honshu

24 m

Deprem

Yaklaşık 26,000 ölü

2/3/1933

Honshu

>20m

Deprem

Dalgalardan dolayı 3000 kişi hayatını kaybetmiştir

1/4/1946

Aleutian Adası

10 m

Deprem

Hilo’da 150 kişi ölmüş, Havai’de 25

milyon dolarlık hasar meydana

gelmiştir.

23/5/1960

Şili

>10m

Deprem

Şili kıyıları boyunca 909 kişi ölmüş

ve 834 kişi kaybolmuştur. Japonya

ise 120 kişi ölmüştür.

28/3/1964

Alaska

6 m

Deprem

Kaliforniya ‘da 119 kişi ölmüş ve

104 milyon dolarlık hasar

oluşmuştur.

2/12/1992

Endonezya

26 m

Deprem

1000 den fazla kişi ölmüş ve bir çok köy hasar görmüştür.

2/9/1992

Nikaragua

lOm

Deprem

170 ölü, 500yaralı ve 13,000 insan evsiz kalmıştır.

12/7/1993

Okushiri

31 m

Deprem

239 ölü

2/6/1994

Doğu Java

14 m

Deprem

238 ölü

14/11/1994

Mindoro Adası

7m

Deprem

49 ölü

9/10/1995

Jalisco, Meksika

11 m

Deprem

1 ölü

1/1/1996

Sulawesi Adası

3.4 m

Deprem

9 ölü

17/2/1996

Irian Java

7.7 m

Deprem

161 ölü

21/2/1996

Peru Kıyıları

5m

Deprem

12 ölü

17/7/1998

Papua Yeni Gine

15m

Deprem

2200′ den fazla ölü. Maddi hasar çok fazla.

Tsunamilerin belirtileri çok az veya hiç olmadan kıyı kesimlerinde büyük zararlar meydana getirebilir. Bu bölümde bunların nasıl meydana geldiklerini ve ne çeşit zararlar oluşturacaklarını inceleyeceğiz. Aynca, erken uyan sistemleri ile ilgili çalışmalarında anlatacağız. Herşeyden önemlisi tsunamileri Türkiye kıyılan için değerlendireceğiz.

Tsunaminin Fiziksel Özellikleri

Normal okyanus dalgaları ortalama 100 m dalga uzunluğuna sahip olabilirler. Karşılaştırma yapılacak olursa tsunamilerde dalga uzunluğu 200 km‘ye kadar çıkabilir. Ayrıca Tsunami diğer normal okyanus dalgalanna göre daha hızlı haraket eder. Suyun en derin olduğu okyanusun açık bölgelerinde tsunamilerin hızı saatte 900 km veya daha fazla olabilir (Normal okyanus dalgalarınınhızı saatte 90 km’ye yakındır). Hız ve su derinliği arasındaki ilişkiden dolayı, dalgalar sığ kıyı sularına eriştiklerinde birbirlerinin üzerine yığılır biçimde aniden yavaşlarlar. Bu dalga yüksekliğinin sakin su seviyesinden çarpıcı bir biçimde artmasına neden olur. Bazı verilere göre bu dalgaların normal deniz seviyesinin 20, 30 hatta 40 metre kadar üzerine çıktıkları belgelenmiştir.

Tsunaminin kıyıya eriştikten sonraki davranışı normal okyanus dalgalarından farklıdır. Bazen kıyıdaki su, tsunami başlangıcından önce belirgin şekilde çekilebilir. Bu sırada deniz tabanı görülür. Balıklar çırpınmaya başlar. Tekneler tabana vurur. Çekilme olarak bilinen bu duruma göre, dalga tekrar kıyıya vurduğunda araştırma için ya da izleme için gidenlerin ölümüne sebep olabilir. Tsunaminin uzun dalga boyu nedeni ile kıyıya ulaşması ve çekilmesi uzun zaman alabilir. Su seviyesi yükselip doruk noktasına ulaştıktan sonra bu noktada dakikalarca kalabilir. Tsunamiler içinde doruk noktasına ulaşım 1 saat gibi uzun bir zaman alabilir. Bunun nedeni hıza ve dalga boyuna bağlı olan dalga frekansıdır. Uzun dalga boyuna sahip tsunami dalgasının bir tepe noktasından bir sonraki tepe noktasına ulaşma süresi uzun zaman alır. Dalga periyodu dediğimiz süre 5-60 dakika kadardır.

Kıyı Şeridinin Tsunamiye Etkisi

Tsunami kıyıya ulaştığında su seviyesi oldukça yüksek bir hal alır (genellikle metre cinsinden ifade edilir). Tsunami nedeni ile meydana gelen yükselmeler, dalga yüksekliğinin su derinliğinden, deniz dibi profilinden ve kıyı şeklinden etkilenmesi dolayısı ile bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Bazı durumlarda kıyı çizgisi dalgayı korunaklı bölgelere doğru yönlendirerek saptırabilir. Sözgelimi, Marmara denizinde meydana gelen bir tsunaminin Saray Burnu’na çarptıktan sonra yön değiştirerek Eminönü’ne, oradandan Haliç’e girmesi olasılıdır. Denizdibi topografyası veya kıyı dağılımları yüzünden dalga enerjisinin belli bir kıyı çizgisinde yoğunlaşmasına Dalga Kapanı denir. Eğer dalgalar dar ve uzun koy veya nehir ağzınlannda yoğunlaşırsa, Bore denen dalga duvarı oluşabilir. Bunu yukarıda verdiğimiz örnekle şöyle açıklayabiliriz. Haliç’e doğru yön değiştiren dalgalar buradaki vadinin dar ve dik yamaçlı olması nedeniyle var olan dalga yüksekliğinin -örneğin, 3 metre kabul edersek- daha yüksekliğe çıkması yani dalga 3 metre ise bu olay sonucu 5 -10 metreye çıkmasıl demektir. Bu da Haliç vadisi içindeki Eyüp ve yakınındaki yerleşim alanlarının da sular altında kalması demektir. Aslında açık deniz kenarında olmayan normalde bu tür anormal dalgalardan etkilenmesi beklenmeyen bu yerleşim alanlarının kıyı topografyasından kaynaklanan fiziksel bir durumla zarar görmesi demektir.

Tsunaminin yüksekliği daha sonra etkilenen bölgede yapılan gözlemlerle ortaya konur. Bu gözlem sırasında dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır. Yapıların kenarındaki su izleri, dalgalar tarafından karaların içlerine doğru fırlatılan çökeller, deniz kabuklan ve yosunların bulunduğu yerler, ağaçlardaki tuzlu suların etkilediği yükseklikler, taşınan cisimlerle zarar gören ağaçların yükseklikleri ve buna benzer parametrelerle dalga yüksekliği belirlenir. Olağan dışı tsunamilerin bastığı kıyılarda ağaçlar tuzlu sular nedeniyle etkilenir ve hatta yok olabilir.

TSUNAMİLER NASIL OLUŞUR?

Büyük bir deniz dibi hareketine neden olan bu olay, aynı zamanda eşit hacimdeki suyun yer değiştirmesine de neden olur. Tsunamilerin çoğu deprem, volkanik patlama, denizaltı heyelanı, göktaşı çarpması gibi etkilerle oluşur. Deniz içindeki her depremde tsunami oluşmayabilir. Genellikle normal ya da ters faylanma dediğimiz düşey bir hareket gerekir. Çoğu tsunami kıyıya yakın ya da uzak depremler nedeni ile meydana gelir. Dalga gruplarının asıl sebebi, enerji boşalımları ve deprem sonucu oluşan kabuksal deformasyonlardır. Tsunamiye neden olan herhangi bir depreme tsunamijenik deprem denir. Bu tür depremlerin en büyüğü 1703 yılında Japonya’nın Awa liman şehrini vuran depremdir. Bu depremde oluşan tsunamide 100 000 kişi bir anda hayatını kaybetmiştir. Bu şekilde oluşan diğer bir büyük deprem de 1755 Lizbon depremidir. Bu depremde dalga yüksekliğinin normal deniz seviyesinin 5 m üzerine çıkmasıyla Portekiz ile İspanya kıyılarında 60.000 insanın ölmesine neden olmuştur (o zamanki nüfus 235.000’dir). Tsunaminin büyüklüğü onu meydana getiren depremin büyüklüğüne bağlıdır. Daha büyük bir deprem daha büyük bir tsunaminin meydana gelmesine neden olur.

Depremlerin büyüklüğü ile tsunamilerin ilişkisi herzaman bu kadar basit değildir. Tsunamilerin meydana geliş nedeni kabuğun yatay deformasyonlarından çok düşey deformasyonlanyla ilgilidir.

Faylar boyunca deniz tabanının 6 metre yer değiştirmesine rağmen, 1906 San Fransisko Depremi’nde tsunami meydana gelmemiştir. Depremin oluştuğu San Andreas Fayı, suyun dibinde düşey hareket olmadığı, yatay bir ötelenmeyle karakterize edilir. Bunun tersine, deniz tabanı düşey olarak hareket ederse su, sanki bir kürekle deformasyon seviyesinden dışarıya atılıyormuş gibi davranır. Yani, normal veya ters faylar boyunca gelişen düşey hareketler sonucu kabuksal ötelemeler tsunamiyi oluşturur.

Büyük depremlerde meydana gelen düşey hareket normal veya ters faylanma olsa bile, bazen orta büyüklükte bir tsunami oluşur ya da hiç oluşmayabilir. Bazen de meydana gelen deprem küçük ya da orta büyüklükte olmasına rağmen oluşan tsunami beklenenden daha büyük olabilir. Bu nedenle Japon uzmanlar tsunami oluşturan depremleri kökenlerine göre ayırmışlardır. Bir depremler, sarsıntının büyüklüğüne göre alışılmışın dışında tsunamiler yaratabilirler. 26.000 kişinin hayatını kaybettiği ve dalgaların 24 metreye yükseldiği 1986 Sanriku Depremi ile saate 800 km’lik bir hızla 4,5 saat sonra 18 metrelik dalgalarıyla Hilo kıyılarında 150 kişinin ölümüne ve 25 milyon dolarlık maddi zarara neden olan 1946 Unimak Depremi böyledir. Çünkü, bunlar çok büyük ölçekli depremler değildir. Buna rağmen hasar büyük olmuştur.

Okyanuslarla büyük anakara arasında takım adaların olduğu ve iki kıtanın birbirinin altına daldığı kıyılarda depremden sonra adaların su altındaki pekişmemiş kütleleri derin deniz, çukurlarına doğru kayar ve çökerler.

Bu durum depremin etkisinin daha da büyümesine neden olur ve büyük tsunamiler oluşur. Sanriku ve Unimak tsunamileri bu şekildedir. Dalma batma kuşağı olmamasına karşın böyle bir etki Marmara denizinde de oluşabilir. Çünkü Marmara’da 1000 metreyi geçen 3 tane çukur bulunmaktadır. Bu çukurların yamaçlarında askıda duran, kaymaya hazır bazı çökel kütleleri vardır. Bu çökellerin varlığı bu konuda uzman olan Doç. Dr. Erkan Gökaşan ve arkadaşları tarafından denizaltı sismik kesitleriyle ortaya konmuş ve bunlar bilimsel platformlarda tartışılarak kabul görmüştür. Bu demektir ki Marmara’da büyük olmayan (yaklaşık M=6.5) bir depremde bile büyüklüğü ile bağdaşmayan anormal tsunamiler oluşabilir.

Diğer taraftan, 2 Eylül 1992’de orta büyüklükteki Nikaragua Depreminde (Richter ölçeğine göre 7 büyüklüğünde) beklenenden daha büyük bir tsunami oluşmuştur. Tsunaminin maksimum dalga yüksekliği 10 metreye varmıştır. Dalgalardan yaklaşık 170 kişi hayatını kaybederken, 500 kişi de yaralanmıştır. Bu arada 1500 ev yıkılmış ve 13 000 kişi evsiz kalmıştır. Sanriku ve Aleutian adalarının tersine Nikaragua kıyıları jeolojik olarak daha farklıdır. Bu farklılığa rağmen her ikisinde de orta büyüklükteki depremlerde büyük tsunamiler oluşmuştur. Bunun nedeni Sanriku ve Hilo depremlerinde heyelanlar depremin etkisini arttırmıştır. Nikaragua da ise tsunamiyi büyüten faktör fayların düşey hareketidir.

Yıllar boyunca sismologlar büyük depremleri oluşturan karışık tektonik hareketleri anlamak için sismik dalga formlarını incelemektedir. Bilim adamları tsunamileri anlamak için tsunami kayıtlarında geliş tarihlerine ve diğer verilere bakarak bu tsunamileri tekrar yaratmaya yani modellemeye çalışmaktadırlar. Tsunamileri modellemek, depremleri modellemekten daha kolaydır. Bu tür modelleme çalışmaları artık Türk bilim adamları tarafın dan da yapılmaktadır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ahmet Cevdet Yalçıner hem Marmara hem de Ege ve Akdeniz için bu tür bilgisayar modellemeleriyle gelecek depremlerde oluşabilecek olası tsunamilerin hangi yükseklikte, hangi kıyılan vuracağı konusunda öngörüler geliştirmektedir. Diğer bir uluslar arası ekip ise kurgulanan bu modellerin doğru olup olmadığını araştırmaktadır. Ekipte Doç. Dr. Ahmet Cevdet Yalçınerle birlikte, İstanbul Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği öğretim üyesi Prof. Dr. Yıldız Altınok, Afet İşleri Genel Müdürlüğünden Uğur Kuran, Yıldız Teknik Üniveristesi Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı olarak bendeniz ile birlikte Japonya Tohokou Üniveristesi ve Yunanistan’dan gelen öğretim üyeleri bulunmaktadır. Ekip Türkiye kıyılarında yaptığı kazılarda tsunamilerin kara içlerine getirdiği çökelleri bulup, bunların içindeki organik maddeleri radyokarbon 9 yöntemiyle yaşlandırıp geçmişte hangi depremden meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Bu yönteme paleosismoloji denmektedir.

Volkanlarla oluşan tsunamiler : Volkanik patlamalar tsunami oluşturabilir. Sözgelimi, Ege’deki Santorini ve Pasifikteki Krakatau volkanlanndaki püskürmelerin tsunami yarattığı tarihi kayıtlardan bilinmektedir. Volkanik bir patlama büyük hacimlerde kayaları gökyüzüne fırlatma gücüne sahiptir. Eğer volkan suyun altındaysa bu sefer de büyük hacimlerde suyu yerinden oynatabilir ki bu da tsunamileri yaratır.. Krakatau olayında, 1883 Plinian püskürmesi üç büyük tsunami ve birçok küçük dalga yaratmıştır. Bu dalgalarda 36.417 kişi hayatını kaybetmiştir.

Ölümlerin bir çoğu tsunamiden kaynaklanırken diğer bir kısmı da çıkan lavlar sonucu olmuştur. Krakatau volkanı Java yarımadasının batısındadır ve çok önemli bir deniz ticaret yolu üzerindedir.

Heyelanlarla oluşan tsunamiler : Tsunamiler kıyı ve denizdibi heyelanları sonucu meydana gelebilirler. Bu tür kayma ve çökmeler ise çoğunlukla volkan ve deprem aktiviteleri ile oluşurlar. Denizdibi kanyon yamaçlarında gevşek tutturulmuş çökeller birikebilirler. Bunlar herhangi depremle sarsıldıklarında kanyonun dibine doğru hareket ederler. Kuzey Amerika’nın batı kıyıları boyunca meydana gelen bu tür kütle hareketleri tsunami yaratmıştır. Sözgelimi, Good Friday Depremi en az 20 ayrı göçme sonucu tsunamileri tetiklemiştir.

Sualtı Patlatmalan sonucunda oluşan tsunamiler : Tsunamiler bazen insanlar nedeni ile oluşurlar. Örneğin 1940 ve 1950’lerde Marshall Adası Bikini atolünde yapılan nükleer denizaltı testleri tsunamiler meydana getirmiştir.

Nehirlerde, Baraj göllerinde ve körfezlerde meydana gelen tsunamiler : Tsunami dalgalan gibi dalgalar nehir, baraj gölleri ve körfezler gibi daha küçük ve kapalı bölgelerde de meydana gelebilirler.

Tsunamilerin Kıyılara Verdiği Zararlar Nasıl Azaltılabilir

Tsunamideki asıl hasar, dalgaların kıyıdaki yapılara direkt etkisi sonucudur. Yine de dolaylı olarak başka zararları da vardır. Sözgelimi, suyun yükselmesiı ve alçalması evleri makineleri ve demiryolu araçlarını yerlerinden oynatabilir; binalar temellerinin aşındınlması sonucu yıkılabilir, ağaç ve araçlar mermi görevi görebilir; sıkıntıların kazıması sonucu köprüler ve dalgakıranlar çökebilir; gemi ve depolardan sızan petrol yangınların çıkmasına neden olabilir.

Önlem ve Erken Uyarı Sistemleri:

Hint okyanusunu çevreleyen ülkelerde tsunami uyarı sistemi bulunmamaktadır. Böyle bir sistemin yokluğu 26 Aralık’taki Güney Asya depreminin tsunamisinde can kayıplarının çok yüksek olmasına neden olmuştur. Ölü sayısı ne yazık ki yaklaşık olarak 200 000’e varmıştır. Bu kayıplar azaltılamaz mıydı diye kendimize sormadan edemiyoruz. Çünkü bu dalgalar Sri Lanka’ya 2 saatte, Madagaskar ve Afrika kıyılarına ise 4 saatte varmıştır. İlkel yöntemlerle bile bir uyan yapılıp binlerce insanın hayatı kurtarılamaz mıydı? Telefon mesajlarıyla ya da sözgelimi CNN kanalının acil haberleriyle duyurulamaz mıydı?  Bu iş biraz karışık görünüyor. Görünen o ki bu olay daha çok sorgulanacağa benzer. Amerika’da Oklohama Devlet Üniveristesi’nde jeoloji profesörü olan dostum İbrahim Çemen’e göre erken uyarı sisteminin maliyeti 10 milyon dolardır. Bunca insanın hayatına değmez miydi?

Tsunami merkezlerinin asıl çabalan tsunami yaratan depremlerin mekanizmaları anlamak üzerinedir. Tsunami yaratan depremlerin büyüklükleri diğer depremlere nazaran daha büyük olsa da deprem büyüklüğü tek belirleyici kriter değildir. Yer kırığının uzunluğu, yönü ve yeri de çok önemlidir. Bu yüzden bir depremin tsunami yaratıp yaratmayacağı konusunda Richter her zaman en uygun ölçek olmamaktadır. Bazı bilim adamları açığa çıkan enerjiye dayalı olarak “sismik moment” in kullanılmasının daha uygun bir ölçü olacağını düşünmektedir. Sismik moment, zemin materyalinin elastik özelliklerini, fay alanını ve depremden sonraki ötelenmeyi dikkate alan bir ölçüdür.

Tsunami ve tsunamik depremler daha çok Pasifik Okyanusu adalan ve Pasifik Okyanusu kıyılarına zarar vermektedir. Hawaii, tsunamiye en çok maruz kalan yerleşim bölgelerinden biridir. Çünkü yeri Pasifik Körfezi çevresindeki sismik noktalar tarafından tetiklenen dalga yolları üzerindedir. Siren ve radyolar tsunamiye karşı halkı uyarmaktadır ve aynca telefon rehberlerinde risk altındaki kıyı bölgeleri işaretlenmiştir.

Bölgesel Uyan Sistemleri

Ani hücumu ve ilerleme hızına rağmen, eğer tsunaminin merkezi 750 km’den uzaktaysa (yaklaşık olarak 1 saatlik yolculuk süresi) tsunamileri önceden haber vermek için bir çok yol vardır. Pasifik’te şimdi birçok değişik erken uyan sistemi bulunmaktadır. Bu sistemlerden bir tanesi, NOAA (Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi) ve Honolulu yakınındaki PTWC (Pasifik Tsunami Uyarı Merkezi) tarafından geliştirilmiştir. Pasifik havzası yakınlarında 30 tane sismik, 78 tane deniz istasyonundan oluşan uluslararası gözlem istasyonu kurulmuştur.

Bir deprem olduğu zaman sismik istasyonlar tarafından belirlenir; eğer depremin büyüklüğü ve yeri belirlenmişse, lokal deniz ölçü aygıtları gözlem istasyonlarına tsunaminin geldiğini haber verir. Eğer tsunami çok büyükse, Pasifik boyunca alarm verilir. Pasifik kenarı boyunca değişik lokal istasyonlarca tsunaminin geliş zamanlan hesaplanabilir. Tsunamiler genellikle saate 750 km hızla ilerlediğinden, alarmı iyice yaymak için en az 1 saat gerekir. Bu da uyarı sisteminin işe yaraması için tsunami merkezinin yerleşim yerinden en az 750 km uzaklıkta olması gerektiğini gösterir.

Yerel uyarı sistemleri tsunami merkezinden 100-700 km çaplı bölgeleri uyarmakta kullanılır (10 dk-1 saat arasında). Yerel sistemler depremlerden oluşan tsunamilerin oluştuğu bilinen sözgelimi, Japonya, Alaska gibi yerlerde kurulmuştur.

TSUNAMİLER TÜRKİYE KIYILARINI ETKİLER Mİ ?

Akdeniz‘de tarihsel dönemde meydana gelen tsunamilerin büyük bir kısmı Türkiye kıyılarında yer almaktadır. Bir deprem bölgesi olan Türkiye’nin 8333 kilometrelik kıyı şeridinde tarihsel dönemde son 3000 yılda 80’in üzerinde tsunami olmuştur. Marmara Denizi, İstanbul, İzmit Körfezi, İzmir ve çevresi, Fethiye ve İskenderun Körfezleri tsunamilerin yoğunlaştığı bölgelerdir. Karadeniz‘de ise ancak 2 tane tsunami kaydına rastlanmaktadır. İstatistikler Türkiye ve çevresinde ortalama 41 yılda bir tsunami olayının yaşandığını göstermektedir. Bu tsunamilerde kıyılarımızda ciddi can kayıpları yaşanmıştır. Örneğin, Rodos Adası’nın önündeki 4000 metrelik dar ve uzun çukurda Afrika Kıtası Anadolu ve Ege kıtası altına dalmaktadır. 1609’da bu bölgede meydana gelen deprem sonucu oluşan tsunamide Fethiye kıyıları da dahil olmak üzere 10 000 -12 000 kişinin hayatını kaybettiği kaydedilir. Tsunami kazılan yapan ekibimiz Datça, Marmaris, Fethiye ve Samandağı kıyılarında yaptığı kazılarda tarihsel dönemdeki tsunamilerin izlerini bulmuştur. Bu araştırmalar devam etmektedir.

Marmara tsunamileri: Marmara kıyılarında son 3000 yılda 30’un üzerinde tsunaminin oluştuğunu biliyoruz. Oluşum yerleri açısından doğu Marmara daha ağılıklıdır. Bunlardan özellikle 1509 ile 1984 yılında Marmara içinde meydana gelen depremlerde oluşan tsunamiler en önemlileridir.

10 Eylül 1509 İstanbul Depremi: Son 500 yılda Marmara’da oluşmuş en büyük depremdir. Bolu’dan Edirne’ye kadar zarar vermiştir. 1000’in üzerinde ev yıkılmış 5000 insan hayatını kaybetmiş 10 000 dolayında insan da yaralanmıştır. Galata köprüsü parçalanmış Pera ve İstanbul merkezi arasındaki surları dalgalar aşmış kıyılan sular basmıştır. Yenikapı surlannı aşan dalgalar Aksaray’ı su baskına uğratmış, İzmit Tersanesi de sular altında kalmıştır. Bu depremin oluşturduğu tsunaminin dalga boynun 6 metreyi aştığı, büyüklüğünün ise 8 civarında olduğu ileri sürülmektedir.

10 Temmuz 1894 İstanbul Depremi: Öğlen saat 12.24’de meydana gelen bu deprem İstanbul, Yunanistan, Konya ve Anadolu’nun büyük bir kısmında hissedilmiştir. 474 kişinin ölümüne ve 482 kişinin yaralanmasına neden olmuştur. 1773 yapı hasar görmüştür. Deniz suları Avcılar ile Kartal arasında 50 metre çekilmiştir. Bazı yerlerde ise deniz önce yükselmiş ve sonra çekilmiştir. Genellikle yükseldiği görülmüştür. Sahil çizgisi hiçbir yerde kalıcı olarak yer değiştirmemiştir. Deniz suyu kabardıktan sonra 200 metre sahile taşmış birkaç dalgalanmadan sonra normale dönmüştür. Adalar civannda ve Büyük Çekmece ile Kartal arasında tsunami gözlenmiştir. Dalga yüksekliği 6 metreden az ve büyüklüğü 7’den küçüktür.

Gerek araştıramalar ve gerekse tarihsel kayıtlar hem Marmara’da hem de Türkiye’nin diğer kıyılannda tsunamilerin görülebileceğini göstermektedir.

SONUÇ OLARAK

Özetle, deprem ve tsunami kıyı ve denizlerimizde her an etkili olabilecek doğal tehliklere arasındadır. Tarihsel kayıtlar bu bilgileri destekler niteliktedir. Üstelik Türkiye kıyılarında yapılan kazılarda geçmişteki depremlerin yarattığı büyük deniz dalgaları olan tsunamilerin izleri bulunmuştur. Bu tür dalgalann günümüzde oluşma olasılığı değerlendirilmeli, kıyı belediyeleri, endüstri, yat, balıkçı limanları ve küçük tekne barınaklannın kullanıcıları ve denizcilere yönelik bilgilendirme çahşmalan yapılmalıdır. Yoğun yerleşim alanı olması ve büyük sanayii alanlarının yer alması nedeniyle Marmara deniz kıyıları bu tehlikelerle karşı karşıyadır. Bu konudaki hayati kararlann ivedi olarak alınması gerekir. Kıyı alanlarındaki yerleşim yerleri için bu anlamda önceden uyarı, koruyucu, önleyici ve zararlan aza indirici önlemlerin önceden alınması yerinde olacaktır. Marmara kıyılan için geliştirilen depreme hazırlık çahşmalan, diğer kıyılanınız için de gecikmeden hayata geçirilmelidir.

Afetsiz günler dileğiyle…

* Star Haber Ocak 2005 Sayı 5 de yayınlanmıştır.

 

Tarih

Kaynak

Bölgesi

Yüksekliği

Oluflum Sebebi

Vurum

1600 MÖ

Santorini

Volkanik Patlama

Akdeniz ve Yunan kıyılarını harap etmiştir.

 

1/11/1755

Portekiz

5-10 m

Deprem

İspanya ve Portekiz kıyılarında yüzlerce insan can vermiştir

13/8/1868

Peru-Şili

>10m

Deprem

Havaii’ye zarar vermiş ve Yeni Zelanda da gözlenmiştir.

27/8/1883

Krakatau

40 m

Volkanik Patlama

30,000’den fazla ölü

15/6/1896

Sanriku,

Honshu

24 m

Deprem

Yaklaşık 26,000 ölü

2/3/1933

Honshu

>20m

Deprem

Dalgalardan dolayı 3000 kişi hayatını kaybetmiştir

1/4/1946

Aleutian Adası

10 m

Deprem

Hilo’da 150 kişi ölmüş, Havai’de 25

milyon dolarlık hasar meydana

gelmiştir.

23/5/1960

Şili

>10m

Deprem

Şili kıyıları boyunca 909 kişi ölmüş

ve 834 kişi kaybolmuştur. Japonya

ise 120 kişi ölmüştür.

28/3/1964

Alaska

6 m

Deprem

Kaliforniya ‘da 119 kişi ölmüş ve

104 milyon dolarlık hasar

oluşmuştur.

2/12/1992

Endonezya

26 m

Deprem

1000 den fazla kişi ölmüş ve bir çok köy hasar görmüştür.

2/9/1992

Nikaragua

lOm

Deprem

170 ölü, 500yaralı ve 13,000 insan evsiz kalmıştır.

12/7/1993

Okushiri

31 m

Deprem

239 ölü

2/6/1994

Doğu Java

14 m

Deprem

238 ölü

14/11/1994

Mindoro Adası

7m

Deprem

49 ölü

9/10/1995

Jalisco, Meksika

11 m

Deprem

1 ölü

1/1/1996

Sulawesi Adası

3.4 m

Deprem

9 ölü

17/2/1996

Irian Java

7.7 m

Deprem

161 ölü

21/2/1996

Peru Kıyıları

5m

Deprem

12 ölü

17/7/1998

Papua Yeni Gine

15m

Deprem

2200′ den fazla ölü. Maddi hasar çok fazla.

Kasırgalar Üzerine

KASIRGA: Sıcak iklim kuşağında, anî basınç farklarından kaynaklanan ve hızları saatte 120 – 280 km.ye kadar kuvvetli rüzgârlara sebebiyet veren fırtına sistemleridir.

Okyanuslar üzerinde oluşurlar. Belirli yollar izleyerek karaların üzerine de sokulurlar. Sarmal hava hareketleri halinde olduklarından, genellikle hortumlara da sebep olurlar. Bu tür oluşumlar oldukça yıkıcı etkiye sahiptir.

Kasırgalara Asya’nın güney kıyılarında ve Avustralya’nın Büyük Okyanus kıyılarında Tayfun (Çince ”Büyük rüzgar” demektir), Meksika Körfezi kıyılarında Hurricane adı verilir.

Fırtına sistemlerinin en hızlı gelişen ve en yıkıcı olanı tropikal-ekvatoral kuşakta, okyanus ve deniz yüzeyi üzerinde oluşan tropikal fırtınalardır. Bu enlemlerde özellikle gelişimleri için gerekli olan nem ve sıcaklık desteğini alırlar.

Tropikal fırtınanın kasırgalara dönüşmesi 4 aşamada gerçekleşir;

  1. Tropikal Bozulma
  2. Tropikal Depresyon Dönemi (Siklonik Oluşum Safhası): Rüzgar saatte 37-62 km’ ye ulaşır.
  3. Tropikal Fırtına Dönemi: Basınç değerlerinin oldukça düşmesi ve sıkışan izobar eğrilerinin oluşturduğu basınç gradyanı ile rüzgar hızı 63-119 km/s’e ulaşır.
  4. Kasırga (Hurricane) Aşaması: Sistemin en kuvvetli olduğu aşamadır. Rüzgar hızı en az 120 km/s olur.

Sıcaklık ve nem önemli bir faktördür.

Deniz ve okyanus yüzey sıcaklığının 27-30 °C arasında olduğu ekvatora yakın okyanus alanlarında termik-konveksiyonel alçak basınç merkezleri oluşur (konveksiyon=ısınan havanın yükselmesi). Kasırga sisteminin enerjisi; termik alçak basınç merkezlerinde aşırı nemli havanın yükselmesi ve atmosferin üst seviyelerinde hızla yoğunlaşması neticesinde açığa çıkan gizli ısı sonucu oluşur.

-Ülkemizin bulunduğu orta enlem kuşağında kasırga tipi oluşumlar görülmemekle birlikte bu kuşakta daha ziyade orta enlem siklonlarının oluşturduğu fırtınalar görülür. Okyanus üzerinde oluşan kasırgaların en fazla etkili olduğu alanlar; ABD’nin okyanusa açık olan her iki bölgesi, Karayipler, Meksika Körfezi, Filipinler, Avustralya, Bengal Körfezi, Japonya ve Çin’dir.

-ABD en fazla yıkıcı kasırgaların yaşandığı ülkelerin başında gelir. 1900 yılından günümüze kadar, bu tür kasırgalar ülkenin özellikle Atlantik Okyanusuna bakan kıyı kesiminde yıkıcı hasar ve ciddi can kayıplarına neden olmuştur.

Bu yıkıcı ve can kayıplarına neden olan kasırgalara örnek vermek gerekirse; ABD’de 1900 Eylül ayında Teksas’ta meydana gelen Galveston Kasırgasında 8000 kişi yaşamını yitirmiştir.

1989 yılında Hugo Kasırgası’nın ABD’ye vermiş olduğu zarar 7 milyar $ ve neden olduğu can kaybı 21 kişidir.

1992 yılında Florida’da etkili olan Andrew Kasırgasında, 30 milyar $ hasar olmuş ve 53 kişi yaşamını yitirmiştir

2004 yılında Charlie Kasırgası yine Atlantik Okyanusu üzerinde Florida’nın güneydoğusuna hareket ederek Florida üzerinde yıkıcı bir etki yaptıktan sonra kuzeye doğru çekilmiştir.

Genel olarak Kasırgalar deniz yüzeylerinden kara alanlarına hareket ettiklerinde hem zayıflar hem de etkileri azalır.

-Kasırga ve tropik fırtınalara kolay ayırt edilebilmesi, akılda kalıcı olması amacıyla kısa isimler verilmesi tercih edilmektedir. Öncelikle bayan isimleri ve daha çok tarihsel kimliği olan isimler verilirken, daha sonra gelen tepkiler sonucu kasırgalara erkek isimleri de verilmeye başlanmıştır. Günümüzde kasırgalar oluşmadan önce isimleri belirlenmektedir. İnsan yaşamı gibi kasırgalar da doğar, büyür ve ölürler. Fazlaca zarar veren kasırga isimleri bir daha kullanılmamak üzere istatistiklerde yerini alır.

Amerikan Ulusal Kasırga Merkezi’nin 1953’ten beri her yıl hazırladığı resmi kasırga listesine göre, Rita’dan sonra bölgeyi etkilemesi beklenen kasıga ve tropik fırtınalara sırasıyla Stan, Tammy, Vince ve Wilma isimleri verilecektir.

Saffir – Simpson Kasırga Skalası: Rüzgar hızları ve verdiği zararlar göz önüne alınarak hazırlanan ve kasırgaları 5 kategoride inceleyen bir tablodur.

Küresel İklim Değişikliği

Ölçülebilir bir zaman diliminde (en az 30 yıl) herhangi bir bölgede görülen meteorolojik koşullara bölgesel iklim denmektedir.

Meteorolojik koşulların şekillenmesinde ön önemli parametreler atmosferdeki gazların mevcudiyeti, düşey dağılımları ile birbirlerine göre oranlarıdır. Atmosferde bulunan gazların % 75?i ve su buharının tamamı troposferde bulunur. İklim yönünden daha çok atmosferin alt kısımları belirleyicidir. Troposfer ve stratosferin alt katlarının kimyasal bileşimi incelendiğinde her zaman bulunan ve oranı değişmeyen gazlar; % 78 oranında azot, % 21 oranında oksijen, %1 oranında asal gazlar (Hidrojen, Helyum, Argon, Kripton, Ksenon, Neon) dır. Her zaman bulunan ve oranı değişen gazlar ise su buharı ve karbondioksit iken daimi olarak bulunmayan gazlar ozon ve tozlardır.

Su buharının yer ve zaman göre oranı değişirken yeryüzünün aşırı ısınıp, soğumasını engeller. Yağış, bulut, sis gibi hava olaylarının doğuşunu sağlar. Karbondioksit ise atmosferin güneş ışınlarını emme ve saklama yeteneğini artırır. CO2 miktarının artması sıcaklığı artırıcı, azalması ise sıcaklığı düşürücü etki yapar. Ozon atmosferdeki oksijen (O2) mor ötesi (ültraviyole) ışınlarının etkisi altında ozon (O3) haline geçer. Ozon gazı, içinde hayatın gelişmesine olanak vermez ancak atmosferin üst katmanlarında ültraviyole ışınlarını emerek yeryüzündeki yaşam üzerinde olumlu bir etki yapar.

Yıllardır halk tarafından hep şu soru sorulmaktadır. İklim Değişiyor mu? Aslında bu sorunun cevabı kendi içindedir. Çünkü; iklim değişmeseydi hala buzul çağında yaşıyor olmamız gerekirdi yada bundan 1000 yıl önceki meteorolojik koşulları yaşıyor olurduk. Dünyanın son 400.000 yıllık Karbondioksit (CO2) ve Sıcaklık değişimlerine bakarsak ortalama olarak 80.000 ile 110.000 yılda bir CO2 miktarında bir artış olurken buna paralel olarak sıcaklıkta artmış ve azalmıştır. CO2 ve Sıcaklıktaki değişim hep birbirine paralel bir şekilde devam etmiştir. Günümüzden 120.000 yıl önceki son CO2 döngüsünde sonra dünyamız buzul çağını yaşamıştır. Günümüzde CO2 teki artış insan kaynaklı ve acımasız bir hızla devam etmektedir.

Serbest Atmosferdeki CO2 miktarını ölçebilmek amacıyla aktif CO2 kaynaklarından uzak Hawaii adalarında Mouna Loa, Samoa adaları, Güney kutbu Barrow?da 30 yıllık yapılan gözlemlere göre 2006 yılında ortalama CO2 miktarı 385 ppm miktarına ulaştığı ve halen artmaya devam ettiği görülmektedir. Atmosferde son 400.000 yıllık tarihinde hiçbir zaman bu kadar yüksek CO2 miktarına ulaşmamıştır.

1973-2006 arasında CO2 değişimi

Fosil kökenli yakıtların kullanımın devam ediyor olması, çevrenin kirletiliyor ve en önemli CO2 yutakları olan ormanların büyük bir hızla azalıyor olması nedeniyle CO2 miktarındaki hızlı artışının devam edeceğini net bir şekilde görülmektedir. Bunun yanında Metan miktarındaki artışta çok dikkat çekicidir, CH4 miktarındaki değişim 06/1983 te 1638.43 iken bu değer 12/2005 te 1799.30 ppmv değerine ulaşmıştır.

Geçmiş 400.000 yıllık CO2 ile sıcaklık değişim grafiği incelendiğinde CO2 ile sıcaklık arasındaki korelasyona göre günümüzde dünyanın 14,5 C olan ortalama sıcaklığı 385 ppm CO2 miktarına göre 17 C ile 21 C arasında olması gerekirdi, yani mevcut CO2 miktarına göre sıcaklık olmasından daha düşüktür. Olayı tersten incelemek gerekirse dünyanın 14,5 C sıcaklığına karşılık gelen CO2 miktarı 270 ppm ile 300 ppm arasında bir değer olmalıdır. Bu durum bize CO2 ile sıcaklığın şu anda doğrusal olmadığını göstermektedir, yani CO2 artışına dayanarak yapılan tahminlerin öngörüleri zorlaştırdığını ve dolayısıyla yaşanacak problemlerin tahmin edilenlerden daha büyük olacağını göstermektedir.

Canlıların yaşamsal faaliyetlerini etkileyen en önemli meteorolojik parametreler Sıcaklık, Yağış, Nem ve Rüzgardır. İklim değişikli bakımından bu parametrelere bakacak olursak;

Yağışın KONFOR Analizi

Bir canlının bir bölgede sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan meteorolojik değer aralığına KONFOR ARALIĞI denilmektedir. Örneğin; yağışın zamansal ve mekansal dağılımının, belli bir eşik değerinin altındaki olması KURAKLIK yaşanmasına sebep olurken, belirli bir miktarın üzerinde olması ise sel ve taşkına sebep olmaktadır. Kuraklık sınırı ile Sel ve taşkın sınırı arasındaki değere konfor değeri denilir. Bu sınırlara Eşik Değeri adı verilir. Bu değerler her bölge ve her ay için değişkenlik göstermektedir.

Sıcaklık KONFOR Analizi

Eğer aynı analizi sıcaklık için yapmamız gerekirse her bir bölgenin aylık Maksimum ve Minimum sıcaklık için eşik değerleri arasındaki alan canlılar için Konfor Sıcaklıklarını oluşturmaktadır. Sıcaklığın eşik sınırlarının üzerine çıkılması ve altına inmesi meteorolojik bakımdan bir uyarı anlamı taşır, Eşik değerlerinin aşılma sıklıkları ile kuvvetlerine göre Afet tanımları yapılmaktadır.

Konfor aralığı içinde görülecek meteorolojik hadiselerin anlamı, herhangi bir Anomalinin olmadığının, sıcaklığın mevsim normalleri civarında olduğunu göstermektedir. İklim Değişikliği bakımından anlam ifade edebilmesi için Eşik ve Afet sınırını aşma sıklığında bir yoğunlaşma ve aşım değerlerinde de kuvvetlilik olması gerekiyor. Dünyada son yıllarda bunun sinyallerini anlayabilmek için meteorolojik karakterli doğal afetlerin oluş sıklığına ve kuvvetine bakıldığında önemli artışların olduğu net bir şekilde görülecektir.

Örneğin Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO) verilerine göre 1990 ? 2000 arasındaki 10 yıllık sürede Meteorolojik Karakterli Doğal Afetlere bağlı olarak 625.000 kişi hayatını kaybederken 450 Milyar $ (ABD) maddi zarar meydana gelmiştir ve 2001 – 2005 yılında ABD ve Uzakdoğu?daki Kasırgaların verdiği zarar bu kayıtlara dahil değildir.

Küresel iklim değişikliği gibi böylesine büyük bir olayı anlayabilmek için çok küçük ölçekteki meteorolojik olaylara bakarak yorum yapmak her zaman yanlış sonuçların çıkmasına sebep olacaktır. Bu nedenle küresel çapta etkili olan büyük meteorolojik olayların değişimlerini incelenmesi gerekir. Bunun en önemlisi TROPİKAL KASIRGALARDIR.

Mahmut KAYHAN
T.C Çevre ve Orman Bakanlığı
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Tel : +90 (312) 302 26 75, Fax: +90 (312) 359 34 30 E-mail: mkayhan@meteor.gov.tr

Deniz Neden Mavidir?

Denizlerin neden mavi olduğunu anlamak için suyun ışığa ne tür bir etki yaptığını ana hatlarıyla özetleyelim. Bütün renklerin spektrumu beyaz ışığı oluşturur. Bu renkler; kırmızı. turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit mavi. mordur. Mavi görünen bir nesneye baktığımızda bu nesneden yansıyan spektrumun mavi ışığını görürüz. Bu nesnedeki diğer bütün renkler emilmiştir, sadece mavi yansır. Yani, kırmızı ışık, deniz yüzeyinden kırılır kırılmaz emilmiştir. Yaklaşık 7.5 metreye gelindiğinde kırmızı ışık tamamen kaybolur. Örneğin dalgıcın kullandığı parlak kırmızı dalış tüpü bu metrelerde donuk koyu kahverengi renkte görülür. 22 metrede sarı bir dalış tüpü daha çok yeşilimsi mavi bir renkte görülür. Çünkü görülebilir sarı ışık su tarafından emilmiştir. Bununla beraber daha kısa dalga boylu ışınların hemen hemen hepsi 30 metreye kadar emilir. Geriye kalan en kısa dalga boylu ışınlar: mavi, çivit mavisi ve mor, 30 metre ve daha altında emilir. Bundan sonra bütün ışınlar tek renk yani mavi renkte görülür. Bu yüzden deniz saf ve berrak olduğunda, spektrumdaki mavi, su tarafından en az emildiği için gözümüze ulaşan tek renk olarak kalır.

Buna rağmen deniz her zaman mavi değildir. Bazı denizler mavimsi-yeşil, yeşil, veya kahverengi hatta kırmızı görünürler. Bu renklenme kısmen bulutların yansıttığı ışığa bağlıdır. Ancak ana nedeni; suyun içinde karışım halinde bulunan çeşitli parçacıklar, mineraller veya organiklerdir. Bazı bölgelerde, özellikle sahil kesimlerinde ve sığ sularda organik maddeler toplanmıştır. Bunlar sarı pigment meydana getirirler. Bu pigmentlere ortamın mavi rengi ile karışarak suda mavimsi yeşil veya yeşil renk meydana getirirler. Tabandan kalkıp su içinde asılı vaziyette duran sedimentler tabanın rengini yansıtarak kahverengi görünüş oluştururlar. Bir çok kıyıda belli zamanlarda plankton üremesine bağlı kırmızılaşma meydana gelir.

Işık, daha az yoğun olan havadan. 800 kat daha yoğun olan suya geçtiğinde; hızı yaklaşık olarak 186 000 mil/saniye?den 140 000 mil/saniyeye düşer. Işık yüzeyi geçerken aynı temel sebeple kırılır, buna yansıma denir. Spektrumdaki her renk farklı bir dalga boyuna sahiptir. Kırmızının dalga boyu daha büyük ve en çok kırılan renktir. Mavi ve mor en kısa dalga boyuna sahiptir ve en az kırılır.

Denize giren ışınlar yalnızca yansıyıp emilmez, aynı zamanda su molekülleri ile hafifçe yayılır, fakat asıl olarak sudaki karışım içinde bulunan kum, tuz ve mineraller ile yayılır (bazı yayılmalar distile sularda da oluşur). Işık ışını bir parçacıktan diğer parçacığa enerjisi tükenene kadar sıçramaya devam eder. Işığın suda yayılması kişinin görüşünü sınırlar. Güneş ışınlarının direk olarak suya girişlerini azaltır. 30 metre derinlikte gölgeler yoktur.
Mesafenin etkilenmesine ek olarak, ışığın kırılması nesnelerin su altında büyük görülmesinin de sebebidir. Genellikle bu büyüme faktörü yaklaşık %25 dir. Dalgıçların şekil ve mesafenin ölçüsünde meydana gelen değişiklikleri dengelemeyi öğrenmeleri gerekir. Bu da tecrübe ve eğitimle mümkündür. Işığın kırılması öğle saatlerinde bile ışığın miktarını ve yoğunluğunu etkileyebilir. Sualtı fotoğrafçıları dalış için bu periyodu önermektedir. Bu olayla ilgili olarak, sürekli değişen küçük dalgacıklar değişik ışık konsantrasyonlarına neden olurlar. Kumlu diplerde, bu yüzeydeki dalga hareketleri bir cins mercek etkisi oluştururlar. Dalga kabardığında ışık üzmelerinin toplanmasına ve deniz tabanında parlak bir çizgi oluşmasına neden olurlar. İki dalga arasındaki çukurluklar ise yerdeki bölüme gelen ışık huzmeleri dağılacak ve gölge etkisi meydana getirecektir.*

*Kaynak: denizcigunlugu.com